“Kardelen Çiçeği/Xeycan (Hatice)”

Author editor

Asmen Ercan Gür has written 910 post in this blog.

Gerçek bir hayat hikayesi…

… Zaman öncesi iki kız kardeşi 1938’de öldürülen Bego, Hüseyin ve Ali; güzeller güzeli kardeşlerinin acısının ağırlığını, yüreklerinde uzun yıllar taşırlar. Aradan geçen yıllar sonrasında üç erkek kardeş doğan ilk kız çocuklarına, kız kardeşlerini unutmamak, acılarını hafifletmek adına Bego ve Hüseyin kardeşi Elif’in, Ali ise kardeşi Xeycan’ın adını koyarlar…

Aradan zaman geçer Xeycan büyür, evlenir ve çocuk sahibi olur ve “mutlu”. Zaman işte; herkese aynı gülmez, genç bir yaşta Xeycan (Hatice) hastalanır ve bu dünyadan göçer…

Biz Xeycan’ın babası Ali’yi, “Ap Ali (amca Ali)” diye çağırırdık. Ap Ali’nin kızı Xeycan ‘a dair söylediği bir kaç paragrafı, torunu Asmên Ercan Gür tarafından epey uzunca yazılmış bir yazıdan; yüreğimi derinden acıttı:

“Çımê Ap Ali bi pırr…; dest est vılê Vîlika Verê Vore, lesa vilike hard de kerde raşt. Dıma çhokuné xo ser nişt ru; rınd bi çewte, bejna vilike ra phaç kerd; Xeycana’m, çêna’m, vilika’m, nazlıya’m, zaranca’m, deze cigera mı…” (Ap Alin’in gözleri doldu; yere dizlerinin üstüne çöktü, iyice eğildi; yerde pejmürde bir halde yatan kardelenin boynuna el attı; kardeleni cemalinden öptü; Hatice’m kızım, nazlım, kınalı kekliğim, ciğerimin dinmez sızısı…)

Ve Ap Ali, kardeşi gibi kızı Xeycan’ı “Vilika Vere Vorê’yi (Kardelenini) de yitirir…

Rose Agum

“Kardelen Çiçeği/Xeycan (Hatice)”

       Kardelen Çiçeği, toprağın altından usul usul kımıldanmaya başladı; ardından narin boynunu kar sularına doymuş ve iyice bir yumuşamış olan topraktan dışarıya doğru, utangaç bir edayla uzatmaya başladı. Böylelikle o güzel çehresini gün ışığı ile buluşturdu.  Ancak ne yazık ki bu erken ve vakitsiz bir doğumdu; çünkü Kardelen Çiçeği bu yıl bu yalancı bahara aldanmıştı. Hayatına mal olan bu hatayı fark edinceye kadar da çoktan iş işten geçmişti. Ne yazık ki son pişmanlığı fayda etmedi. Keza hala kış mevsimiydi ve arada bir güneşin aldatıcı ışıkları yeryüzünde birkaç günlüğüne bulutları aralayıp görülerek böylesi yalancı baharlara yol veriyordu. Ancak bu vakitler her yıl olduğu gibi Kardelen Çiçeklerinin tam da vaktiydi; yani her yıl tam da bu mevsimde, şubat ayının sonuna doğru birkaç günlüğüne dünyaya gözlerini açarlardı. Bu sene de aynı zamandı; ancak mevsimler o eski mevsimler değildi; değişmişti.

 

