Çocukların gözüyle; Dersim’de 1937-38’de kopacak olan fırtınanın ayak sesleri. -1-

Author editor

Asmen Ercan Gür has written 906 post in this blog.

Wes u var vo/sağ olsun; Hüseyin Çağalyan hoca ile iki yıl önce Mameki’de (Dersim-Tunceli) tanıştım. Ancak yıllar önce Dersim 1938 üzerine kaleme aldığı Dersim kültürüne ve tarihine dair “sözlü tarih araştırmalarını” Kırmancki/Zazaca dilinde okumuş ve bu alanda Cemal Taş’tan sonra değerli araştırmalarını ana dilimle okuduğum en beğendiğim araştırmacı yazarlardan biri olmuştu.

İlk okuduğum o kitabı “38’i ra Jü Pelge/38’den Bir Yaprak” adlı kitabıydı. Bunun haricinde ağırlıklı olarak ana dilimiz Dersim Kırmanckisi (Zazaca) ile ve Türkçe yayınlanmış eserleri bulunmaktadır. Sağ olsun söz konusu bu eserlerin birkaçını tanıştığımızda bana armağan etmişti. Ancak bu elimdeki eserini bilmiyordum; bunu da yine sağ olsun sevgili arkadaşım Devrim Tekinoğlu bana hediye etti.

Özelde Dersim 1937-38’i ele alan ve bu konuya yoğunlaşan bu eser, gerçekte Dersim sınırlarını da aşan tarihi bir perspektifi Zazaca dilinde kocaman bir beş yüz sayfa ile bize aktarıyor. Kocanlar (Qocız) Aşireti lideri Yidarê Yivrayim ve ailesi gözüyle kaleme alınmış bu eser, Dersim 1937-38’e odaklansa da genel olarak ve Dersim ile eş zamanlı olarak dünyada, Osmanlı ve genç Cumhuriyet döneminde olan biteni de bize detaylarıyla aktarmaktadır.

Bu sebeple bu roman, roman sınırları ötesine taşmıştır. Bu yönüyle de tarihsel olayları kahramanlarının gerçek isimleriyle ve elbette Dersim ile bağlantılı olarak bize aktarmaktadır. Eseri okuyup bitirdiğim bugünler “Elazığ, 15 Kasım 1937” idamları anma yıl dönümüne denk geldi. Bu sebeple ve tam da bu zaman diliminde bu esrin bir kısmını parça parça Türkçe’ye çevirdim ve siz sevgili okurlar ile iki dizi-bölüm halinde paylaşmaya karar verdim.

Bu ve benzer konuları romanlarında işleyen Dersim’li yazar Haydar Karataş’ın aklımda kalan bir sözü vardı. O, “Perperıka Soe/Gece Kelebeği” adlı romanını yazarken, “Bu romanda kopan fırtınanın aslında serinin ilk romanı olan ‘On İki Dağı’ın Sırrı’ adlı eserinde ayak seslerinin olduğunu…” söylemişti. Ben de bu kısmi çeviriyi yaparken, “çocukların gözünden” Dersim’in asker tarafından istilası ve adım adım kopacak olan fırtınanın ayak sesleri” şeklinde düşündüm. Eserin bu bölümü, hakikaten Dersim’de adım adım yaklaşan kıyametin adeta bir habercisi gibidir. Bu sebeple başlığın böyle olmasını uygun gördüm.

Son olarak ve söz açılmışken, bir konuya daha değinmek isterim: Ben şahsen “Dersim 1937-38″e dair hep aynı ve bilinen bilgilerle bir ezberi tekrarlama taraftarı değilim. Onun için okuduğum eserlerde hep yeni bilgilere kulak kabartırım. Bu bilgilerden bana en ilginç gelen birine bu eserde rastladım. 1937’de İhalesini aldığı köprüye ağaç keserken tutuklanan ve Elazığ’a götürülen Kureşanlı Seyit Hüseyin’in (Uşenê Seydiy) adamlarına; Çabuk olun; Seyit Rıza teslim olmadan veya tutuklanmadan, ne yapıp edin beni bu cehennemden kurtarın…” demesi oldu.

Bu bilgiyle ilk defa karşılaştım ve bu beni çok şaşırttı. Demek ki Seyit Rıza’dan önce tutuklanarak Elazığ’a götürülen aşiret liderleri, sürecin son halkasının Seyit Rıza olduğunu ve onun da bu halkaya eklenmesiyle umutlarının tükeneceğini ve işlerinin dar ağacında daha erken biteceğini” düşünüyorlardı. Bu durum/bilgi bana çok ilginç geldi. Bu kısmın anlatımına sonraki ikinci bölümde yer vereceğiz. Şimdilik bu kadar; kadar. Na helm de bımane weşiye de/şimdilik kalın sağlıcakla.”

