Cafer Yüceer: “Raa Heq u Oli” dedikleri…

“Teww; bara ye Heq marê husk vo. Ala nu çiyo ke tu vana. Xerê i ke bıbo xorê beno; bıra bıra. Haê bıjekê ma ki mırêne; ala tu ki seweta çık ama!.. (Teyy; o payımıza düşen Hak’kın hakkı bize düşmez olsun. Hele senin şu söylediğine bak. Onun -eşi Hasan Hayri’yi kast ediyor- hayrı olsa kendisine olur. Odur bizim keçi yavrularımız da tek tek ölüyor. Sen de bunun için gelmişsin ha…)”.

“Raa Heq u Oli” dedikleri…

 

Sevgili hemşehrimiz ve yazarımız Remzi Aydın‘ın “PİRO ” romanını okuduğum şu günlerde bizim hanım geleneklerimizin devamı olan “çiê merdo/medağ (ölülerin hayrı)” için Kuran okutmaya niyetlendi. Bu niyetine binaen Yeter hanım evde gereken tüm hazırlıklarını yapmaya koyulurken, bana da Kuran okutacak hocayı haber etmek ve getirtmek işi düştü.

 

Bunun için köyden tanıdığım Derviş Cemal Ocağı’ndan Pir Alişan Dede’nin yanına vardım. Durumu kendisine anlattığımda, var olsun Pir’imiz anlayış göstererek çıkıp benimle gelmekte bir an bile tereddüt göstermediği için birlikte yola koyulduk ve eve vardık.

 

Eve vardığımızda bir kaç kişi daha gelmişti. Hep birlikte hal hatır sorduk. Bir müddet sonra da muhabbetin kapısı iyiden iyiye aralandı. Ve insanlar, bir bir geçmişe dönük anılarını anlatmaya koyuldular. Bir mutluluk bizi sarıp sarmaladı; büyülenmiştik. O artık tarih olan Mercan günlerine geri gittik; elbette hüzünlendik te. Sanki hep birlikte o zamanı geri getirmiş ve o an tekrar yaşıyorduk. Sohbet böylesi büyüleyici bir atmosferde sürerken, bir ara sözü Mahmut Coşkun aldı:

 

-Bizim köyde bahar sökümü başlamıştı. Mansuran Mezrası’nın yamaçları artık iyiden iyiye çiçeğe ve yeşile durmuştu. Mal davar yabana gider, otlanıp geri geliyordu. Keçilerin, koyunların sağım zamanı gelmişti. Hanım sağımdan sonraki sütü mayalamak istiyor fakat süt, bir türlü maya tutmuyordu. Her seferinde bozuluyor ve ziyan oluyordu. Bu arada keçilerin yavruları (y.d: “gidik”)* tek tek ölüyorlardı. Durum böyle olunca hanım, feryat figan bir halde bana:

 

“Görmüyor musun başımıza geleni! Ne duruyorsun? Var git Hasan Hayriye. Onun nefesi keskindir…” diye. Çaresiz kalmıştım. Bir sabah erkenden Mansuran’dan yola koyuldum. O bizim yamaçları aşıp sırta geldiğimde Saverdi/Şahverdi Köyü karın içinde gömülmüş bir halde gözlerimin önünde belirdi. Zavallı köy! Baharın söküm ettiği bu günlerde bile hala kışı yaşıyordu; köylüler, halen kar kış içinde bocalayıp duruyorlardı. Yalnızca güneye bakan Mercan Dağları etek ve yamaçlarındaki toprak birazcık kahverengiye çalıyordu. Fakat topraklar hala kupkuru ve bir tutam yeşile hasret bir haldeydi…

 

Hem yürüyor hem de tüm bunları gözlemleyerek düşünüyordum. Bu duygu ve düşüncelerle köye doğru sıklaşan nefesimle ve hızlı adımlarımla yol almaya devam ediyordum. Bu arada kendi kendime söylenip duruyordum; keza hala kaygılar ve kuşkular içindeyim: ‘Acaba ne olacak’ diye, devamlı suretle zihnimi yoran ve ardı gelmez sorularla gittikçe köye yaklaşıyordum. Bu koca dağ başlarında, bu ıssız ve derin vadilerde başkaca da çare yoktu. Bu kadar büyük bir çaresizlik karşısında, söz konusu yılların emeği, çocukların geleceği ve nafakasıydı…

 

Bir süre sonra nihayetinde köye, Hasan Hayri’nin evine vardım. Hasan Hayri’nin oturduğu ve inşa ettiği o güzel evlerin yapımında zamanında çalışmışlığım ve emeğim vardı. Önceleri Hüseyin Sedef ustanın yanında işçi olarak çalışıyordum. Bu günlerde bir gün Hasan Hayri, beni yanına çağırdı: “Gel” dedi. “Gel de -sana el vereyim-“*2 dedi.

