“Dersim’de, 1937-38’de kopacak olan fırtınanın ayak sesleri -2-“

Author editor

Asmen Ercan Gür has written 906 post in this blog.

Rayverê Qop’un gözü dönmüştü; Dersimliler arasına nifak tohumları ekmişti. Seyit Rıza’nın oğlu Bawa, kuzeni Rayverê Qop için büyük bir rakipti ve onu öldürmek istiyordu. Bunu yapamayınca karısı Hene’ye göz koydu ve onu kaçırdı.

Mesele büyümesin diye aşiretler devreye girdi ve cemaat kurarak bu meseleyi halletme yoluna koyuldular. Ve nihayetinde bir çözüm yolu bulundu. Buna göre Hene, Rayverê Qop’tan ayrılacak ve bir süreliğine babasının evinin bulunduğu İksor Köyü’nde kalacaktı. Ancak Rayver cemaatin bu kararına uymadı ve Hene ile orada da görüşmeyi sürdürdü…

Şeklinde “PÊT ve PELGE ra” adlı Hüseyin Çağlayan’ın Fam Yayınları vasıtasıyla 2015 yılında ilk baskıyla çıkarttığı tarihi Zazaca romanından Türkçe’ye çevirmek suretiyle alıntıladığımız birinci bölüm bu cümlelerle bitmişti. Adım adım 15 Kasım 1937 idamları ve 1938 sürecine giden süreci atlayarak ele aldığımız çeviriye bu ikinci bölüm ile devam edeceğiz.

Halen Munzur Üniversitesi’nde Öğretim Üyesi olan Sosyolog Dr. Hüseyin Çağlayan’ın elinden çıkan, Kırmancki (Zazaca) romanın kitap kapağı.

 

“Dersim’de, 1937-38’de kopacak olan fırtınanın ayak sesleri -2-“

 

       Bunu haber alan Bawa, kalkar İksor’a Hene’nin yanına gider. Hene ile aralarında çıkan bir tartışma sonucu, Hene’yi orada öldürür. Bunu duyan Seyit Rıza, oğlu Bawa’ya; “Sen ne yaptın oğlum; bizi çok zor durumda bıraktın” der. Bunun üzerine Bawa, bir süreliğine anne tarafından akrabaları olan dayılarının Ferhatan köylerine gider; Cemşi Ağa’nın evine. Bu arada Bawa Hozat nahiye müdürü ile Hene cinayeti konusunda görüşür. Nahiye müdürü belli etmez ama elinden gelse Bawa’yı derdest ettirip mahpusa göndermek niyetini taşımaktadır. Ancak bunu  yapmak, devlet otoritesinin buradaki büyük politik planları gereği işlerine gelmiyordu ve buna yeltenmez. Çünkü olayı daha da içinden çıkılmaz bir hale koyarak Dersim aşiretlerini birbirine düşürecek, birbirine iyice düşman ettirmek istiyorlardı. Bu sebeple bu iyi bir fırsattı ve asıl planlarının bir parçasıydı.

 

       Bu arada babası Seyit Rıza, oğluna “Olur ki eve gelirsen, sakın Kırganların Sin Köyü’nün üzerinden gelme” diye haber gönderir. Çünkü Kırganlar ile Seyit Rıza’nın Abasan Aşireti arasında eski bir husumet ve düşmanlık vardır. “Hükümet, bizimle Kırganlılar arasındaki bu husumeti derinleştirmek istiyor; onlara fırsat verme. Onun için bu köy üzerinden gelme diyorum…” şeklindeki düşüncesini de bir elçiyle oğlu Bawa’ya iletir.      

 

       Gerçekten de Kırganların aşiret lideri Memed Ağa, adeta yaralı bir yılan gibidir. Yıllar önce Bawa tarafından kolundan yaralanmış ve kolunun kemiklerini dağıtan bu mermiyi yatağının üstünde tavana asmış; her daim gözlerinin önünde tutmuştu ki bu olayı hiçbir vakit unutmasındı.