Asmên Ercan Gür; editör/Çilagazete.

Halen Munzur Üniversitesi’nde Öğretim Üyesi olan Sosyolog Dr. Hüseyin Çağlayan’ın Fam Yayınları vasıtasıyla elinden çıkan, Kırmancki (Zazaca) romanın kitap kapağı.

Çocukların gözüyle; Dersim’de 1937-38’de kopacak olan fırtınanın ayak sesleri!..

       

       Askerler çadırları çatmıştı. Çocuklar merakla bu çadırların etrafına doluşmuştu. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, çocuklar çok meraklıydı; merakları had safhadaydı. Çünkü böyle tipte insanları, bu askerleri ilk defa görüyorlardı. O güne kadar “jandarma” lafını da sadece büyüklerinden dinlemişlerdi.

 

       Hükümet, yol yolaklar yapıyordu, köprüler inşa ediyordu; yaptıkları bu yapıları gözü gibi koruyorlardı. Bu yol ve köprü inşaatlarında çalıştırılmak için köylüleri toplayıp götürüyorlardı.

 

       Jandarmalar birden Pêt’in evinin önünde belirdiler. “Merhaba” dediler, Türkçe diliyle.  “Xêr be sılamet”, dedi Kırmancki ana diliyle Pêt. “Hayırdır; nedir yine geldiniz bu diyarlara” dedi, şüphe ve kaygıyla.

 

       “Hayırdır, hayır; biz size bir haber getirdik. Neden bize öyle şüpheyle bakıyorsun” dedi, jandarmanın başındaki çavuş. Bunun üzerine kendilerine yer gösterildi; oturdular ve sunulan ikramlardan yiyip içtiler… Jandarma çavuşu çayından bir yudum daha çektikten sonra:

 

       “Sizler de duymuşsunuzdur; sizin bu yörenin adı artık değişti. Dersim artık ‘Tunceli’ oldu. Bu yeni isimle size yol, yolak, köprü, okul hizmeti getireceğiz; medeniyet getireceğiz. Bu arada bu cemaatin etrafında toplanan çocuklar da ha bire jandarmaları meraklı gözlerle gözlemliyorlardı; üst başına, konuşmalarına, hal ve hareketlerine bakıyorlardı. Birçok şeyi yeni görüyorlardı; tüfekler, kasaturalar, mataralar, palaskalar vb. Her şey çocukların gözüne o kadar farklı ve tuhaf geliyordu ki. Konuşmaları da çok yüksek perdedendi; sanki biriyle tartışır ve kavga eder gibiydiler… Nihayet Pêt sözü aldı:

 

       “Yol yolak gelmiş, başımızın gözümüzün üstüne. Sizler daha önceleri de buralara geldiniz; ‘medeniyet getiriyoruz’ dediniz; ama evimizi barkımızı başımıza yıkıp gittiniz. Bizi, çoluk çocuğumuzu öldürdünüz. Geride kalanları da açlığa ve soğuğa maruz bıraktınız. Bazılarını da tutuklayıp hapislere attınız; idam ettiniz. Şayet aynısını yapacaksanız, sizin bu ‘medeniyetiniz’ yine böyle bir şey olacaksa, istemez; bizden uzak durun yeter, çavuş efendi.” dedi.

 

       Çavuş tekrar sözü aldı: “Pêt efendi. Sözü uzatmaya ve birbirimizin başını ağrıtmaya gerek yok. Her ev-hane yol yolak yapımı için hane başına 80 Lira verecek. Ya da her haneden bir kişi 13 gün ücretsiz bu yollarda amale olarak çalışacak. Kanun böyle diyor.”

 

       “Ule çavuş efendi; sizin bu kanun ne xoş-hoş bir kanundur. Hem yol yolak yaparak bizi zapturapt altına alamaya çalışın, hem de bizi köle gibi ücretsiz çalıştırın; ne xoş valla.” O esnada cemaate biraz uzak duran ve konuşmaları duyan Pêt’in babası Memli uzaktan seslenerek söze girdi:

 

       “Nêero u çıko/nedir bu hayleme; nedir bu ağzınıza aldığınız ‘medeniyet’ lafı” diye. Oğlu babasına: “Ba bau/baba; candarmalar gelmiş yol, köprü inşaatı için para istiyorlar” dedi. Bunun üzerine Memli amca:

 

       “Nêro/ulan; niye bizim onların babasına borcumuz mu var. Söyle, çaylarını içtikten sonra kalkıp gitsinler evimizden!” …

*

       Gün be gün Dersim’e gelen askerin sayısı artıyordu; üst üste taburlar ha bire gelip çadır kuruyorlardı. Bazıları askerin-jandarmanın bu topraklara ayak basmasını istemiyordu; istediler ki kendilerini müdafaa etsinler ve onları bu ata yurdundan atsınlardı. Ancak asker çoktu; bu şekilde baş etmeleri pek de mümkün görünmüyordu.

