Neval Tuğrul yazdı: “Kendi ışığını bir kez yakan, bir daha ışığa ihtiyaç duymaz!..”.

Karanlık senin gözlerindedir; gözünün karanlığının kuyuya yansımasıdır. Kendi ışığını bir kez yakan, bir daha ışığa ihtiyaç duymaz; yolunu kendi bulur…

Başlarken…

 

Uzun zamandır yapmak istediğim, fakat zamanının gelmesini beklediğim gün, meğerse o günmüş; puşiya Kırmanciyeyi başıma dolayıp, çantamı aldım ve koyuldum yola…

 

“Duzgı’nın mekanına gidip, huzuruna varmam gerektiği”, uzunca bir süredir içimde yankılanıp duruyordu. Son bir kaç yıldır bu istek içimde zorunluluğa dönüşmüştü. Fakat yaşamın ve iç yolculuğumun hengamesi, varlığımın yürüyüp geldiği  bu yollarda beni artık öylesine takatsiz bırakıyordu ki; sanki bedenime tonlarca ağırlıkta bir bar (yük) biniyor, ben de bunun altında öylece olduğum yere yığılıp kalakalıyordum…

 

Elim, kolum, ayağım bağlanıyordu; bedenimi ayakta tutan tüm eklemlerim bir anda iflas ediyor ve bütün bedenim günlerce sürecek geçici bir felcin içinde buluveriyordu kendini. Zordu; zaman zorlu dehlizlere doğru akıp duruyordu; yitirilmiş ve kaybolan zamanlarda biçare durumdaydım. Hayat,  bedenimin yer kapladığı varlık alanının içinde kapat tuşuna basılmış gibi bir an da duruveriyordu sanki. Fakat bu film neden bir yerde onarılması veya bağlanması imkansız bir şekilde kopmuyordu; buna anlam vermekte zorlanıyordum o vakitlerde.

 

Dış dünyam da, kendi yaşam çemberimde ve bu büyük çemberin tüm dünyayı kapsayan kısmında gözlerin gördüğü, kulakların işittiği, hislerin algıladığı öyle iç karartıcı, öyle iç daraltan ve zaman zaman insanın dayanma gücünün sınırlarını zorlayan, isyan ettiren olaylar ve durumlar yaşanmış ve de yaşanıyorken; bünye ve beden buna hala neden ve niçin dayanıyor; nasıl yaşamak için zorla çırpınıyor, nefes almaya devam ediyordu?..

 

Dünya galiba dönmüyor, hayat galiba bu kez durdu diye içinden geçirdiğin o dipsiz karanlıklar da, o felç anlarında hala nasıl oluyor da bunları düşünebilmeyi beceriyordu ‘insan’ denilen varlık?

 

Bu durum belki de insan bedeninin o olağan üstü çalışma sisteminde beyinin ve zihnin varlığının beden için yaptığı en büyük iyilikti ona. Yorgun düştüğünde bedenin tüm ruhuyla kendini adeta bir kozalak misali gibi kapatmasına benziyordu bu durum.

 

Kendini dış dünyaya kapattığın an; ve işte o andan sonra anlıyorsun ki bedenin hayattan kopması, yaşam yolculuğunun durması demek değilmiş…

Mekanê Ana Fatma.

Çünkü bu anlarda farkına varıyorsun, ruhun ve zihninin o kudretli varlığına. Kendini kapatıp içine girdiğin o yer ise ruhunun yaşadığı, varlığını sürdürdüğü bir alemmiş. Ve anlıyorsun ki  cümle canlının yaşamının varlığını, devamlılığını sağlayan o ‘dört elementin’ insan bedenine çeşitli yollarla girmesinin doğanın döngüsünde olduğu gibi, insanın iç dünyasında da bir karşılığı varmış. Tıpkı gezegenimizde olan her şeyin doğada karşılığını bulması gibi; yaşanan mevsimler gibi, doğanın insanda zuhur ettiği mevsimsel değişken  bir döngüyle kendi güneşimizin, yani ruhumuzun etrafında, gezegenimiz gibi dönüp duruyormuş bedenlerimiz de meğerse…