 

       Öte taraftan Kocan (Qozu) Aşireti de Pozvank Köyü’ndeki arazisini satılığa çıkartmış, buna Seyit Rıza’nın ailesi müşteri olmuştu. Öte taraftan Kırgan Aşiret lideri Salman Ağa da bu araziye talipti. Nihayetinde mesele bir kavga ve çekişme halini alır. Sonunda Kırganlılar, Pozvank Köyü’nün arazisini satın alırlar. Ancak bu çekişme ve çatışmada Salman Ağa’nın yeğeni Memed Ağa yaralanmıştır. Babası Süleyman Ağa, Osmanlının “Kırgan aşireti tenkili” sırasında, 1914 yılıdna Osmanlı askeri tarafından vurularak öldürülmüştür. Bu tedip-tenkil harekatında Kocan aşireti gibi Kırganlılar da yalnız kalmışlardı; öteki Dersimli aşiretleri kendilerine destek olmamışlardı. Bu sebeple tekmil Dersim aşiretleri ve hükümete mesafelilerdi.

 

Seyit Rıza oğlu Bawa (önde soldan üçüncü) ve sağında Şahan Ağa.

       Öte taraftan Bawa’nın içi rahat değildi. Kendine hep kızıp duruyordu. “Keşke zamanında babam engel olmasaydı da o Rayver’i gebertseydim; o vakit olaylar bu safhaya gelmezdi” diye hayıflanıp duruyordu. Öte taraftan Hene’yi vurmadan önceki sözler her daim kulağındaydı; “Tühh, senin erkekliğine; beni bu hale düşürdün. Vur hadi, vur; yüreğin yetiyorsa vur beni…”

 

       Bu arada Rayverê Qop daha da tutuşmuştu. Kendi kendine, “Bawa Hene’yi gözünü kırpmadan öldürdüğüne göre, beni de öldürecek. O halde o beni öldürmeden, ben bir yolunu bulup onu öldürteyim” diyordu. Bawa’nın Hozat’tan yola çıkarak gelip köyü Ağdat’a gideceğini haber alan Rayver, bu planını uygulamak için bir fırsat yakalamıştı ve bunu değerlendirecekti. Bu sebeple zaman kaybetmeden kendini Sin Köyü’ne Medmed Ağa’nın yanına attı. Ona; “Memed Ağa; Bawa senin eski düşmanın. Öyle bir güçle kabadayılık yapmaktadır ki Hozat Müdürünün yanına gitmekten dahi çekinmemektedir. Bu hal böyle devam ederse, yarın seni de beni de sağ koymaz…” der.

 

       Memed Ağa’da kendisine cevapla; “Sen onu vurur, atından bir torba gibi indirirsin, indirmezsin o senin bileceğin iş. Ama benim yeminim var; o yemini yerine getireceğim…” diye cevaplar.  Bundan cesaret alan Reyver kendisine; “Yemin olsun; sen bu işi yap. Ne kadar altın istersen sana vereyim” der.

 

       Böylelikle Bawa’nın öldürülmesi üzerine bir anlaşmaya varırlar. Dersim’de Xızır/Hızır oruçları zamanıdır; toplumsal inançlarının en kutsal günleriydi! Bawa arkadaşlarıyla çoktan yola düşmüştü. Yolları üzerinde Bornağ Köyü vardı. Ancak orada konaklamadılar. Orada bulunan Kertê Xızıri adlı ziyaret yerinde kısa bir bekleme ve ibadet (niyaz etme) sonrası, Sin’e doğru yola koyuldular…

 

       Bawa, Sin Köyü’nde halası ile evli olan Dursun Ağa güle varır. Biraz hal hatır ve dinlenme sonrası yola koyulmak ister; ancak arkadaşları çok yorgundur ve yola devam etmek istemezler. Bunun üzerine o gece orada misafir kalmaya karar verilir. Halası da “Gitmeyin; Hızır Oruçları zamanıdır; duasını ver kurban keselim. Kurban lokmasını yiyin öyle gidin” diye ısrar eder.

