Ercan Gür: Haydar Karataş ile yaşam öyküsü, eserleri, Dersim Edebiyatı, Dersim Meclis Girişimi, Ortadoğu ve Türkiye’ye dair…(I)

“Bıra Heyder’y de (Karataş) kınaré çhemé Muzır’y de, qese veré lozıné”*

 

Asmén Ercan Gür: Haydar Karataş ile söyleştik. Yaşam öyküsü, özel yaşamı, eserleri, edebiyat, özel olarak Désım/Dersim edebiyatı, Dersim Meclis Girişimi, Ortadoğu ve Türkiye’ye dair.

 

haydar-886x530

Gurbette bizden biri, bir yazar; yüreğinin sesini dinleyebilen yalnız bir adam: Haydar Karataş.

Birinci Bölüm: 

 

Uzun zamandır sizinle başta Dérsim olmak üzere, Anadolu (Türkiye) siyasi gündemine ve Ortadoğu’ya dair gelişmelere binaen yaşananlar ve gelecekle ilgili meramımı giderecek karşılıklı bir sohbet yapmak istiyordum. Nihayet; bugüne kısmetmiş. O halde başlayalım:

 

Uzun yıllardır İsviçre’de yaşamaktasınız. Yıllar önce siyasi nedenlerle çıktığınız ülkenize ve Dersim’e bir daha gelemediniz. Umarım en kısa zamanda bu hasretliğe bir son verme imkanına kavuşursunuz!  

 

Asıl olarak “Mısleté Désımi Ronaéne (Dersim Meclis Girişimi)” olmak üzere daha birkaç konuda düşüncelerinizi merak ettiğim ve bu sohbeti sizinle yapmaktan ayrıca kıvanç duyduğumu da başlarken belirtmek isterim.  

 

  • Genelde neler yapmaktasınız; gününüz, sosyal hayatınız nasıl geçmektedir, nelerle uğraşıyorsunuz? 

 

-2003 Tarihinden beri İsviçre’deyim. Aslında benim İsviçre’ye gelmem ile on dört yaşında İstanbul’a gelmem arasında pek bir fark yok. Liseye başladım ve aynı zamanda lokantalarda bulaşıkçılık, tekstil atölyelerinde çıraklık yaptım. Kader buymuş, İsviçre’de de aynı yollardan geçtim. Gurbet büyük bir insanlık dramıdır.  

 

Haydar Karataş gurbette; Gece Kelebeği adlı eserinde çocukluğunu anlattığı annesi Gülüzar Ana ile.

Haydar Karataş gurbette; Gece Kelebeği adlı eserinde çocukluğunu anlattığı annesi Gülüzar Ana ile.

İlk işim, ev taşımacılığı idi. Yardım kuruluşunda yoksul ülkeler için elbise topladım. Zihinsel özürlüler için rehabilite ve eğitim veren bir okulda çalıştım. Adından bir müzede ve okul öncesi çocuklarla çalıştım.

 

Neler yapmadım ki; Yaşar Kemal, gece bekçiliği yapmıştı. Onu da yaptım; göçmenler kampında gece bekçiliği yaptım. Bütün bu zorluklardan sonra, iltica dairesinde işe girdim ve şimdi “Zürich Yüksek Mahkemesi’nde” ‘yazılı dosya çevirmeni’ olarak çalışmaktayım. Ekmek paramı oradan kazanıyorum. 

 

  • Edebiyat ile özel hayatınızın ilişkisinden bahsedecek olursak… 

 

Romancılar yazma işini, ‘zaman yiyen bir makineye’ benzetirler. Okuma ve yazmaya zaman bulmak için, sosyal hayatınızı  sınırlamak zorundasınız. Ben, sosyal hayatımı sınırlamaya cezaevinde başladım. Yani adım adım öğrendim bunu. Bunun için, dört buluşmamızda aynı şeyleri konuşan insanlarla ilişkilerimi sınırlıyorum.  