 

Şaşırmıştım; “El vermek de ne anlama geliyordu” diye. Sonrasında bana dedi ki; “Eline bir mala, bir de çekiç al ve yanıma gel”. Dediklerini harfiyen yerine getirmeye ve yapmaya çalışıyorum. Sonra, elimi avuçlarının arasına alıp dudaklarının arasında bir şeyler okumaya başladı. Bu yaptığı, birkaç dakika kadar sürdü. Tuhaf duygulara kapılmıştım; üstümde bir ferahlık, bir esinti hissediyordum.

 

Sonra, elimi bıraktı ve bana; “Var git; sen bundan sonra artık usta olarak çalışacaksın” dedi.  O günden sonra duvar ustası olup çıktım…

***

İşte; buna benzer ve böylesi anılarımızı anlatarak o günleri yad ediyorduk. Adeta o günleri, o sevdiklerimizle tekrar yaşamaya çabalıyorduk. Sohbet, bu havada sürüp gidiyordu. Mahmut Coşkun biraz soluklandıktan sonra kaldığı yerden anlatamaya devam etti:

 

-Hasan Hayri’nin evinde de bir terslik yaşanıyordu. Söğüt ağaçların incecik dallarını soyup davara yem olarak hazırlıyorlardı. “Koçen”*3 kırıp hazırlıyorlardı. Eli bıçak tutan, incecik dalları soymasını bilenler meşe çırpısının etrafında kümelenmiş hem koçen kırıyor, hem de konuşuyorduk. Uzun ve zahmetli bir yol geldiğimden bayağı acıkmıştım. Bir ara evin qevanisi*4 Altun xatuna gözlerim ilişti. Altun xatunun kalkıp bizlere bir şeyler hazırlama niyeti pek yoktu.

 

Keza bunun bir sebebi vardı. Onun da tadı, tuzu kaçmıştı, benzi soluktu. Nasıl olduysa bir ara bir fırsatını bulup kendisine, “acıktığımı” söyledim. Bu feryadımı duyan Altun xatun, bunu düşünememiş olmasının biraz mahcubiyetle adeta bir rüzgâr gibi yerinden fırladı ve tavanın kulpundan tutup lozınenin*5 başına yönelerek alelacele bir şeyler hazırlamaya koyuldu. O arada bana, ‘gelişimin sebebini’ sordu:

 

“Bıra, xêro; tu çıkrê nia vejiya ama? Xêru! (Kardeş; sen ne için böyle çıkıp geldin? Hayırdır inşallah!)” Bu sorusu üzerine, ben hal vaziyeti kendisine anlattım: Gidikler tek tek ölüyor. Süt maya tutmuyor. Hatun da dedi ki; “Var git Hasan Hayri’ye. O şifasını gönderir”. Bu sözlerim üzerine koyulduğu işten doğruldu ve yüzüme tebessümle şöyle bir baktı ve:

 

“Teww; bara ye Heq marê husk vo. Ala nu çiyo ke tu vana. Xerê i ke bıbo xorê beno; bıra bıra. Haê bıjekê ma ki mırêne; ala tu ki seweta çık ama!.. (Teyy; o payımıza düşen Hak’kın hakkı bize düşmez olsun. Hele senin şu söylediğine bak. Onun -eşi Hasan Hayri’yi kast ediyor- hayrı olsa kendisine olur. Odur bizim keçi yavrularımız da tek tek ölüyor. Sen de bunun için gelmişsin ha…)”.

 

 

Altun xatunun bu şekilde şikâyet edercesine söylenmesine biraz üzülmüş ve bu sebeple bir an umutsuzluğa kapılmıştım. Öte taraftan Hasan Hayri’yi de tanımıyor değildim. Ona, bu yörede inanan çok insan vardı. İnananlardan biri de bendim ve benim hanımımdı. Neyse, bu kuşku ve kaygılar içinde yemeğe oturduk.

 

Hep birlikte ve bir suskunluk içerisinde yemeğimizi yedikten sonra, Hasan Hayri duvardan bir kitap indirdi. Nasırlaşmış parmaklarını diliyle ıslatarak sayfaları ağır ağır ve bir bir çevirmeye koyuldu. Çevirirken de sayfa sayfa mırıldanarak bir sürü dua okudu. Sonra, tam karar kılmış olacak ki, eline bir kâğıt aldı ve Arapça dilinde ve harflerinde bir şeyler yazmaya koyuldu. Daha sonra bana baktı ve kâğıdı bana uzatarak:

 

“De haydê; var git evine barkına. İnşallah şifasını bulursun” dedi. Bu halde, koynumda sıkı sıkıya, benim için çok değerli bir hazine olan kâğıtla yine zahmetli bir yolculuktan sonra eve vardım. Olan biteni hanımıma anlattım. Hanımım, büyük bir heyecan ve beklenti içerisinde o gün sağılan sütü mayaladı. Süt diğer gün maya tutmuştu. Artık büyük bir mutluluk ve sevinçle yoğurdu severek kaşıklıyorduk. Gidiklerin de ölümleri kesilmişti…