 

       Bawa rahat değildir; çünkü hep kendini bir iç sorguya çekmektedir; durum böyle olunca o gece de Hene’nin düşüncesi Bawa’nın yakasını bırakmaz. Bu halde sabah erkenden kakıp yola çıkmak isterler. Ancak Memed Ağa, cinayet için geceden tedbirini almıştır; Bawa ve adamlarının evden çıkmasını bekliyorlardı.

 

       Gün hala tam aydınlanmamıştı; karanlıktı. Birden silah sesleri ortalığı inletti. Bawa, Memed Ağa’ya yıllar önce sıktığı kurşunla vuruldu. Yaralı olan Bawa, attan düşmemek için atın yelesine tutunur ve arkadaşlarına; “Ocağınız sönmesin, pusuya düştük. Etrafımız sarılı; kaçın kurtulun” der demez, attan aşağı bir torba gibi yığılıverir…

1937 Yılında işi bitince oğlu ile birlikte Deşt Karakolunda öldürülen Rayverê Qop.

 

       Kırganların lideri hemen adamlarına seslenir; “Çabuk kaçanların peşine düşün ve öldürün. Aksi takdirde Abasanlar olayı duyarsa, bizim kökümüzü kuruturlar” diye çıkışır. Bunun üzerine kaçan Bawa’nın iki arkadaşı da yolda öldürülürler…

*

       Dersim toplumu için son deredece kutsal olan böyle bir günde tam üç can alınmıştı. Bu durum korkunç bir olaydı ve bunun ilk tohumlarını Rayverê Qop ve Meded Ağa ekimişti…

 

       Bu mesele ve olay üzerine bir yıla yakın epey bir vakit geçtikten sonra, Abdullah Paşa Hozat’ın Haçeli köyü’ne gelir. Bu arada ateş olup Dersim’i yakan, zehir olup Dersim’i zehirleyen Rayver iyice kudurmuştu. Hozat Müdürü ise gelişmeler konusunda her vakit Abdullah Paşa’yı bilgilendiriyordu.

 

       Bununla birlikte “Rayver’in bu gidişle çok tehlikeli biri halini aldığının” bilgisini de Paşaya vermişti. Bu bilgilere sahip olan, gerçekte bu duruma ön veren Adbullah Paşa, Xaçeli/Haçeli Köyü’nde Rayver ile bir dut ağacının altında buluşur. Öyle ki Rayver kendisini Paşa’dan bile büyük görüyordu. Paşa da bu durumun farkındaydı. Ancak bu görüşmede Abdullah Paşa, Rayverê gelecekte kendisiyle ilgili olabilecek gelişmelerin bir işaretini de verir. Ancak Rayver bu mesajı görmeyecek kadar gözü körleşmiştir. Mesaj; “Zamansız öten horozun başı kesilir” idi…

 

       Çünkü tüm bu olan bitenlerden sonra, tüm bu yaptıklarından sonra, Rayver kendisini aşiretinin ve de bu toprakların Dersim’in lideri olarak görüyordu; bir hükümdar gibi olduğunu hissediyordu. Rayver, kendini böyle bir hayal dünyasında görse de gerçekte “toplum tarafından dışlanmış ve ‘düşkün’ ilan edilmişti; yani toplum nazarında beş para değeri yoktu. Çünkü o, toplumunu bir kelik gibi tuzağa düşürme çabası içerisindeydi…

 

       Abdullah Paşa, bu görüşmede elini kendi insanının kanına bulaştırmış Rayver’in sırtını iyice bir sıvazlar. Ve “Amcası Seyit Rıza’ya dikkat etmesini, ona destek veren insanları bir bir ortadan kaldırmasını…” ister.