       İşte o yıl ve o gün, bizim Kardelen Çiçeği koca bir yıl sonra tekrardan dünyaya gözlerini açtığında, dünyayı tatlı ve sıcak huzmeleriyle ışıtan ve ısıtan güneş artık ufuktan vedalaşmak üzereydi. Engin dağların ardından son huzmelerini usul usul bırakıp gittikten sonra, o an bizim Kardelen Çiçeği için sonun başlangıcı oldu. Gün akşama, akşam da iyice bir geceye erince de, bu andan itibaren artık yeryüzünde canlı namına ne varsa, sert ve soğuk rüzgarlara, kar boran ve tipiye büyük bir çaresizlik içerisinde boyun eğmek zorunda kaldı. Bu yaman kış mevsiminde canlı namına ne varsa, en kılcal damarlarında dolaşan kan ve can suyuna kadar kristalleşen yaman bir buza dönmek zorunda kaldı; başka çareleri yoktu. Bizim talihsiz Kardelen Çiçeği de kendini bekleyen bu talihsizlikten, bu sondan kurtulamadı. Anında en narin filiz ve taç yapraklarındaki can suyu, ölümcül kristal buz taneciklerine dönüşmüştü. Bu öylesine korkunç bir çaresizlikti ki. Bu ölümcül oyun sonucu boynunu bükerek tatlı fakat aldatıcı bir uykuya bedenini teslim etmek zorunda kaldı…

*

Kışın son ayı Şubat olsa da, kış hala hükmünü sürüyordu. Çünkü dünyada bu son birkaç on yıldır mevsimler bayağı bir değişmişti. Bazı seneler kışın hükmü erken sona eriyor, yerini daha erken bir bahara bırakıyordu; bazı seneler ise kış, uzun sürerek adeta bahardan ödünç günler alıyordu. Mevsim geçişleri bu kadar değişken bir vakitte ve aldatıcı olunca da, bu sefer baharda erken açan kardelenlere, çiçeklere ve ağaçlara olan oluyordu; bu yalancı bahara çok fena aldanıyorlardı. Elbette insanlar da bir canlı olarak bundan istisna değildi; onlar çoktan şaşırmışlardı zaten.

 

       Elbette kışın en zor ayı olan zemheri ayı geride kalmıştı; baharın ilk ayı şubat ayına gelinmişti. Bu sebeple arada bir güneş yüzünü birkaç gün üst üste dünyaya olanca sıcaklığı ve güzelliğiyle gösteriyordu. Öyle ki yeryüzünde, yazı yavanda olan birçok hayvan, kurt, kuş, saksağan, ala karga, tilki ve sincaplar yuvalarından ve inlerinden çıkarak güneşin bu doyulmaz tadına varıyorlardı. Ancak bu durum sadece bu birkaç günle sınırlı kalıyordu. Sonra, aniden soğuk bir rüzgar çıkıyor ve gökyüzü gri beyaz bulutlara, dağların zirveleri, vadi yamaçları, dere boyları beyaz bir örtüye bürünüyordu. Sonra bir gece veya sabahın şafağına doğru bulutlar çekilir, kar örtüsü altında nispeten biraz ılık olan bu hava, yerini daha da soğuk ve amansız bir ayaza terk ederdi. Sabah vakti gün iyice bir ışıyıncaya kadar da geceden yağan bu kar, ayazın etkisiyle kabuk bağlar ve taş sertliğinde donardı. Sanki baharın bu ilk ayı, zemheri ayına olan borcunu ödüyordu.

Munzur

*

       Ali amca da böylesi soğuk ve uzun kış gecelerinde köydeki diğer insanlar gibi erken bir vakitte evine kapanmak zorunda kalırdı. Taş duvarlı ve toprak örtülü olan bu evinin bir odasında kurduğu sobayı, imanına ve ağzına kadar meşe odunlarıyla doldurur, sonra ateşe verirdi. “Erzincan sobası” adıyla bilinen bu soba, meşe odununun tesiriyle gümleye gümleye öyle bir yanardı ki, adeta ateşten bir kor halini alırdı. Elbette Ali amca, böylesi anların keyfini hep çıkartmak isterdi; sobayı bu şekilde tutuşturduktan sonra bakır bakracını alır, evinin aşağısındaki “Hiniyê Sultamıstefay” adıyla anılan ve adına yanı başında bir ziyareti olan çeşmeye varırdı. Dersim’de bu çeşme gibi hemen hemen tüm su kaynaklarının yanı başında bir ziyaret vardı ve bu yerler kutsaldı. “Nenemin Milleti”nin bu yerlere büyük bir saygısı ve hürmeti vardı. Mavi çinko demlikleri ve odun ateşiyle bu efsunlu suyla enfes bir çay demlerdi; böylelikle bu evin altında bir başına olan anlarını hüzünlü de olsa, zaman zaman böylesi keyifli anlara çevirirdi.  