 

       Bu mesele sebebiyle Alişer Efendi, Dersim aşiretlerini kolaçan ediyordu. İstiyordu ki Dersimliler askeri toprağına koymasınlar. Çünkü asker ayağı bu topraklarda bir kere yer etti mi, bir daha asla çıkmazdı’ diyordu.   

 

       Ancak Dersim aşiretleri bir birlik göstererek bunu yapacak olan kuvveti ortaya koyamıyorlardı. Ne Khureşanlılar, ne Abasanlılar, ne Feratanlılar, ne Karabalızlar, ne Yusufanlılar, ne Alanlılar, ne de Kırganlar…

 

       Yidarê Yivrayim’in aşireti Qozu/Kocanlılar bile buna yanaşmak istemiyorlardı; çünkü “1926 Tedibinde” Türk askeri ile bir başına, baş başa kalmışlardı; diğer aşiretlerden destek görmemişlerdi. Bu sebeple Desim aşiretlerine güvenleri kalmamıştı. Durum ve hal böyle olunca da asker, Hozat’ı iyice bir mekan tutmuştu; ve buradan yavaş yavaş, gün be gün köylere doğru sirayet ediyordu…

 

       Tüm bu olan biteni, yazı yabanda hayvan yavrularını otlatan çocuklar ilgiyle ve merakla seyrediyorlardı. Makinalar, çadırlar, kumanyalar, somun ekmekler, asker potinleri, kamuflaj giysileri… Ancak genç kızlar ve kadınlar çocuklar gibi değillerdi; korkuyorlardı. Çünkü askerin bakışları pek tekin değildi…

*

 

       Bir gürültü, bir keşmekeşlik, makine ve motor sesleri karışmıştı çocuk seslerine. Öyle ki bir arı kovanı misali dağ taş uğulduyordu. Askerin buradaki adı “kıncêgewri/boz elbiseliler” idi. İnsanlar olan biteni şaşkın ve hayretle seyrediyordu. İçlerinde “Hak ocağınızı söndürmeye; bu ne kadar askerdir böyle karınca gibi; bu ne kadar çadır ve makinedir böyle” diyorlardı.

 

       Dersimlilerin birçoğu bu yaşa kadar tekerlek üzerine motorlu araçlar görmemişlerdi. Hele çocuklar; tekerlekler üzerine homurtular çıkartarak giden bu araçlara pek de merak salıyorlardı. Bu sebeple bunlar gelip geçerken peşlerine takılıp koşuyorlardı. Pêt’in oğlu Zabit ve onun kız kardeşi de bu meraklı çocuk tayfasının içerisindeydi; içtima törenini seyrediyorlardı. Askerin hareketleri kendilerine çok tuhaf geliyordu: Birden koşarak birbirine yanaşıyorlar, aniden dik durup, ayak topuklarını birbirine çarparak, elini başına götürerek anlamadıkları bir dille bağırıp duruyorlardı…

 

       Bu şekilde çadırların kurulduğu bölgeye varmış ve tüm olan biteni seyre dalmıştı çocuklar. Hava sıcaktı; askerler miğferlerini ve teçhizatını çıkartıp yere koymuş dinleniyorlardı. Yerdeki miğferler ters dönmüş kaplumbağaları andırıyordu. Güneşin altında ışıldıyorlardı; bu durum da çocukların ilgisini çekiyordu. Birden Zabit koşarak bu miğferlerden birine yakından bakmak için eline aldı. Bu arada olan biteni komutan biraz uzaktan seyrediyordu. Yavaş yavaş yerinden kalkarak çocuğun yanına gelerek; “Adın ne senin asi çocuk?” dedi. Çocuk şaşırıp kalmıştı; çünkü söyleneni anlamamıştı. Komutan daha da çocuğa yaklaştı; eliyle yanağını seviyormuş gibi hafiften sıktı. “Korkma oğlum; ben burada oldukça korkma. Sevdin herhalde bunu; bu ay yıldızdır. Cumhuriyetimizin simgesidir, bu oğlum” diyerek miğferin üstündeki ay yıldızı işaret ederek.