 

      “Alişer Efendi, Rus casusudur. Sey Rıza’nın fikir babasıdır ve onun denetimindedir. Zamanında Koçgiri’yi karıştırdı; şimdi de Dersim’e el attı” der Rayver’e. Tedbirinizi almazsanız, sizi de ortadan kaldırırlar” diye telkinde bulunur. “Üstelik Şahan Ağa’yı da etkilemiş ve onu da safına katmıştır. Şayet bu yolda söz sahibi olmak istiyorsan, düşmanlarını iyi tanımalısın. Şahan Ağa da sakallının (Seyit Rıza kast ediliyor) yanında. Bu durumda bugün sen onların hakkından gelemezsen, yarın gücü eline aldıklarında onlar senin icabına bakarlar” da der. Ve devamında, “Ancak sen hiç merak etme; biz sana yardımcı olacağız. Bak ha bire yol ve karakol inşa ediyoruz. Onların bir geleceği yok; gün gelecek her tarafı zapturapt altına alacağız. Biz devletiz; elimiz tunç kadar sert ve kuvvetlidir. Acele etme; sözümüzden çıkma, tedbirli ve planlı hareket et…” diye kendisine konuşur.

 

Alişer ve yoldaşı-eşi Zarife xatun.

       Abdullah Paşa, Dersim’i elinde haritayla köy köy gezmekteydi. Kocaman bir Paşa idi; M. Kemal ve Ankara hükümeti kendisini geniş yetkilerle donatmıştı. Ağzından çıkan her söz bir kanundu; öyle ki insanların ölüm ve yaşama hakkı onun iki dudağı arasındaydı. Bu dağlı insanları da sevmiyordu; ancak içlerinde gezerken onları etkileyerek kandırmak ve devletin yanına çekmek için takkiye yapıyordu. Yüzü sahtecikten gülüyordu; ancak içinde korkunç derecede bir düşmanlık barındırıyordu. Bu halde iken zaman zaman içinden; “Olmaya ki bu Beyazdonlular bizim gerçek niyetimizi anlayalar. Koca Yavuz, koca Osmanlı bunların hakkından gelemedi; bu meseleyi, bu yılan yuvasını bize, Cumhuriyete miras bıraktılar” şeklinde düşünüyordu…

 

       Burada Xaçeli’de Reyver’e karşı yaptığı tüm bu tembih, çalışma ve çabalarından sonra Kureyşan Aşireti mıntıkasına geçti. Paşa Dersimlileri çok saf görüyordu. Bu düşünceyle Pax tarafında Kureyşan lideri Uşenê Seydi (Seyit Hüseyin) ve Sey Bakıl ile görüştü. Mıntıkada yapılacak köprü inşaatı için gerekli olan ağaç kesim ve taşıma işini Uşenê Seydi’ye verdi. Bunu verirken de, “Asıl Türk soyundan gelme sizlersiniz; bizler bu işi size vermeyip de kime vereceğiz” şeklinde övgülerde bulundu. Artık sonbahardı; Dersim gezisini tamamlayan ve aşiret önde gelenleriyle bir bir görüşen Alpdoğan Paşa tekrar geri, Pertek’e dönmek üzere yola koyuldu…

*

       Bu dönüş yolculuğunda keyfi yerindeydi; nasıl olmasındı. Dersim’de üç önemli ve önde gelen, direnç gösteren insanın kellesini aldırtmıştı; böylelikle Dersimli aşiretler arasındaki düşmanlık iyice bir derinleşmekteydi. Planları tıkır tıkır işliyordu…

 

M. Kemal; yanında Alpdoğan Paşa ile Elazığ Tren Garında.

       Ordu, Dersim’e gün be gün sel gibi akıp geliyordu. Bir taraftan da Ankara’da Dersim’le ilgili kanun üstüne kanun çıkıyordu. Hükümet, “Dersim” adını değiştirip “Tunc-eli” yapmıştı… Abdullah Paşa da bulunduğu yerden İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’yı gelişmeler hakkında bilgilendiriyordu. Şükrü Kaya’da bu bilgilerle sık sık M. Kemal’in huzuruna vararak gelişmeler hakkında bilgi veriyordu. M. Kemal zaman kaybetmeden, Mareşal Fevzi Çakmak’ı Köşke çağırdı. Dersim üzerine gelen son bilgi ve raporlar üzerinde konuştular ve bir plan proğram hazırladılar. Mareşal Çakmak, Genelkurmay başkanı idi. Harekat planları elindeydi. Dersim Harekatı hakkında M. Kemal’i bilgilendiriyordu…