 

 

Dünyanın ruhunun yaşam alanı olan doğa da yaşanan iklimsel olaylar gibi insanın da bedeninde ev sahipliği yaptığı ruhun, tıpkı doğada olduğu gibi bir yazı, bir kışı, bir sonbaharı ve ilkbaharı var. Doğanın kasırgası, deniz de oluşan dalgası, depremi, bazen yumuşakça okşayan bir rüzgarı gibi, karı, yağmuru, dolusu varsa insanın etrafında gelişen olayları beş duyu organıyla algıladıktan sonra, beynine gönderdiği sinyallerle ruhunda karşılık bulan, buna benzer olayları varmış. Yerküre ve doğanın nasıl birbiriyle bütünsel bir ilişkisi var ve biri olmazsa diğeri de nasıl ki olmuyorsa, insan beden  ve ruhu da böyle bir bütünsellik ile birbirine bağlıdır işte…

 

Bu doğanın bir parçası olarak dünya dönerken, yaşam devam ederken gözlemlediklerim, duyduklarım, okuduklarım, dinlediklerim ve gezip gördüğüm yerlerde yaşadıklarım,  kozalak misali kendime kapandığım zamanlarda ruhum da devasa büyüklükte devinimlere sebep oluyordu. Yine de her defasında büyük karanlık bir boşluğun içinde buluveriyordum kendimi. Siz deyin “ömrünü tamamlamış bir yıldız misali, kara deliğine çekilip bir bilinmezin için de kaybolmak” gibi bir şey, ben diyeyim “Yusuf’un atıldığı o kör kuyu”… İnsan ışığa en çok böylesi kör, karanlık ve dipsiz kuyulara düştüğünü hissettiğin de ihtiyaç duyuyor.

 

Kendi ışığını bir kez yakan, bir daha ışığa ihtiyaç duymaz…

  • ‘’Sureti geç, gönle bak; gönle giden dipsiz kuyuya dalan gibidir. Karanlıktır ama sonu aydınlıktır, ferahtır. Acılarla dolu yolculuğun huzura kavuştuğu andır, inciye kavuşan için nice hikmetler mevcuttur. Nice inciler vardır, O’na götüren nice yollar ve karanlık kuyular.
    Karanlık senin gözlerindedir. Gönül gözünün karanlığının kuyuya yansımasıdır. Gönül bir kez aydınlandı mı, en karanlık dipsiz kuyuya şems olur. Kendi ışığını bir kez yakan, bir daha ışığa ihtiyaç duymaz. Yolunu kendi bulur. Her yol mubahtır, her insanın yolu ayrıdır, her gönül kuyusunda bulunan inci bulan kişiye aittir. Ona özeldir..’’ der,
    Hallac-ı Mansur.

 

Mekanê Duzgıni

İşte kör kuyular da Yusuf misali sabırla kurtulacağım günü bekledim bende. Meğerse bu sancılar, herkesin kendi incisini bulmasının telaşesi imiş; o dipsiz kuyuların karanlığını aydınlatacak ışık da meğer yine kendi içimizde imiş.

 

Kaç kere düştüm bu kör kuyulara, ben de bilmiyorum. Benim için önemli olan sanki ruh ölümüme ramak kala, nasıl da yeniden doğmuş gibi her defasında baştan alabilmeyi beceriyordum; ya da o kör kuyulardan nasıl çıkmayı başarıyordum bunun sırrına ermekti.

 

Sonra fark ettim ki ne zaman ruhum böyle daralsa, ne zaman kendimi  boğulmanın eşiğine gelmiş gibi hissetsem, ya da bir kuyunun dibinde bulsam, sanki orada önüme iki kapı açılıyordu. Birinin kapısı dibinde, dibinin olduğunu gösteren zifiri sonsuz bir karanlığa; diğerinin kapısı ise, Dêsım’in o kutsal ve huzur dolu doğasına açılıyordu.