 

       Zabit şaşkınlık içerisindeydi; olan biteni anlamlandıramadı ve kendisinden bir iki adım geride duran kız kardeşine ana diliyle, Zazaca; “Bese nu se vano/Beser, bu ne diyor?” diye sordu. Bese; “Ben de anlamıyorum ne dediğini” diye kardeşini cevapladı. Komutan ise başını bir yılan gibi kaldırarak çocuklara; “Çocuklar, içinizde Türkçe bilen var mı?” diye sordu. Çocukların içlerinden Hıdır diye biri vardı; o okula gitmiş ve yarım yamalak Türkçe biliyordu. Komutana bu kırık Türkçesi ile; “Qomutan beg; bunlar Tırki bilmiyer” dedi. Komutan Türkçe bilen biri olduğu için sevinerek; “Adın ne senin oğlum?” dedi. “Xıdırê Ali” dedi Hıdır…

 

       “Türkçe konuş oğlum; maşallah iyi Türkçe konuşuyorsun. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde herkes Türkçe konuşacak” diye çocuklara hitaben sözlerini sürdürdü komutan. Ulusumuzun önderi Mustafa Kemal Atatürk’ü tanıyor musunuz?” dedi komutan çocuklara; seslenerek. Xıdır, omuzlarını silkti; “Ben Ataturk çıko bilmem” diye cevapladı. Çocuklar iyice bir meraklanmıştı ve Hıdır’a: “Xıdo, Xıdo u se vano/Hıdır o ne diyor, bize de söyle” dediler. Xıdır çocuklara dönerek; “Xızır’vo ke ez ki fam nêkon; vano Ataturk; Ataturk kamo, ez ki nêzon/Hızır’ın adı olsun, ben de tam anlamıyorum; Ataturk diyor; Ataturk kimdir, ben de bilmiyorum”. Beser, Hıdır’ın yanına koştu; kulağına, “Nêro, Mıstê Kori ra vano; khalikê mı cıra hêni vatene” dedi.

 

       “Hey; fiskos yok, Türkçe konuşacaksınız; ne diyor o kız Hıdır; ‘kor’ ne demek?” dedi komutan. Hıdır omuzlarını silkti; “Vallahi, bilmiyer qomutan; işte ‘korr’…”. “Kor, değil oğlum; o ‘korgeneral’ değil. O, ulu Önderimiz, Başkomutanımızdır. İşte Atatürk; size medeniyet getirecektir…”

 

       Bese, tekrar heyecanla Hıdır’a sordu; “Xıdo Xıdo, u se vanu/Hıdır, o ne diyor?”. Hıdır, “Ben ne bileyim; sanki benim okuma-yazmam mı var” diye Bese’yi cevapladı. Bunun üzerine Bese; “Teww; biz de dedik Hıdır bülbül gibi Türkçe konuşuyor; mok olsun” dedi kendi ana diliyle yanındaki çocuklara dönerek. Buna içerlenen Hıdır, zevahiri kurtarmak için, “Yaw, bunların Türkçesi biraz farklı; ondan anlamıyorum” dedi. Komutan ise çocuklara ‘Türkçe konuşmaları’ için tekrardan uyarıda bulundu ve onları çadırın içine davet etti.

 

       Komutan, çadırda bir askerin düğmesiyle oynayan ve onu elinde olmadan kopartan Zabit’e kızar. Hatta bu bahaneyle onlara, zaman zaman hakaret içeren cümleler de sarf eder. En nihayetinde çocuklara, “Anladınız mı ulan; Ermeni piçleri” diye hakaret eder ve çadırdan kovar; “hadi gidin” der. Ancak son anda emrindeki bir askeri çağırır ve “Bu çocuklara birer somun ve içine de helva koyuver yesinler” der. Çocuklar bu halde, kollarının altında birer somun ekmek ve içindeki helvayla dışarı çıkarlar.

 

       Dışarıda korktuğu için ağlayan Zabit’e ablası Bese, “O ekmeği sakın yeme; sonra bize zehir olur” der. Arkalarından seslenen komutan, “korkmayın çocuklar yiyin, yiyin; içinde zehir yok” der. Sonra askere döner; “Bunlara biraz daha helva ver; bu vahşiler tatlıyı sever” der. Çocukların bazıları bu helva ekmeği orada anında yediler. Çocuklardan biri Hıdır’a, “Nêro Xıdo Xıdo/ulan Hıdır; bu Türklerin ekmeği niye bu kadar tatlıdır” diye sorar. Bunu duyan komutan tekrardan Hıdır’a, “Çocukların ne dediğini” Türkçe söylemesini ister. Hıdır, “Onlar söyler ki Türk ekmeği çoğ datli”. Buna sevinen komutan çocuklara adeta bir nutuk çeker:

Dersim’in Halvori Köyü’nde 17 Ağustos 1938’de Değirmen Mevkii’ne öldürülmek üzere götürülen 217 kişilik kafileden bir görüntü.