 

       Yine böylesi anlardan bir anı yaşıyordu. Çeşmeden getirdiği soğuk suyu, mavi çinko demliğe boşalttı ve gümleye gümleye yanan sobanın üstüne koydu. Bu işi, adeta bir ressamın tuvaline attığı sanatsal fırça darbelerinden aldığı bir zevkle veya bir müzisyenin notalarını ardı sıra sıralamasına benzer bir heyecan ve mutlulukla  yapıyordu. Bunu yaparken bir taraftan da, “kahrolası geceler çok uzun, uyku tutmaz; hiç olmazsa bir iki bardak çay içerek iyi vakit geçirelim” diye geçirirdi içinden.   

 

       Çay demliğini bu düşünceler eşliğinde sobanın üzerine koyduktan sonra, masanın üzerinde duran pilli radyosuna doğru yöneldi ve düğmesini çevirerek açtı. O yıllarda radyoda sadece TRT kanalı vardı. “Dersim” olarak bilinen Mameki ve Mazgirt’ten sadece Erzurum ve Diyarbakır Radyoları kuvvetli bir frekans ile çekiyordu. Ali amca radyonun düğmesini çevirir çevirmez, radyodan Yurttan Sesler Korosunun seslendirdiği türküler gaz lambasıyla aydınlanan bu odanın el ele vermiş sessizlik ve karanlığının insana verdiği hüznü ve yalnızlık duygusunu biraz olsun dağıtmaya başladı. Bir iki dakika sonra da Ali amcanın o en sevdiği türkünün nağmeleri, radyodan odanın içine dalgalar halinde hoş bir seda olarak yayıldı. Böyle olunca Ali amca gittikçe keyiflendi ve türküye, hüzün ve sevincin iç içe olduğu duygularıyla eşlik etti: “Yüce dağ başında yatmış uyumuş/ela gözlerini uyku bürümüş…”

*

Ap Ali (Ali amca).

       Ali amca bu son birkaç yıl, bu köy evinde yapayalnız kalmıştı. Çünkü birkaç sene önce eşi Fidan, bu dünyadan onu bu evin altında bir başına yalnız bırakıp göçüp gitmişti. O zamandan beri Ali amca bu evin altında böylesine hüzünlü ve kendisine acı veren bir yalnızlıkla baş başa kalmıştı. Çocukları ise,  çok önceden evlenmiş ve her biri bir memlekete dağılmışlardı. Bu durum adeta “Ninemin Milleti” olan Dersimlilerin kaçınılmaz bir kaderiydi. Ancak, her ne kadar çocukları evlenerek evden ayrılmış olsalar da Ali amca ve eşi, uzun yıllar birbirlerine yar idi ve böyle olduğu için de yalnızlığı çok hissetmiyorlardı. Çünkü torunları ve çocukları da ara sıra kendilerini ziyarete gelirlerdi.

 

       Ancak böyle, eşi de onu bu koca damın altında bir başına bırakıp gidince, Ali amca kendini daha bir yalnız hissediyordu. İşin daha da kötü tarafı, çok cesur olduğu halde, “cennet de cehennem de bu dünyada” diye bildiği ve inandığı halde, eşi de ölünce o da sık sık ölümü düşünmeye başlamıştı. Böyle bu şekilde, bu düşüncelerle bu koca damın altında bir başına kalınca, ister istemez bu durum onun moralini bozuyordu. Ancak bu durumda, hayattayken pek de iyi davranmadığı eşinin kıymetini anlamıştı; fakat ne çare ki bu son pişmanlığın kendisine bir yararı yoktu. Bu üzücü durum, bu yalnızlığına acı bir keder, bir çaresizlik olarak eklenmişti. Böylesi düşüncelere daldığı vakit, ha bire içini çekerek “karını kocaman, doymak bilmez ölümlü zalim dünya; sen kime kaldın ki bize de kalasın…” şeklinde iç geçirirdi.