 

Mahmut Coşkun, bu anısını sanki o eski günleri tekrar yaşıyormuş gibi bizlere anlatıyordu. Ve bana; “Sen babandan neden el almadın” diye de bir sitemde bulundu. Ben ise bu anlatılanları çok azını hatırlıyordum. Bu yörede, bu yoksul ve fakat inançlı insanların çaresizlik içinde dertlerine derman aradıklarına çok denk gelmiştim. Ama nedense hislerimi ve aklımı bu yolda, “el verme-el tutma” yönünde geliştirememişim. Meğer inandığım ve kanaat getirdiğim halde, bu felsefeyi yeterince derin idrak edememişim; bunu anladım; bunun farkına ne yazık ki çok geç vardım.

***

O gün, Mahmut Coşkun babamla ilgili anılarını anlatınca aklıma şimdilerde elime aldığım o güzel ve tadına doyulmaz eserlerinden biri olan “Piro” adlı romanı olan sevgili dost Remzi Aydın geldi. Remzi üstadın Piro’daki anlatımlarında adeta kendimi ve Mahmut Coşkun’u buldum. “Piro” adlı eserde anlatılan mucizeler, nefes, davranışlar, sevgi, ışık olma, zamansızlık, la mekân (mekansızlık), varlığından arınma gibi kavramlar başımı döndürüyordu. Bunların içinde geçen çocukluğum ve gençliğime rağmen, bu denizde yaşadığım onca yıla rağmen, bu felsefeyi, bu kavramların yeni farkına varıyordum. Tam bir, “bilip te bilmemezlik” hali.

 

Maneviyatı, ruhlarla hareket edebilmeyi, ruhları anlayabilme yolunda düşünmeye koyuldum. Demek ki atalarımızın ve bizlerin yaşadığı bu adına Dêsim denilen ve Raa Heq’in idrak edilerek yüzyıllarca sürüldüğü bu kadim coğrafyada, bizim yaşadığımız topraklarda gerçekten Piro, Rayber, Ehl-i Kâmil diye anılan nice evliyalar, nice gönül adamları, nice ocak zadeler tüm bunları ele dile getirmiş…

 

Kendimi Piro’yu nefesi gibi takip eden, ondan bir şeyler  öğrenmeye, el almaya çalışan “fotoğrafçı”ya benzettim. Babamın yaptıklarını hatırladım. Rahmetli babam, her ne kadar bu romanda anlatılan Piro kadar etkili değildiyse de, bir yabani ayının yardımına koşacak kadar gaipten gelen sesleri adeta duyar gibiydi.

 

Piro kadar hisleri kuvvetli, ışığın sırrına ermiş, tecrübesi olan, acıyı-zulmü gören, buna mukabil merhameti ve sabrı bilen, yokluğu ve kıtlığı görmüş biriydi. Xızır’a ve Jiar-u Diyar’lara itikadı tamdı. Raa Heq’e göre yaşamaya çalışan, yeri geldiğinde bir küçük çocuğun önünden kalkmasını bilecek kadar da sevgi dolu ve hoşgörülü bir gönül adamıydı o.

 

İnsanlar ona, “Tornê Xêlil Ağay” derlerdi ve o kadar ki onun babasının ekmeği üstüne yemin ederlerdi: “Xızır vo; nonê Alağay bo/vo!” diye.

 

Babam Hasan Hayri, köyler yakılıp yıkılmadan yıllar önce bir gün rüyasında; “Bu köylerin yakılıp yıkılacağını, insanların buralarda kalamayacağını ve bu çaresizlik içerisinde göç edeceklerini…” ağlayarak insanlara anlatmıştı. Ve yıllar sonra anlattığı o rüya ne yazık ki gerçekleşmişti. Keşke babam Hasan Hayri o rüyayı görmeseydi ve o yöre insanları, o ışık insanları bu felaketleri yaşamasalardı. Ama oldu; ne yazık ki keşke-ler işe yaramıyor:

 

“Wele cırê xebere mevero; Heq u Oli rametiya xo cıdo; roê xu werte gul u sosınu de bo, roştte bo!”…

 

 

Cafer Yüceer

 

*y.d: yerel dilde; keçi yavrusu.

*2 icazet vermek-bir işe vakıf olmanın başlangıcı.

*3 meşe uç dalları ve meşe tomurcuğu.

*4 evin aşçısı-kadını.

*5 ocak-şömine.

 

(Visited 168 times, 1 visits today)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

353 kere okundu

Widgetized Section

Go to Admin » appearance » Widgets » and move a widget into Advertise Widget Zone