       

       “… Dersim, tarihte atalarımıza itaat etmedi; bize baş kaldırdı. Ama o dönemler geride kaldı. Osmanlı yıkıldı, Cumhuriyet kuruldu. Cumhuriyetimiz bu topraklarda yaşayan her Türkü gözü gibi korumaktadır. Siz Cumhuriyet evlatlarısınız; sizi de evlatlarımız gibi seviyoruz.”…

*

       Yolda evlerine doğru giderken Bese, Hıdır’a sorar; “Nêro Xıdo/ ulan Hıdır, o komutan o kadar bağırdı, çağırdı, konuştu; ne dedi. Sen bize bir şey anlatmadın” der. Hıdır, Bese’ye cevaben, “Tövbeler olsun ki ben de anlamadım; Cumhuriyet, ulu önder, ulus; bunları nedir ben de anlamadım” der…

 

       Çocuklar bu halde evlerine varırlar. Zabit ile Bese de evlerine vardılar. İçindeki helvayla somun ekmeği hala Zabit’in koltuğunun altında durmaktaydı. Tam o esnada Zabit’in abisi Hüseyin içeri girer. Zabit’in kolunun altında sıkı sıkıya tuttuğu somun ekmeğini görür görmez, onu alır kapıdan dışarıya, bahçeye doğru fırlatır. Somun ekmeği bir tarafa, içindeki helva dilimleri bir tarafa dağıldı. Başına tavuk ve inekler üşüştüler. Bu duruma içerlenen Zabit ağlamaya başladı. Ancak elinden gelen bir şey olmadığının da farkındaydı. Bunun üzerine babası Pêt oğlunu kucağına alarak, “Çocuğa karışmayın” diyerek onu teskin etmeye çalıştı. Bir taraftan da oğluna; “Lazem/oğlum onlar ekmekle bizi kandırmaya çalışıyor. İstiyorlar ki sizden laf alsınlar; onlar bizi sevmez. Onlar verdikleri ekmeği sonunda bize haram ederler. Bundan sonra ne o çadırlara gidin ne de ekmeklerini alın” der.

       

       Bundan sonra Zabit annesine koştu ve ona sarılarak bu sefer de ona ağlamaya başladı. Annesi Pelge, “Meberve lazem meberve/ağlama güzel oğlum. Onlar buraya bizim karnımızı doyurmaya gelmemişler” dedi…

*

       Pêt’in karısı, Zabit’in annesi köyün karşı tarafında kurulmuş çadırlara bir göz attı. Zabit’in elinden tutarak eve, içeriye girmeye kalkınca, Zabit annesinin elinden kurtularak yerden bir taş alarak ekmeğine ve helvasına demin üşüşen inek ve tavuklara doğru fırlattıktan sonra annesinin ardından evin içine koşarak girdi.

 

       Çadırlar hem köye hem de karakola yakın bir noktada kurulmuştu. Askerler çadırların önünde dürbünle etrafı gözetliyordu. Bu askerlerden Urfalı olanı dürbünle uzunca bir süre köye bakıyordu. Arkadaşlarından biri Urfalıya, “Oğlum ne gördün; nedir o öyle uzun uzun bakıyorsun” diye sordu. Çabuk söyle; yoksa güzel bir avrat mı gördün?” dedi. “Allah’ıma yemin ederim ki avratları kısrak kibidir. Onlar da bizim avratlar kibi kirli ama ğoştirler” dedi Urfalı asker. Kastamonulu olan bu arkadaşı, Urfalıya, “Gomutan deyerki bunlar Alevi-Gızılbaştır. Ulan, ecap adam cehennemlik olir mi bu avratlarla bir olinca?” “Ula, hade siktir; sırası mı şimdi. Gecikirsek gomutan bizi siker valla” dedi Kastamonulu Urfalıya…

*

       “Nerede kalmıştık sayın Albayım dedi” karakolun çavuşu. Sonra elini başına götürdü, saçlarını kaşıdı ve gözlüklerini indirdikten sonra; “Komutanım, buranın halkı çok asi ve çok inatçı. Ve de çok da saf. Yılan olsa bile, deliğinden çıkartırsın tatlı dil konuştuğun an.”

 

     “Nedir bunların soyu sopu, hangi ırktandırlar” dedi albay düşük bir ses tonuyla. “Albayım; aslını sorarsan bunlar, halis muhlis Türktür; Horasan’dan gelmeler” dedi karakol çavuşu.

 

       “Kılık kıyafetleri hiç de Türke benzemiyor bu zavallı cahil insanların. Görünümü ve yaşamı bir vahşi hayvandan farksız bu insanların. Padişahımız Fatih, İstanbul’u alalı beş yüz sene oldu; Yunanlıları kovduk, Ermeniler malumunuz. Dersim de o yıllarda bu topraklara dahil edildi. Fakat Dersim, beş asır evvel nasıl yaşamışsa hala aynı yaşıyor. Bunlar, otoritemizi hiçe sayıyor. Seyit Rıza ve şurasının ne devlete ne de orduya bir saygısı var. Bu vahim bir durum; buna bir son vermemiz gerek” dedi albay. Albayın bu sözleri üzerine sessiz kaldı karakolun çavuşu ve albayı sofraya davet etti.