 

       M. Kemal, Mareşale sordu: “Durum vaziyet nasıldır?”

       “Paşam; Abdullah Paşa, bazı aşiret önde gelenleriyle tek tek konuşmuş. Bazılarını ikna ederek devletin yanına çekmiş. Bu arada eşkiya başı Seyit Rıza’nın oğlu öldürülmüş. Böylelikle bize destek vermeyen aşiretler arasındaki husumetler iyice bir derinleştirilmiş. Bu şekilde zayıf düşürerek başlarını tek tek alırsak, gerisi kolay. Takdir edersiniz ki paşam, “başsız kalan sürü tez dağılır…”

 

       M. Kemal; “Mareşalım; biliyorsun dış ülkeler açısından da askeri harekat için durum pek müsait. Hitler, Musevilerle uğraşıyor ve dünyanın dikkati Hitler’in üzerinde. Stalin de Hitler’den korkuyor ve onunla meşgul. Ancak korkum, Polonya’nın paylaşımı üzerine her ikisi uzlaşsın. Ancak yine de Stalin içişleriyle fazlasıyla meşgul; Troçki ile uğraşıyor. İngilizler desen, Hitler’den korkuyorlar. Amerika sessiz. Çin ve Japonya birbirine düşmüş. İspanya’da iç savaş patlak vermiş…” dedikten sonra:

 

       “Dersim, içimizde bir çıbandır; bünyeyi hasta etmeden mutlaka neşter atılması gerek” diye sözlerini bağladı. “Bayar da bu fikirdedir” diye cevapladı Mareşal. Bu görüşmeden sonra M. Kemal Mareşali karargaha gönderir; kendisi de İnönü’nün yanına Pembe Köşk’e doğru yola koyulur…

*

      Pembe Köşk’ten ayrılan M. Kemal’in keyfi yerindeydi. Otomobiline böyle bir halde bindi. Ertesi gün Mecliste çekeceği nutku ağzında mırıldanıyordu:

 

       “Şanlı Türk milletinin aziz temsilcileri. Bildiğiniz üzere Dersim meselesi, dahili işlerimizden en önemlilerindendir. Dersim iyice azmış ve Türk milleti ve devletinin idaresine kafa tutmakta, baş kaldırmaktadır. Kanun tanımamakta; içinde fitne fesat cirit atmaktadır. Bu sebeple adeta bünyede çıkmış bir çıbanı andırmaktadır. Şayet uyanık olmaz ve gerekli olan tedbirleri almaz isek, bu çıban tüm bünyeyi hasta edebilir. Cumhuriyetimiz heniz çok genç ve elbette harici düşmanlarımız bu dahili düşmanlar ile bizi içeriden vurmaya her zaman hazırlar…”

       M. Kemal bu nutkunu Mecliste okudu. Milletvekilleri ayağa kalkarak “bravo bravo” sesleri eşliğinde ayakta alkışladılar. Bu esnada Meclis katiplerinden biri çok saygılı bir şekilde ancak iki büklüm M. Kemal’e yaklaşarak önüne bir pusula bıraktı ve aynı şekilde, saygısını belli edercesine yine geri çekildi.

 

       Pusula Karargah’tan Mareşal Fevzi Çakmak tarafından gönderilmişti. Devlet ve hükümetin yönetiminde söz ve kararların tümü Ebedi Şef M. Kemal’de bitiyordu. Dersim’in fermanı olan “4 Mayıs” Kararı da Bakanlar Kurulunda görüşülmüş ve Meclis ve M. Kemal’in onayına sunulmuştu. Bu ferman askeri harekata izin veriyordu; şiddet, tedip ve tenkil, taarruz, toplama ve tehcir emri içeriyordu. Altında Fevzi Çakmak ve M. Kemal’in imzası bulunmaktaydı. Bu fermanın ardından da Mareşal Fevzi Çakmak Elazığ’a, Abdullah Paşa’nın yanına gitti…

 

       Harekât planları ve haritalar, Karargahta bu iki üst düzey komutanın önünde seriliydi. Harekât planları halka ve oklarla Dersim haritası üzerine çizilmişti. Hozat, Mazgirt, Pulur, Karaoğlan, Turüşmek üstünde daireler-halkalar çizilmişti. Bu haritalara bakan, inceleyen Mareşal kendi kendine söyleniyordu; “Dersim, biz pinti Osmanlı idaresi değiliz…” diye içinden geçiriyordu.