 

İnsan, kırk yıl aynı sloganı atar mı, kırk yıl aynı şey etrafında döner durur mu! Çok sevdiğim arkadaşlarıma bunu söylerim; “Lütfen, bir önceki buluşmamızla aynı şeyleri konuşmayalım..”, derim.

 

Çağımız iletişim çağı ve zaman hep bizden önde akıp gidiyor. Güne, gözümüzü açmamızla kapamamız bir oluyor. Ben, sosyal hayatımı sınırlayarak yazmaya ve okumaya zaman bulan biriyim.  Roman yazarlarının, ruhsal dünyaları geniş, ancak sosyal hayatları dardır. Merak edilecek derecede renkli bir hayatım yok.  

 

  • Bildiğim kadarıyla bir kızınız var…

 

Haydar Karataş, kızı Xane ile bahsettiği nehir civarında.

Haydar Karataş, kızı Xane ile bahsettiği nehir civarında.

-Evet, iki buçuk yaşında bir kızım var. Havalar güzelse, onunla fırsat buldukça Sihl Nehri boyu bisiklet yürüyüşlerine çıkarım. Ormanlar içinde beraber inşa ettiğimiz oyun yerlerimiz var. Ondan hayatı yeniden öğrenmeye çalışıyorum…

 

  • “Heq u Thala onun gibi bütün çocuklara uzun ve sağlıklı bir ömür versin; Xızır, Duzgı onlara kol kanat gersin!”. Adını ben biliyorum; bu isim nereden aklınıza geldi, neden “Xane”?

 

-“Xane”, Dersim’in öldürülen ilk kadını. Bu bana Avrupa’da, son cadı olarak yakılan Anna Göldin‘i çok hatırlatır. Seyit Rıza’nın oğlu Baba ve Rayber aynı kadına aşık olurlar.  Xane’den sonra Rayber kendi beslemesi Khafe’yi de öldürür ve Abasan Ocağı’nda bu iki olay sonrası “Cem” bağlanmaz! Anna Göldin’in heykelleri var, romanları ve filmleri.

 

  • Dersim Edebiyatı’na iki eser verdiniz: “Perperık-a Söé/Gece Kelebeği” ve “On İki Dağın Sırrı/Bir göz ağlarken..”. Bu iki  eserinizden bahsetmek istiyorum. Bunun için evvela, Dersim Edebiyatı’nın yani yazınsal hayatının Zoné Ma (Kırmanc’ki-Zazaki) ve Türkçe olarak durumuna değinmek suretiyle, beklentilerinizi ortaya koymanız, sizi tanıyan ve ilgiyle takip edenler için yararlı olabileceğini düşünüyorum. 
  • Size göre bu eserlerinizin toplumuz için önemi neydi? Yeterince bilinip ve faydalanıldı mı? Her şeyden önce toplumumuz bunları yeterince ve doğru okuyabildi mi? Veya, “şu da olsaydı da iyi olurdu”, dediğiniz bir durum. Mesela, benim hep istediğim, “Keşke, Perperik-a Söé/Gece Kelebeği bir filme çekilseydi” gibi. Dersim yazınsalını, “dil” ve “tarih” açısından, diğer yayınlanmış olan eserler ile beraber eserlerinizi de içine katacağınız genel bir değerlendirmede bulunsanız…

 

-Son sorudan başlayayım: Gece Kelebeği’nin filmi çekilsin diye önceden bir fikrim vardı. Bir gün Berlin’de Barış Pirhasan ile Gece Kelebeği’nin senaryosunu konuşmak için bir araya geldik. Barış, Türkiye’nin en iyi entelektüellerinden biridir. Vedat Türkali’nin (babası) pek çok eserini, o sinemaya uyarladı.  