 

       Bu muhabbete yüzbaşı da karıştı. “Müsaade buyurursanız albayım”, “buyurun” dedi albay. “Albayım fikirlerinize katılıyorum. Bu vahşi yaşam biçimine bir son vermeliyiz; ama nasıl? Biyolojik mi; eğitim reformu ile mi?”  dedi Yüzbaşı. Albay, “Yok yok öyle olmaz; nasıl olacağına çoktan karar verildi. Yüzbaşım, vücudumuzda bir çıban çıkarsa, o çıbana ne yapılacaksa öyle yapılacak.” “Deşmeli mi Albayım”, dedi yüzbaşı. “Aynen; hiç çekinmeden deşilip atılmalı. Yoksa tüm bünyeyi hasta eder.”

 

       Albay, yüzbaşı ve karakol çavuşu askerlerin hazırladığı sofraya, yemeklerin başına oturdular. Kendi aralarındaki muhabbette bazıları, “bunlar Türktür”, “bunlar Kürttür”, bunlar “Zaza Kızılbaştır”; iyilikle yola gelmezler, şeklinde fikir belirttiler. Bunun üzerine albay, ”Öyle sanıyorum ki sizler bu meseleyi basite alıyorsunuz. Sanırım komutanımız Kazım Karabekir’in Dersim Raporu’ndan haberdarsınız. Ermeniler ile Dersimliler birbirine karışmış; Bunlar Ermeni dölü. Rahmetli Talat Paşa, tüm Ermeniler ile baş edemedi. Bunlar din değiştirip Kızılbaş-Alevi oldular. Kızılbaşlar, Ermeni dölüdür. Bu konuda Atatürk’ün de isabetli bir tespiti var: “Dersim meselesi kangren olmuş bir çıbandır; bunu mutlaka kesip atmalıyız…” der…

*

       Pertek’in aşağısında Fırat suyu kenarında hayli kalabalık bir insan topluluğu toplanmıştı. Öte taraftan ameleler ha bire çalışıyor, Pertek Köprüsü inşaatını bir an önce tamamlamaya çalışıyorlardı. Bir askeri jip karşı Elazığ yakasından nehrin kıyısına geldi. Vapura yüklendi, bu tarafa Pertek yakasına geçirildi. Civarda bulunan askerler hep “hazır ol”da  bekliyordu. Abdullah Paşa idi vapurdan inen. Şöyle bir etrafına baktıktan sonra, evvela çevresinde hazır ol da bekleyen askerleri selamladı; sonra halkı. Daha sonra jipe binerek, kendisini takip eden ve konvoyla Hozat’a doğru yola çıktı. Bir iki gün Hozat’ta kaldı; sonra Albay ile birlikte Amutka Köyü’ne gitti. Amutka’da hem okul hem de karakol vardı. Paşa, Amutka’yı önemsiyordu. Çünkü Qozu/Kocan aşireti 1926’da isyan etmişti. Paşa istiyordu ki evvela bu asi aşireti yanına alsındı; kazansındı.

 

      Paşa, Amutka’da birkaç gün kaldı. Bu süre içerisinde okullu çocuklarla konuştu; köylülerle görüşmeler yaptı. Öte taraftan Dersim aşiretleri üzerine yazılan rapor ve kitapları okuyordu. Albay da yanından hiç ayrılmıyordu; bir tilki gibi kuyruğunu kıstırmış bir halde hep yanı başındaydı. Masanın üzerinde büyükçe bir harita serilmişti; bu harita üzerinde ha bire çalışıyordu. Aynı zamanda aşiret liderleriyle görüşüyordu; Lıl Ağa, Cemşi Ağa, Usıv Ağa bu aşiretlerin başında gelenlerdi.

*

       Dersim’e bahar yeni yeni gelmekteydi; dağların dorukları hala karla kaplıydı. Ağaç tomurcukları hala çiçeğe ve yaprağa patlamamıştı. Bu diyarlara kadar gelen Abdullah Paşa’yı Dersimlilerin çoğu hala tanımıyor ve bilmiyorlardı. Ancak albay, onun ne kadar geniş yetkilerle donatıldığını ve ne kadar yaman biri olduğunu çok iyi biliyordu. Adeta bir hükümdar kadar güçlüydü. Nasıl güçlü ve kudretli olmasındı; Mustafa Kemal Atatürk’ü, Mareşal Fevzi Çakmak’ı iyi tanıyordu ve yetkisini onlardan almıştı. Üstelik tecrübeli bir askerdi ve bir dönem Merkez Ordusu Komutanı Sakallı Nurettin Paşa’nın da damadıydı.