 

Bazen öyle takatsiz düştüğü de oluyor ki insanın o kapıların eşiğinden ötesine geçebilecek kuvvetten yoksun bir halde dahi bulabiliyordu kendini. İşte tam da bu vakitlerde ruhunun bedenden dünyaya açılan kapılarının,duyu organlarının manasına erişiyor insan. Kapıları gören, arkasında ki zifiri karanlığı gören gözlere, doğaya açılan kapının ardından ki Çhemê Muzıri (Munzur) vadilerinde dolanan cümle canlının sesini duyan kulaklara ve tüm bunları algılayıp sana tercihler sunan zihnin bu mükemmel ötesi işleyişine, hayret etmeden duramıyorsun o anlarda bile…

 

  • Peki neydi; her defasında Hardê Dewres Dêsım’in doğasına açılan kapıyı tercih etmemde ki sır?

Munzur Vadisi (Çhemê Muzıri)

 

Bu soruyu kendime sorduğum zaman, o an o kapıdan girmiş olarak buluyordum kendimi her defasında. O kapıdan her girdiğimde ise, her defasın da bu “Dört Dağın” için de ki ülkenin “Dört Kapısından” birinin belki de en büyüğünün açıldığı, Munzur Vadisi içinde buluyordum kendimi.

 

Vadi için de vadilerin açıldığı, her vadisinde ak pak ve süt köpüğü gibi suların çağıldadığı bu kapıdan girip, o “Milli Park” ilan edilen, korunması hayati derece önemli olan coğrafyada sanki işaretlenmişçesine, sanki gidilecek en önemli yeri gösteren tabelaların gösterdiği önemli duraklar gibi gideni bekleyen o kutsal mekanlarında durup, suyunu yudumlayarak taşını öptüğüm de, orada ki kadim bir tee (derdoğan) ya da şekok, ya da şilan ağacından bir meyveden tattığımda ya da doğanın kokusunu büsbütün içime çektiğimde; ruhuma, bedenime ab-ı hayat ile can geliyordu. Sonrası, bana gelen bu can,bu ruh ile sanki içime, kendi kuyumun karanlığın da ki şemse kavuşuyor gibi oluyordum.

 

Herkesin kendi masalı ve masalının bir de dünyası vardır; ben de sanki kendi masalımın içine giriyor oluyordum Dikilitaş’tan…

Düzgün Demirtaş ile Harek (Aşağı Doluca) Köyü’nden Cemal Dede.

Biraz ilerleyip gittikten sonra, “Kêmerê Bımbarek”te, masaldan hakikate geçmek için soluklanıp, kapı içinden kapının açılacağı o ilk kapıda, Hard u Asmen de, “Ana Fatma’nın vereceği bir tas su ile karşılanıyor gibiydim.

 

Ana Fatma’dan hatır istedikten sonra, heybetinden sual edilmez ve her biri için de yaşayan cümle canlının koruyucu bekçisi gibi duran dimdik dağlarla, yaşam alanlarına ayrılan köy yollarını izleyip, yaşamın varlığının sürdüğü gerçekliğini anlatan bir can daha üfleniyordu ruhuma. Koê Bımbarek Sultan Bava’nın, Dolu Bava’nın koruduğu, içlerin de sedirlerin tahtların divanların olduğu, sanki sündüsten, ipekten döşekleri  ve yastıkları olan; inciden, zebercetten, altından saraylar ve köşkler gibi evleri olan köylere giden yollar…

 

Yaşamın gerçek anlamı olan ab-ı hayat, her yerden ışığa ve huzura kavuşur gibi ya yerin altından çıkıyor ya da akıyordu. Tıpkı Cennetin denizlerinden akan ırmaklar gibi; havuzlar, pınarlar, çeşmeler her adım başı ve her yerde…

 