 

Barış’ı dinleyince, romanım dahil genelde, bir “romanın asla film olamayacağınıanladım. Çünkü, “sinema” ile “roman okumanın ruhu” birbirinden farklı ve uymuyor. Romanı müzik, sinema ve diğer sanat dallarından ayıran en önemli özellik; yazarken onu yalnız yazmanızdır  ve okur da onu tek başına okur. Yani, araya giren kimseler yoktur. 

 

63054_357392507699807_856300199_nBu, tamamen ‘içsel’ bir durum. Ben bunu, bizim “ziyaret geleneği”ne çok benzetirim. Ziyarete gidip dua eden insan tek başınadır; aracı yoktur, gösteren yoktur. Anlayacağınız, onları yönlendiren bir imam veya papaz yok.

Her şey içseldir. İster din, ister ideoloji ve isterse sanat dalları olsun, ki sanatta da “dinsel” bir yan vardır; kişisel olmanın ötesine, yani edinim, kitlesel bir boyuta sıçradığında, başka bir şey oluyorlar.

 

Romanlarım için pek çok senaryo teklifi geldi; buna girişen iyi yönetmenler de oldu. Ama hiç biri içime sinmedi. Yönetmenler bir romana film yapabilirler. Elbette bu yönde başarılı olanlar da var. Ama, o ortaya çıkan yeni bir ürün, o romanın kendisi olmuyor. Kitleselleşiyor ve film romanı öldürüyor.  

 

Belki Dersim’e dair, iyi film senaryoları yazmak gerekir. Ama bunun için de senaristten çok, iyi bir yönetmene ihtiyaç var. İyi belgeselcilerimiz var; sanırım onlar buraya doğru bir sıçrama yapacaklardır. Bunu düşünür ve yaparlarsa, iyi olur diye düşünüyorum. 

 

  • O halde, romanlardan uyarlanan bir çok filmi, bu gözle ve bakış açsıyla mı değerlendirmemiz gerekiyor?

 

-Aslında, o romanları okuyan okur, okuduğu romanın filmini izlerken mutsuzlukla ayrılır sinema salonundan. Okumayanlar memnun kalırdı. Bu hep böyleydi ve tartışmalar da hep sürdü geldi.  

 

  • Peki, bahse konu bu eserleriniz yeterince bilindi mi?

  

294542_10150313666823746_1834041316_n-Beklenenin üstünde bir ilgi gördü eserlerim. Ama bunun, benim başarımla bir ilgisinin olmadığını, düşünüyorum. Bu romanlar üzerine yüzlerce makale yazıldı. Fakat ben, o değerlendirmeleri hep başka bir gözle okudum.

 

  • Nasıl yani?

 

-Şöyle ki: Dersim’in acısı dilsizdi, politikanın malzemesiydi ve ilk defa böyle bir deneyim oldu. Yani yaşananı, yaşanmışlık olarak anlatma girişimiydi benimki. Özellikle batı Türkiye’de, milliyetçiliğin böylesine tavan yaptığı bir ortamda bu romanlar, yüz binlerce kişi tarafından okundu. Neredeyse her okuyan, üzerine bir kaç söz etme gereği duydu. Kimi göz yaşını, kimi mahcup halini paylaştı.  

 

Yazarlar, Dersim meselesine eğildiler. Oya Baydar, Zürich’teki bir buluşmamızda, “Dersim romanını, Gece Kelebeği’den etkilendiği için yazdığını” söyledi. Yani Dersim, politik söylemden, yazı diline geçiş yaptı. Gece Kelebeği, bence bu yanıyla, bir “ara geçiş” edebiyatıydı ve bizler, bu geçiş sürecinin yazarlarıyız.  

 

  • Şu an durum ne?

 

-Dersim’in sancısı, henüz anlatılamadı. Hep şöyle derdim: O topraklardan büyük yazarlar çıkaracak ve bizler onları okurken dilimiz damağımıza yapışacak. Pek çok eser de verildi; fakat bunları okurken bir yanılgıya düştüğümü fark ettim.