*

Sobanın üzerine konulan demlikteki su fokur fokur kaynamaya başlamıştı. Ali amca oturduğu yerden kalkarak sobanın başına gitti. Ancak kulağı hep radyoda çalan türkülerde idi. Az önce odanın dışarıya, evin bahçesine ve köy meydanına bakan penceresinin dibinde, tahtalarla çatılmış ve üstüne şilte atılmış, kamış yastıklarla desteklenmiş makatta otururken, gözleri de dışarıda bahçede gelip geçen köylülerde, dut ağaçları altında kuyruğunu bir aşağı bir yukarı sallayarak oynayan ve birbirini kovalayan saksağanları seyre dalmıştı.

 

       Demliğin kapağını kaldırarak sobanın yanı başındaki ahşap ancak muşamba kaplı masanın üzerine bıraktı. Sonra, odanın içerisinde eşya koymak için duvarda açılmış kör bir pencereye doğru yürüdü. Orada teneke bir kutuya elini uzatarak onu aldı ve tekrardan gerisin geriye sobanın başına vardı. Tenekeden sarı renkte ve üzerinde “Çaykur” yazan kutunun kapağını açtı. Mavi çinko demlikte az önce fokur fokur kaynayan fakat demliğin kapağının kaldırılmasıyla sakinleşen, ancak hala üzerinde buharı tüten suyun üzerine, parmaklarıyla tenekenin içinden kavradığı çay otundan yeterli olduğunu düşündüğü birkaç tutam attı. Sonra eğilerek demlediği suyun buharını kokladı; buharla birleşen ve yükselen çay kokusunu, gözleri kapalı bir şekilde burnuyla derin derin içine çekti ve ardından derin bir “oh”  çekti. Ateşin tesiriyle suyu birazcık soğuduğu için kaynaması duran, ancak tekrardan kaynamaya başlayan demlikte çıkan cızırtı ile radyoda çalan ezgilerin nağmeleri hoş bir ahenk içinde birbiriyle buluşuyordu. Ali amca böylesi bir keyifle tekrardan gerisin geriye yerine, pencerenin önündeki makata vardı ve dizlerini kırarak oturdu; dışarıyı, artık kararan günü yeniden seyrelmeye koyuldu.

 

       O esnada radyoda uzun uzun ve üst üste birkaç kere olmak üzere “tüüüt, tüüüt, tüüüt…” şeklinde bir ıslık sesi duyuldu; bu sesin Ali amca için bir önceliği vardı. Ali amca odadaki diğer seslere göre zamanı geldiğinde bu sesi önemsiyor ve acayip derecede kulak kesiyordu. Ajans saatini haber eden bu sese, gözleri dışarıda olduğu halde yine büyük bir dikkatle kulak verdi:

 

       “Saat 19; sevgili dinleyiciler, burası Türkiye radyoları; şimdi ana haber bültenini sunuyoruz…” Sene 1981 idi. Türkiye’de “12 Eylül askeri darbesi” üzerinden bir yılı aşkın zaman geçmişti. Haberlerde bildik haberlerdi: Darbenin lideri kendini devlet başkanı ilan etmişti. İlk haber de hep onun bu fuzuli işlerine dairdi. Sonrasında ise bilmem hangi sol örgüte operasyon yapıldığı, kaç militanının yakalandığı ve arananlara dair nüfus bilgilerinin okunmasıyla geçiyordu. Bu gençlerin içerisinde Dersimli gençler hep çoğunluktaydı. Son haber ise bu mevsime aşina idi; “Doğu Anadolu’da soğuk havaların hüküm sürdüğüne” dairdi.

*

       Ali amca her zaman olduğu gibi, yine bir geceyi bu şekilde, ancak doğru dürüst uyuyamadan, kendini girdabına kaptırdığı türlü türlü  düşüncelerle geçirmiş ve nihayetinde sabahı zar zor etmişti. Bu şekilde uyku tutmadığından, sabahın bu erken bir vaktinde yatağından çıktı. Zaman, “Hızır Oruçları” zamanıydı; Hızır ayıydı. Bu sebeple Ali amca akşamdan niyetlenmiş, “üç günlük” orucunun ilkini tutmaya bugün başlayacaktı. Öte taraftan, bu kış ortasında evin yakacak odunları da azalmıştı. Keza kışın, daha ne kadar süreceği belli değildi. Ali amca da diğer yaşıtı Dêsımli kamil insanlar gibi “kimseye el açmak istemeyen, gururlu ve sağlamcı insanlardandı” ve azalan odun yığınındaki eksiği tedbir için gidermek gerekti.