“Halbori Gözeleri” ikinci durağım; orada soluklanıp gözelerinden akan suyu içtikçe, bir can daha katılıyor içine, inci’ne. Sonrasını aydınlığına kavuşan akıllar, ruhlar, bilinçler yaşayarak görecek elbette. Ve en son bir solukta, yol boyunca derelerin katılarak çoğalttığı çeşmelerin çeşmesi Munzur’a, Serçeşme Kaynağı’na varınca, ölmüş ama her defasında yeniden dirilmiş bir can gibi tamamlanıyordu şimdi satırlara dökmeye çalışarak, hayal meyal hatırladığım bu yolculuklarım…

 

  • Yaşamı var eden “dört”; “ ateş (ışık), hava, toprak ve su”; doğa ve insanın özü olan “dört” kadim kutsal element…

 

Boğulduğumu sandığım anlar da, beni bu muhteşem ötesi kutsal doğanın içine doğru çeken bu mistisizm, bu güç; elbette bilimsel olarak çekim yasası ile anlatılan insanı ve doğayı var eden “dört elementin” o olağanüstü bütünlüğünün gücüydü.

 

Ateş (ışık), hava, toprak ve su… Yaşamı, doğayı,  insanı var eden bu “dört” kadim kutsalın birbiriyle iç içe geçmesiyle oluşan o büyük ve tek bütünün kendi içinde ki olağanüstü muhteşem diyalektiği ve bu diyalektiğin için de bin yıllardır eklene eklene çoğalan, çokluğun birleşerek tek’leştiği Roê Kırmanciye…

 

Tüm bunları karanlığın perdesi kalkmadan görmek, nasıl mümkün olurdu ki!..

foto: İsmail Ateş

“Parçadan bütüne, çokluktan tekliğe..” giden o muhteşem döngünün içindeki cümle canlının bir parçası olduğumu fark ettiğimde, “birimiz olmazsak, diğerimizin olamayacağını..” da fark etmem, uzun sürmedi elbette.

 

“Mansur’un dediği gibi karanlık bizim gözlerimizde imiş..”, kör kuyularda ki karanlık, gönül gözümüzün karanlığından başka bir şey değilmiş… Tüm bunları, karanlığın perdesi kalkmadan görmek, nasıl mümkün olurdu ki!..

 

  • Peki tüm bu sorguları ve bu içsel yolculukları bu yönlü yapabilmeme ve içinden her seferinde daha da güçlenerek çıkmama sebep neydi? Neydi paramparça girdiğim bu yollarda güçlenerek tek parça olarak çıkmamın sebebi?

 

İşte bunun sırrı da, Dersim inanç sistemi olan Raa Heq (Raa Xızıri) için de ki doğa tapınmacı yanda gizliydi; bu Hardo Bımbarêk’e sahiplik yapan evliyasına, bin bir Jiar u Diyar’ına bilinmeyen kadim zamanlarda teslim edilen o “sır”da gizliydi…

 

Doğanın ve cümle canlının, dağ keçisinin, kurdun, kuzunun, ayının, evini koruduğunu düşündüğü yılanın, ayağını öptüğü öküzün, dağın, taşın, akar suyun, gölün, suyun her bir gözesinin; iki suyun birleştiği Golê Çhetu gibi mekanların, ateşin, havanın, toprağın ve tüm suların önünde secdeye durup dualarını, yüzünü kıbleye değil güneşe dönerek yapan, o mükemmel yaşam felsefesine bağlı toplulukların güçlü maneviyatları ile yoğurdukları hamur, kolay kolay dağılmıyor imiş. Meğerse bu hamurun mirazı (mayası) ,kadim zamanlardan bugüne varlığını sürdüren cümle canlının ve halkların bir arada yaşadığı Dersim’ in Roê Kırmanciye’sinde gizliymiş.

