aslımız mı?… sır’dır-hüseyin karataş

gerçeğini söyleyemeyen, kimliğini inkar eden masumdur; ama, inkar ettiren zalimdir… 
aslımız mı?… sır’dırhüseyin karataş 
 
her birimizin kendine göre bir sır’ı vardır, olması da çok normal ve muhtemeldir; istemeyiz, her şeyimizin, sahip olduklarımızın, aklımızın arkasındakilerin, kulağımıza çalınanların, göğsümüzün altındakilerin, herkesçe bilinmesini ve duyulmasını; bu insanın şahsiliğini anlatır; benim başkasıyla paylaşmadığım, benim mahremiyetimdir, görülmesini, duyulmasını, bilinmesini istemem; ama bazı sırlarımız da vardır ki, mesela bizi ipe götürebilir (sözgelimi);
  
bazı sırlarımız vardır ki, bilinirse duyulursa utanırız, yüzümüzü kızartır; bazı şahsi sırlardır ki, insanla mezara gider; bazı sırlar vardır, kimseye zararı-kârı da olmaz, ama yine de utanırız; ne bileyim, belki insanın bi cahilliğine denk gelen bi şey olduğundan, saklar; işte bütün bunlar insanın çok kişisel meseleleridir; onun şahsiliğiyle ilgilidir…
  
sonuçta bütün bu şahsi olanlarda bir sır’dır; en azından herkese söyleyemediğimizdir; herkesin bilmesini istemediğimiz bi şeyimiz illa ki olacaktır; bazen bu sır kişiseldir, bazen de toplumsaldır; elbette her sır sahibiyle beraber mezara gitmez, bazen de bu sır’ı kendimizden sonra gelenlere, bizden sonra yaşayanlara miras bırakırız…
   
diyelim ki; bi kimse, bir suç işlemiş, cezalandırılacak bi suç; o kimsenin işlediği suçtan dolayı, başkası zarar görmüş; suçlunun, burada suçunu gizlemesi, kendinin sırrı yapması, normaldir, korkmuştur, utanmıştır, falan, filan; kimi insanlar son nefesinde gerçeği itiraf etmiştir çünkü, suçunun ya da günahının bedelini başkası taşımıştır; bu bir itiraftır, suçunu hafifletmektir, suçsuz olana itibarını geri vermektir; mesela, bu suçun mağdurları, suçunu ve gerçeği itiraf edenin kemiğine, soyuna-sopuna küfür etmez, beddua etmez; bu sır(larımız), söylemek istemediklerimizdir;

 

bir de, söyleyemediklerimiz var; en ağır olanı bu söyleyemediğimiz sır(larımızdır); bu söyleyemediğimiz sır, gerçeğin hakikatidir, gerçeğin masumiyetidir; söyleyemediğimiz gerçeğimiz, alnımızda, aklımızda, yüzümüzde, bilincimizde ve gönlümüzde kocaman bir çatlak oluşturur; söyleyemediğinin ağırlığıyla insanın nasıl yüzü utanıyorsa, içi de bi o kadar korkmaktadır; gerçeğini söyleyememenin korkusudur bu…

 

insanın yaşadığı bu korku, gerçeğini söyleyememenin korkusu, günahtan daha trajiktir; günah çok somuttur, mesela yaptığımız bir kötülüktür, bir hırsızlıktır, işlediğimiz bir suçtur; mesela diyelim, bu günahın mağdurları vardır, zarar görenleri vardır, bedel ödeyenleri vardır; insanın bu günahının sonuçlarından korkması, utanması, ürpermesi, uyuyamaması, inkar etmesi normaldir; çünkü o, işlenmiş olan bir günahın failidir, hep faili olarak da kalacaktır; o günahın faili olarak cezalandırılmamış olması, onu fail olmaktan çıkarmaz, çünkü olayın kendisi onun belleğinde bir izlektir; zaten bu izleğin kendisi kişinin sırrıdır;

 
mesela bu sır, insanı idama da götürebilir, kendini koruma güdüsüyle, insanın gerçeği kendinin sırrı yapması anlaşılabilinir bi’şeydir; ama ya bir kimsenin, kimliğini, fikrini, inancını yada mezhebini komşusundan, çocuklarından, torunlarından, milletinden, devletinden bir sır olarak saklamasına ne demeliyiz?.. insan, neden böyle bir gizlenmeye, kendini saklamaya ihtiyaç duymuş olsun?.. 

çoğumuz, böyle söyleyemediğimiz bir gerçeğin mağdurlarıyız; mesela, bir insan öleceğini hissettiğinde ancak, çocuklarının, torunlarının kulağına, ne ve kim olduğunu fısıldayabilmekte…
   
bu ümmetin ağırlığı altında yaşan bu ülkede, insanlar, kimliklerini, düşüncelerini, kanaatlerini, inançlarını, ibadetlerini, bir suçmuş gibi, komşusundan, çocuklarından, torunlarından, arkadaşlarından gizledi, bir sır gibi sakladı; bazıları sırlarını kendileriyle toprağa gömdü, bazıları da son nefesinde “ne ve kim olduklarının” sırrı’nı çocuklarına, torunlarına miras bıraktı; bu sırrı, çoğu insan yine bir sır olarak kendisinde sakladı…
   
işte, bu ülkenin yarısı, kimliğini, fikrini, ibadetini, aslını, inancını, diğer yarısının şerrinden saklamak zorunda kalmıştır; bu saklayanın mı ayıbıdır yoksa egemen çoğunluğun mu ayıbıdır?…
 
bu kadar, hala, ayıplarıyla yüzleşememiş bir toplum, elbette gerçeklik sendromu yaşayacaktır; bu ülkenin halkına tanrı’nın laneti olarak kalacak, insanların söyleyemediği sırları; bundan, bu ümmet gerçeği söyleyemeyecek, ancak fısıldayarak konuşacak; bu da o ümmeti hiç bir tanrı’ya ve hakikate erdiremeyecektir…
  
çünkü, gerçeğini söyleyemeyen, kimliğini inkar eden masumdur; ama, inkar ettiren zalimdir…
 
hüseyin karataş
  
(Visited 1.560 times, 1 visits today)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2.296 kere okundu

Widgetized Section

Go to Admin » appearance » Widgets » and move a widget into Advertise Widget Zone