 

Ap Ali’nin köyü; Dewa Hezırge (Aşağı Tarlacık).

       Evden dışarı çıkmak için dış kapıya yöneldi. Uzun demir kilidin sapından tutarak, kilidi birkaç kez ahşap kapının kilit yuvasına çevirdi. İlk adımını dışarı atmak üzereyken de, o halde eşikte durdu. Yönünü güneşe çevirdi ve üç kere üst üste, güneş huzmelerinin düştüğü kapı eşiğini öperek alnını koyarak niyaz etti. Bu ritüeli yaparken de ana dili olan Kırmancki’de mırıldanarak sabah gulbengini okudu. “Çocukları ve dünya el alem için, iyilik ve güzellik” temennilerinde bulunuyordu. “Bu günü kendisine gösteren Hak’kına da şükür ediyordu ve güneşe bu cömertliğinden ötürü minnet duyuyor ve onu kutsuyordu”. Dahası “Hızır, Duzgı ve Munzur evliyalarının adını da andı; onlardan da darlıklarına yetişmelerini, yardım ve iyi dileklerde” bulundu.   

 

       Sonra toprak damlı evinin hemen arkasında ve bitişiğinde olan ve birkaç besi hayvanın içinde olduğu ağıla girdi. Duvarda asılı olan dara ve keçi kılından örme kalın urganı alarak yazı yabana doğru yola koyuldu. Don tutmuş karların üstünde epey bir yol almıştı ve bu mevsimde sulu olduğu için çok kar tutmayan çayıra vardı. Epeyce yorulmuştu; burada biraz soluklanarak  meşe ormanına gitmeyi düşünüyordu. Bir süreliğine, oturarak bu yorgunluğunu gidermek için etrafına bakındı. Gözleri kar tutmayan bir kaya veya ağaç aradı. Çayırın hemen kenarında önceki seneler kurumuş ve rüzgarda devrilmiş kalınca bir derdoğan ağacı vardı; nihayet onun üzerine oturmaya karar kıldı.

 

       Oturduğu yerde soğuk havaya rağmen nispeten sıcak olan çayırın suları, çayırın bu yerlerde yer yer kar tutmasına mani olmuştu. Hem de bu şubat ayı, ocak ayı kadar sert derecede soğuk olmadığından ve güneşli günlerin etkisiyle de buradaki karlar erimiş ve çevrede her şeyi örten beyaz kar örtüsüne tezat siyah topraktan ve üzerinde  güzden kalan sararmış çimenlerden adacıklar oluşmuştu. Ali amca bu adacıkların birinin yanı başında dinlenerek etrafını seyre dalmıştı. Aşağılarda ve uzaktan Munzur, beyazlıklar içerisinde buhar çıkartan bir tren gibi süzülerek Göktepe Köyü taraflarından, Keban Barajı’na doğru usul usul yol alıyordu. Dağlar ise bembeyazdı. Sadece kocaman meşe ağaçlarının karartıları bu beyazlığı yer yer Pertek tarafını mesken tutmuş Sorpiyan Köyü’nün sırtlarında kırıyordu. Gökyüzü ise bu beyazlıkla uyum içerisinde ve masmaviydi. Güneşin vurduğu Munzur’un ak pak sularından da yumuşak ve beyazımsı buharlar yükseliyordu…  

 