 

Tüm bunları, yüzlerce yıldır çocuklarının boğazından geçen bir lokma ekmeğin hamurunu mılaketlerin sahiplik ettiği evinde yoğuran, köylerde, tarlalarda, bostanda çalışırken veya ürünlerini alırken doğanın ona sunduğu nimetlerin kutsallığını ve kutsiyetini; kimi zaman ettiği duayla, kimi zaman kutsal mekanlarına gösterdiği saygı biçimiyle yoğuran analarımız başta olmak üzere, sürdüre gelen sayısız kahramanlarımız ve bu yaşam felsefesinin varlığını sürdüren tüm canlarımıza borçluyuz elbette.

 

O yüzden dağın, taşın, ateşin, havanın, suyun, toprağın ve her bir kutsalının can’ın olduğunun ve korunması  gerektiğinin salık verildiği bu kültürün,bu yaşam felsefenin hüküm sürdüğü topraklarımızda, bizlere bırakılan kültürel ve doğal mirasımızı kadim tarihimizden aldığımız güçle korumaya devam etmeliyiz! Keza her biri bir “Evladê Raê” olan atalarımızdan bize miras bırakılan bu hazineyi geleceğe taşımak hepimizin borcudur.

 

Kültürel ve doğal mirasımızın, varlığımızı borçlu olduğumuz doğanın, bu doğanın üzerinde diliyle ve inancıyla iç içe sürdürülen yaşam felsefesinin  ve tarihinin tezahürü olarak var olan Roê Kırmanciye’nin, bu ‘yaşam felsefesi’nin anlaşılması yolunda; Dêsim mitolojisine ve bu kadim coğrafyada, nice kahramanın boy verdiği, ser verip, sır vermediği doğal, korunaklı, kutsal Jiyar u Diyar’larımıza doğru yapılacak yolculuklarda, yaşadığım bu duygu yoğunluğunun sizlerin de yüreğine sevgi yüklü bir ışık huzmesi gibi akması ve onu doldurması dileklerimle; başlarken, “ön söz’’ mahiyetin de ki bu yazımı, ikinci bölümde tekrar buluşmak üzere şu sözlerle sonlandırayım:

 

İşte ben;

 

Kêmerê Duzgı’ya (Bava Duzgı) gücümün dağılmış olduğu zamanlar da değil, gücümü topladığım o gerçek zaman da gitmem gerektiğini düşünüyordum hep. Kadim zamanların kadim risıpelerden (insan-ı kamiller) gelen bu manevi ve mistik gücün, kudretinden sual edilmez “Kêmerê Bımbarêk-Duzgı” nın karşısına doğal ve kültürel miras bilinciyle aydınlandıktan sonra, köklerimi besleyen özlerle gerçekleştirdiğim bu büyük buluşmadan sonra gidince anlam kazanacaktım…

 

  • Ve, “wes u var vo, pir u khal vo” kılavuzum Düzgün Demirtaş… Düzgün’den aldığım manevi güç ve destekle, oyalanmanın artık manasının olmadığını hatırlatmasıyla kalkıp düştüğüm bu yolda, bana zamanımı bildiren bir aracı oldu Düzgün…

 

Düzgün Demirtaş ile.

Bir sonraki  bölümde; Düzgün Demirtaş ile yıllar sonra nasıl karşılaştığımızı, akabinde Kêmerê Duzgı’ya gitmeye nasıl karar verdiğimizi, Cemevi’nde geçirdiğimiz geceyi ve Düzgün’ün kılavuzluğunda Duzgı’nın “sır” olduğu rivayet edilen mekana doğru gerçekleşen yürüyüşümüzü, bu mekana dair mitolojiyi, bu mekandaki özgün ibadet biçimini (ritüelleri ve gulvankları) elimden geldiğince, karınca kararınca kaleme almaya çalışacağım.

 

Na helm de bımane weşiye de; Xızıro Khal, Duzgı, derd u kêder medo, sola!..

 

Mameki (Dêsım); Temmuz 2018

 

Neval Tuğrul

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

2.119 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”