 

Ben, “edebi” açıdan toplumsal sorunları anlatırken, acıya tapmadan, bakın; “bizi böyle öldürdüler”, şeklinden çok, ‘yeni bir hayat dili’ yaratmayı kast ediyordum. Birden çok eser yayımlandı; fakat bu eserlerde kan-revan var, düşmanlık var; ama ‘insan’ yok. 

 

Désim'1938: Katledilmek üzere toplanan bir gurup köylü ve çocukları.

Désim’1938: Katledilmek üzere toplanan bir gurup köylü ve çocukları.

Edebiyat, “bakın bizi böyle öldürdüler” bakışı ile yapılacak bir şey değildir. Aksine, bu dram ve paradoksal dönemin içinde insan, hikayeleri bulmak ve bu insan hikayelerini bu gerçekliğin ötesine taşıma sanatıdır. Bunda eksiklik yaşandı ve Dersim Edebiyatı gelinen noktada bıkkınlık vermeye başladı. Sanki, ‘konuşan ama yaratamayan bir bünye’ meydana geldi.  

 

İşte bu, siyasetin dilidir ve siyaset, konuşandır. Oysa edebiyat, “anlatıcıdır”; anlatırken de hikayesini yaratır. Siz, bir şiddet olayını, tamamen hayatın kendisi olarak anlatırsanız bu, gerçeğin kendisi olabilir ama “edebiyat” olmaz.

 

  • Pek farkında olmadığımız ve üzerinde düşünemediğimiz bir yöne değindiniz. Bu ilginç ve dikkat çekici durumu, biraz daha açsanız…

 

Dediğim gibi; öyle olsaydı, bir hayat kadınının hayatını anlatmak isteyen bir yönetmen, oyuncu yerine doğrudan bir hayat kadınını alır, onu filme çekerdi. Ama bu bir “film” olmazdı. Bunu göremiyor Dersim’le ilgili yazanların önemli bir kesimi. Oysa biliyoruz ki ‘siyasetin dili’; çatıştıran ve parçalayıcıdır. 

 

indir-1Hikaye ise size, cehennemi cennet yapar. Bir yol düşünün; yazları dikenli, kışları karlı ve çığdan geçilmez olsun. Ve yazarın biri, bu dikenli yolda bir ‘anlatı yürüyüşüne’ çıksın; o bize, dikenli bir aşk hikayesi anlatsın. İşte, o yolun hikayesi yazıldığı o andan itibaren artık dikenli bir yol olmaktan çıkar, eziyet yerine aşk, sevgi, tebessüm ve özlem akla gelir. 

 

Oysa, “Dersim edebiyatı”, korkuyu anlatıyor ve toplumu korkutuyor; bu korkunun karşısında da onu yenecek kahramanlara ihtiyaç duyuyor. Sonrası, bu kahramanlarını korku ile çatıştırıyor. İyi de, ‘hayat’; ‘hayat’ bunun neresinde? Aşk yok mu, çocuğunuza anlatmak istediğiniz bir masal yok mudur!.. Edebiyat, “edep”ten gelir. O, ruh iyileştiricidir. İşte, eksik olan budur.

 

  • Tam da bu anlattıklarınız üzerine biri, mesela ben, kalkıp da size; “Gece Kelebeği”nde acıyı anlatıyorsunuz ve insanlar (okur), bir ana kızın hayatta kalma mücadelesinden ziyade, bu acılara odaklanıyor ve buna ağlıyorlar. Eseriniz böyle algılandığına göre, burada kendinize bir pay çıkartmanız gerekmez mi?

 

Daha önce bir gazeteye verdiğim söyleşide bu yanılsamaya değinmiştim. Ben, Gece Kelebeği’ni yazarken okurun, Dersim Hikayesi yerine, acıya tapabileceği endişesini hep yaşadım. Okur travma ve acıyı görmesin diye masal anlatısını tercih ettim ve bir masal anlatır gibi romanı kurguladım. Gece Kelebeği zorluklar içinde, sevgiyi, dostluğu, vefayı anlatır. Hayat zordur ama, kahkaha vardır, aşk var.