      Ali amca gözleriyle etrafına bakarak bu sakin kış günlerinde, baharın bu ilk günlerinde tüm bu olan biten dingin sakinliği ve sessizliği seyrederken, yüreği ayrı bir dünyadaydı. Keza Ali amca buraya her geldiğinde yıllar önce evlenerek köyden ayrılmış kızları Xeycan ve Fatma’yı hatırlıyordu. Bir tek Emine, büyük kızı köyden evlenmişti. O da kendi derdine düşmüş, işinde gücündeydi. Bu sebeple babasıyla pek ilgilenemiyordu. Sayısını bilemezdi; kim bilir yıllar önce bu çayıra kızları Fatma ve Hatice ile kaç kere odun ve meşe kesmeye, davar otlatmaya gelmişlerdi. Çok eskilerde mazide kalan bu anlardaydı dış dünyadan kopuk, 38’de derin acılar çekmiş ve taş gibi katılaşmış, ancak çocuklarına karşı son derece yufka olan o yüreği. O zamanlar kızları çocuk sayılırdı; babalarıyla konuşuyorlardı ve birlikte oyun oynuyorlardı. Onların yine o halleri gözlerinin önüne geldi; “daha dün gibiydi”. O konuşmalarını, tekrar duymak istedi; ona serzenişlerini, ona seslenmelerini; ona konuştuklarını, ondan söz aldıkları konulara dair kendi ana dilleriyle “henıma bau, henıma bau” demelerini…

 

       Böylesi düşüncelere dalıp gitti. Artık gözleri de bu dış dünyaya kapanmıştı; bedeni ve yüreği bir olmuş  aynı hülya alemindeydi. Adeta gözlerine dağların beyazlığı, Munzur’un üstündeki sis perdesi çekilmişti. Kızlarını o kadar özlemişti ki; bu şekilde düşünmek hoşuna gitse de, bu durum bir taraftan da ona tarifi imkansız bir acı da veriyordu. Çünkü bu yaşadığı, katlanılması zor yaman bir özlem, yaman bir hasretlikti.      

*

      Fatma gelin olarak Elazığ’a gitmişti. Hatice de şunun şurasına, Ali amca gülün köyü Hezırge’nin bağlı olduğu Mazgirt ilçesine evlenerek gelin gitmişti. Ancak Hatice çocukluktan beri rahatsızdı; sara hastalığı vardı. Yine de büyüdükçe bu rahatsızlığı hafiflemişti. Buna rağmen evliliğin getirdiği ağır yük ve yoksulluk sonucu bakımsızlık hastalığını depreştirmişti. Ali amcanın ona olan olanca ilgisine rağmen. Ta Elazığ’a kadar doktor doktor gezdirmesine rağmen, bu yaman hastalığa bir türü çare bulunamamıştı. Hatice’nin iki oğlan bir kız üç de çocuğu vardı. Buna rağmen gelir babası ve annesinin yanında bir süreliğine kalırdı. Çünkü köy yerinde süt, yumurta ve temiz hava sebebiyle daha bir bakım görür ve morale kavuşuyordu. Böyle olunca da sara nöbetleri seyreliyor, iyileşir gibi oluyordu. Hatice, ince uzun boylu, narin ve sarışın güzel bir kadındı. Bu narinliği ve güzelliği ruhuna ve yüreğine de yansımıştı; çok sevecen ve yufka yürekliydi. Ancak Hatice, bir kere bu dünyaya fazla gelmişti; yıllar önce göçüp gitmiş, Hak’kın rahmetine kavuşmuştu. Bu sebeple Hatice, üzerinden onca sene geçtiği halde, babasının yüreğinde inceden bir sızı, iyileşmeyen yaman bir yaraydı.

*

Ap Ali’nin küçük kardeşi Bego (Polat).

      Burada bu şekilde Hatice’yi hatırlayınca Ali amca, yine çok üzüldü. Bu duygu ve üzüntü sonucu yine gözleri dolmuştu. Bu duyguların etkisiyle bir taraftan içini çekiyor, bir taraftan da ağzında kızına kendi bestesi olan bir ağıdı mırıldanıyordu. “Xeycan’am, Xeycan’am; bak ben budur yine geldim; sen neredesin? Neden eskisi gibi ‘bau bau’ diyerek babacığına seslenmiyorsun; bau qurvane tovo/baba sana kurban olsun; sen neredesin; niye ses vermiyorsun; neden babacığını bu dünyada bir başıma bıraktın gittin; de hele bana…” 