 

       Nurettin Paşa, Mustafa Kemal’in emrindeki bir komutanıydı. 1921 Yılında Alişer Efendi’nin de içinde olduğu Koçgiri İsyanı’nda, Topal Osman çeteleriyle Koçgiri’de çok kan dökmüştü. Nurettin Paşa, sadece Koçgiri’yi tepelememişti; Ermeni ve Rumları da kırımdan geçirmişti. İşte Abdullah Paşa, kayınpederinin tüm bu tecrübelerini edinmiş biriydi…

*

       “Durum ve hal nasıldır” diye sordu albaya Abdullah Paşa. Albay terleyerek cevaplamaya çalıştı: “Komutanım, karakolları yeni yeni yapıp bitiriyoruz. Ancak yer yer asiler hala bulunmaktadır. Karakolların tamamı bitince onların da hakkından geleceğiz.” dedi. “Oğlum, siz buranın halkını tanımazsınız; belki yüzünüze gülerler ama gerçekte düşmandırlar; bunu bilin. Ancak bunların arasında çok husumet vardır. Asker süngüsü için henüz vakit çok erken; evvela bunları bir arı kovanın çomak sokup karıştırır gibi, birbirine düşüreceğiz. Söyle bana; kör arı yuvasına çomak sokulunca arılar ne yapar?” Albay, sessiz kalmanın daha yerinde olacağını düşündü.

 

       “Karışırlar birbirine albayım, karışırlar. Birbirine düşüreceğiz.” “Emriniz olur paşam; tecrübelerinize çok ihtiyacımız var” dedi albay. Başkaca da ses etmedi; korktu. Keza yanlış bir söz etmekten ve bu sözün başını yakmasından korkuyordu. Alimallah bir yanlışta, bir anda kellesi bile gidebilirdi.

       

       “Dersimliler aynen dağdaki keçi misalidir. Çünkü sıkıştıkları an sırtını dağlara dayarlar. Marifet odur ki bunlar sırtını dağa dayamadan gafil avlamalı. Şayet biz bunları birbirine düşürerek dağa çıkmalarına mani olabilirsek, o vakit bunlarla rahat baş eder, boyunlarını bükeriz; anladın mı beni albayım” dedi Abdullah Paşa…

*

       Dersim aşiretleri birbirlerine rakipti. Hepsi başa oynuyordu. Böyle olunca da aşiretler arasında birbirine güven ve destek bir türlü sağlanmıyordu. Abdullah Paşa, aşiret temsilcileriyle tek tek görüşüyordu. Onlara, “Devletle ancak bir devletin baş edebileceğini, devlete karşı gelmeleri halinde perişan olacaklarını; bunu yapmamalarını, silahlarını teslim etmelerini…” telkini ve talebinde bulunuyordu.

       

       Paşa, Pêt ile de görüştü. Kendisinden devlete güvenmelerini ve silahlarını devlete teslim etmelerini istedi. Pêt, bu duruma sıcak bakmıyordu; bunun bir oyun olduğunu ve kendilerini kandırdıklarının düşünüyordu. Öte taraftan 1926’da başlarına gelen durumu da göz önüne alıyordu; umutsuz ve çaresizdi. Bu durumda tek başına müdafaada bulunmak, sadece onun aşiretiyle hükümete karşı gelmek imkansızdı. Zamanında dedesi, Yidare Yivrayim diğer komşu aşiretlerden hükümete karşı kendileri müdafaa etmeleri için destek istemişti; ancak aradığı desteği bulamamıştı. Laçinanlar, Feratanlar, Karabaliyanlar Koçan aşiretine destek vermemişlerdi. Diyap ağa ve Miço Ağa ise M. Kemal’in kanatları altına sığınmıştı. Tüm bunları hatırladı Pêt. Bu şekil ve şartlarda Abdullah Paşa ile bir görüşme yaptıktan sonra, Paşa’nın yanından ayrıldı. Daha sonra konuyu, aşiret meclisinde cemat etmek için götürdü:

 

      Cemaatte bulunan Lil Ağa cemat edenlerden bir gence söz verdi; “Vaze, mıqedae can/söyle kurban olduğum!” dedi. Genç: “Şimdi onlar, bizden silahlarımızı istemektedirler. Pekâla bunu yaparak bizi savunmasız bırakıp katledebilirler. Silah teslim etsek de etmesek de sonumuz pek farklı görünmüyor. O halde nasıl olsa her türlü ölümse, adam gibi, silahımızın arkasında kendimizi savunarak bir yiğit gibi ölelim; o vakit belki bizden kurtulan olur ve soyumuzu yürütür” dedi.