Atalar demiş; “masal ruhun goncasıdır”, diye. Gece Kelebeği, savaşan erkeklerin karşısında hayatı, masal anlatır gibi inşa eden kadınların hikayesini anlatır. Edebiyat biliminden uzak olan sıradan okur, onu acı diye görüyor. Oysa ağızda kalan tad, kesinlikle “sevgidir”. Her şart altında hayata bağlanmaktır.  

 

  • O halde, Dersim’i yazan yazarlar, bu sizin bahsini ettiğiniz korku ve acıyı aşması için neler yapmalıdırlar? 

 

cila-yakma-638x303-Edebiyatçı, edebiyat dergilerini ve eleştirmenleri okumalıdır. Edebiyat akımlarını takip etmeli ve bu akımlar arasındaki detay tartışmalarını görebilmelidir. ‘Yeni anlatı’nın sıkıntılarına dair bir fikri olmalı ve elbette kendine “özgün” bir dil yaratmalıdır.

 

Her insan sesinin bir rengi olduğu gibi yazan insanların da mutlaka bir yazırrengi, yani karakteri olmalıdır. Satırlar, canlı insanlar gibi bir kişiliğe sahip olmalıdır.

Siz, onun ilk satırını okuduğunuzda, o yazarı tanımalısınız.  Aslında, yapması gereken şey çok basit; yazı masasına oturduğunda, birine bir şey öğretmek için yazmamalıdır. Bu, 20. yüzyılın “edebi diliydi” ve artık bitti.  

 

Hikayenizi yaşamalısınız; dış etmenleri bir tarafa bırakmalısınız. Ve en önemlisi tabunuz ve kutsalınız olmamalıdır. “Annemin hayatını yazacağım”, dediğinizde ve bunu yazarsanız; “annenizi soymak zorunda olduğunuzu” unutmamalısınız!  

 

Okur, bir edebiyat eserinde, günlük hayatta görülmeyeni, yani hayatın karanlık kalan yanını görmek ister. Örgütünüzü, cemaatinizi mi yazacaksınız, orada karanlıkta kalan haksızlığı bulmak, onu göstermek zorundasınız.

 

Resimde Haydar Karataş. Doğduğu yer olan ve çocukluğunun geçtiği Désim, Xozat, Xaçeli köyü. (kucağında çocuk olan)

Resimde Haydar Karataş (kucağında çocuk olan) . Doğduğu yer olan ve çocukluğunun geçtiği Désim, Xozat, Xaçeli köyü.

Gerçek edebiyatçıların dünyada, siyasetçilerle başlarının hep belada olmasının nedeni bu karanlığa dokunma cesaretleri olduğunu unutmamalı yazar. Karanlığı yazar edebiyat. Ve elbette, o karanlığa dokunmanın tehlikeli olduğunu bilmelidir. Bu, ister devletlerin, ister ailenizin “karanlığı” olsun, fark etmez… (Devamı var).

 

*Munzur kıyısında ve lozın (şömine) ateşi önündeymişçesine, tadımlık bir sohbet. 

 

Asmén Ercan GürHaydar Karataş söyleşisi. 15 Ekim 2016. Eskişehir, Zurih.

 

***

 

İkinci Bölümde: 

 

  • İkinci olarak karşılıklı ele almak istediğim en önemli ve bir başka konu da, “Dersim Meclis Girişimi” ile birlikte, Avrupa ve Türkiye’deki Dersimi kurumlar, örgütlenmeleri, işlev, diyalog, Dersimi değer ve kültür ile ilişkileri konusu olacak…
(Visited 728 times, 1 visits today)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

2.687 kere okundu

Widgetized Section

Go to Admin » appearance » Widgets » and move a widget into Advertise Widget Zone