 

       Ali amca böyle, bu halde epey bir ağladı durdu. Sonra mendiliyle gözyaşlarını silmek için elini eleğinin cebine attı. Ancak o anda, cebinde olan köstekli saati yere düştü. Bunun üzerine Ali amca, eğilerek yere düşmüş olan saatini almaya yeltendi. Tam o anda öylesine kala kaldı. İyice dizleri üzerine çökmüştü. Eliyle yerde gecenin ayazına dayanmayarak donmuş ve boynu bükülü bir halde yerde sere serpe uzanmış Kardelen Çiçeği’ne ilişti gözleri. Öyle o halde “saatler mi, günler mi, aylar mı, yıllar mı kaldı” bilinmez; sonra eliyle narin bedenini düzeltmeye çalıştı; avucunda tutacak şekilde eğilerek narin boynuna da bir öpücük kondurdu. Aynen yıllar önce Hatice’yi o narin boynundan öper ve kokusunu ciğerlerinin en derin yerine çektiği gibi: “Xeycan’am, ez qurbane tovi/ben sana kurban olam; kınalı kekliğim benim, bitmeyen hasretim benim, yüreğimin ince sızısı…” diyerekten.

*

       Ali amcanın yüreği böyle hep derd keder ve acı doluydu. Ta on yıllar önce, 1938’de asker bu Dersim diyarına ayak basmadık yer, kanını dökmedik insan bırakmamıştı. Ali amcaşarın de köyünü ablukaya almış ve evlerde kim varsa herkesi toplamıştı. “Sürgüne götüreceğiz” diye kandırdıkları bu kafilede Ali amca bir tesadüf eseri yoktu. Hayat onu “kan, kılıç ve gözyaşı artığı” olarak geride bırakmıştı. Adeta ona, “sen yitip giden 38’in gül yüzlü çocuklarının ağıdını yakacaksın” demişti. Annesi Humar’ı, Hatice’yi benzettikleri genç ve güzel bir kız olan kız kardeşi Elif’i, annesinin kucağında memede olan erkek kardeşi Phıt’ı ve diğerlerini, sözde kendilerine “medeniyet getiren Cumhuriyet’in” kahpe kurşunlarına kurban vermişti.

 

       Kafileyi, bir süre sonra köylerine yakın Marçik mıntıkasında bir su kenarında, Ali amcanın gözleri önünde mitralyöz ateşine tutulmuşlardı. Gözleriyle tanık olduğu bu olayda, Ali amcanın sadece on yaşındaki diğer erkek kardeşi Bego ve teyzesinin oğlu Hüseyin yaralı kurtulmuştu. Soğuk ve kutsal Munzur suyunda sürüklenen kan revan içindeki bedenleri yeniden can bulmuştu…

 

       Bu sebeple, sadece kızı Hatice’ye ağlamıyordu; bu dertleriydi de onu bu şekilde  ağlatan. O an, “1938’in Gül Yüzlü Çocuklarının”  ve Hatice’nin talihinin bu donmuş, narin bedeni böylesine pejmürde olmuş Kardelene ne kadar da benzediğini düşündü. Onların da bu Kardelen gibi zamansız, “bir türlü karnı doymak bilmeyen bu fani ve zalim dünyaya” geldiklerini düşündü…

Resim; İbrahim Coşkun.

       

Bunun üzerinden çok zaman geçmedi; Ali amca da bu dertlerini birlikte alıp toprağın altına, öbür dünyaya götürdü…

 

Asmên Ercan Gür (Ap Ali’nin torunu).

 

Eskişehir; Nisan 2019

 

[1] “Hiniyê Sultamıstefay”; Hezirge Köyü’nde Ali amcanın evinin altında, aynı zamanda adına yanı başında ziyaret yeri olan bir köy çeşmesidir.

 

Bu öykü Piltan Dergisi 3. sayısında yayınlanmış olup, Kırmancki (Zazaca) olarak aşağıdaki linkten erişerek okuyabilirsiniz:

VİLİKA VERÊ VORE; XEYCANE – Asmên Ercan Gür

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

328 kere okundu