 

Seyit Rıza; Elazığ 1937

       “Canına kurban olduğum; sen çok güzel ve yerinde söylersin. Ancak durup dururken neden bizi katletsinler; ne suçumuz var ki? Hem bu halde nasıl ve kiminle dövüşelim. Ferhatan aşireti yanımızda değil, Karabaliyanlılar da öyle. Kırganlılar desen, tek başına 1914’te Türk askerine karşı çıktılar ancak başarılı olamadılar. Şimdi onlar da Seyit Rıza’yı desteklemez. Aralarına kan girmiş; Kırganların eliyle Seyit Rıza’nın oğlu Bawa öldürülmüş.

 

       Abasanlar desen, Pertek’te Derê Gıregani’de Kureşan aşiretinn önde gelenlerinden Aliyê Qaxi’nin oğlu Hüseyin’in yolunu kestiler; çeyizini talan ettiler. Bunun üzerine Kureşanlılar meseleyi büyüttü ve Abasanlıların Halbori köyüne baskın yaptılar. Aşiretlerin durum bu kadar berbat; birbirine düşmüşler. Bu halde yan yana gelip kuvvetlerini birleştirerek hükümete, askere karşı çıkamazlar.

 

       Lil Ağa’nın bu konuşması üzerine Pêt, söyleyecek bir söz bulamadı. Bu vahim duruma daha da üzüldü; sessizliği yeğledi. Hasan Hayri aklına geldi. O da Ankara’ya Meclis’e gitmiş ve M. Kemal’in kanatları altına sığınmıştı. Ancak bu durum, onun da kurtuluşu olmadı; 1925 Zaza Ayaklanması’na verdiği destek bahanesiyle idam edilmişti.

 

        Cemaat bu halde dağıldıktan sonra Pêt evine gitti. O gece düşünce etmekten gözüne bir türlü uyku girmedi: Bazen Abdullah Paşa ve söylediği sözler, bazen karısı ve çocukları, bazen de cemaatte o gencin söyledikleri sözler aklına geldi. Neticede şu fikirde karar kıldı; “Kendi silahımızın arkasında ölürsek belki bizden geriye birkaç kişi sağ kalır.”…

*

       Abdullah Paşa’nın Dersim programı çok yoğun ve mesaisi doluydu. Gece gündüz çalışıyor ve artta kalan zamanında geziyordu. Aşiret önde gelenleriyle görüşüyordu. Böylesi günlerden bir gün Kocan aşiretinden Lil’i yanın çağırdı. Kendisiyle uzun uzun konuştu. Bu bölgede yapılacak olan yol, karakol ve okul inşaatlarının müteahhitliğini kendisine vererek: “Yol ve okullar medeniyetin kapısıdır. Sizler bunlarla barışık olmak zorundasınız. Kışlalar ise düzen ve intizamın kapısıdır. Bu kapı olmadan, medeniyet kurulamaz” diyordu Abdullah Paşa. Bu şekilde konuştuktan sonra, Lil’i sıkı sıkıya tembih etti: “Sakın ha; olmaya ki siz o sakallıya uyarak kendinizi yakasınız!” dedi. Sakallı dediği, Seyit Rıza’ydı…

 

       Abdullah Paşa yaptığı görüşmeler ile işinin Kocan aşireti boyunu hemen hemen halletmişti. Artık Abasan Aşireti mıntıkasına gitme zamanıydı. Ancak Seyit Rıza’ya gitmedi; istedi ki onu muhatap almasın, dışlasın ve bir başına bıraksındı.

 

       Bu sefer Seyit Rıza’nın yeğeni Rayverê Qop ile görüştü. Rayverê Qop, Dersim insanının içerisinde fesatlık yapıyordu. Aşiret içerisinde Kuzeni Bawa’yı kendine rakip görüyordu. Onu öldürmek istiyordu. Evvela Bawa’nın eşlerinden birini Hene’yi kaçırdı. Bu olay üzerine aşiret ileri gelenleri cemat ettiler ve Hene’nin bir süreliğine İksor köyüne, baba evine gitmesi ve orada kalmasında karar kıldılar. Ancak Rayberê Qop, bir türlü Hene’den vaz geçmedi. Hene, güzel bir kadındı; sık sık kaldığı baba evine gitti ve onunla orada görüştü. Bunu yaparak Bawa’yı utandırmayı ve bu suretle kışkırtmayı amaçlıyordu…*

 

*Hüseyin Çağlayan’ın “Pêt ve Pelge”ra adlı Zazaca romanından, Türkçe’ye çevrilmiştir. 

 

devamı yakın bir zaman sonra; 2. bölümde.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

217 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”