*

       Dersim’e bahar henüz tam anlamıyla gelmemişti. Dağların dorukları hala kar kaplıydı; ancak Munzur ve su kıyıları alçak yerler kardan arınmıştı. Mareşal’in gözü bir kere kararmıştı. Önündeki harita ve kağıtta “4. Genel Müfettişliğin, 1 No.lu Harekât emrine göre Harekâtın cereyan tarzı”, hangi tarihte, hangi alay tarafından icra edileceği detaylarıyla belirtilmişti. “10,11,12,13,14 Mayıs” olarak yazılmıştı…

 

       Çanakkale’den, Diyarbakır’dan, Erzincan ve Erzurum’dan, askeri birlikler  yola koyulmuştu. Zamanla Dersim asker ve jandarmalar ile dört bir taraftan kuşatılmıştı. Bu askeri gören biri, olağan olmayan bir şeylerin olduğunu, hemen fark ediyor ve kendi kendine; “Bu kadar asker de neyin nesidir? Kiminle harp etmeye, kimi öldürmeye nereye gidiyor bunlar?” şeklinde düşünüyordu. Rusya’ya mı gidiyordu; Ermeniler de kalmamıştı…”

 

Otuzlu yıllarda resmi çekilen Dersimli bir kız çocuğu.

       Açlık, susuzluk, kimsesizlik, zor ve zulüm altında olmak, hakaret, talan, vergi… Keçi başına bile vergi çıkartılmıştı. Halkın böyle dertleri vardı. Kimseye acınmıyordu; halk vergi ve korkuyla korkutuluyordu…

*

       Pêt ve eşi Pelge sabahın köründe uyanmışlardı. Şömine yakılmış, kor ateş üzerinde bol tere yağında hem tava ekmeği hem de niyaz-göme pişirilmişti. Pelge köyde ev ev gezerek komşuları haber etti; kurbanın başına gelmeleri için. Kurbanlık ayrılan koç tavlıydı. Güneş ufukta yüzünü göstererek belirmişti. Pir/Bawa ellerini açarak gülbenge-duaya başladı: “Himmet kerê” diye başladı. “Himmet Heq rawu” dediler gelen gelen konu komşu. Kurbanın ayakları bağlanmış, yere yatırılmıştı. Zabit, kurbanı zapt edemeyince, abisi Hüseyin el attı ve kurbanın ayaklarından tuttu. Kurban Gülbengi bitmişti. Bunun üzerine Pêt, yere yatırılmış olan kurbanın bir ayağından tutarak bıçağı üç kere üst üste boynuna sürttü. Bir taraftan da ağzından dua mırıldanıyordu. Tam bu esnada Pêt’in kızı Şirin, ağlamaklı bir halde koşarak babasının boynuna sarıldı ve koçun kesilmesine engel olmaya çalıştı.

 

        Kurban kesmeyi bırakan babası, kızına sarıldı ve kulağına, “Kızım, bu bizim Hak ve Xızır yolunda inancımızın bir gereği; bu yol İbrahim Peygamber’den kalma…” diyerek kızını ikna etmeye çalıştı. Ancak kurbanın kesilmesi Veli’ye kalmıştı. Veli kurbanı kesti ve bıçağa bulaşmış olan kanı, kurbanın postuna sürerek, bıçağı kurbanın üstüne bıraktı. Pelge kurbanın kanına bulaştırdığı parmağını  tek tek çocuklarının alnına işaret koyacak şekilde sürdü. Bu arada Şirin hala üzgün ve ağlamaklıydı; babası da bu kandan Şirin’in anlına sürdü ve kızına “Hala niye ağlıyorsun güzel kızım” diye sordu. “Baba, benim koçumu niye kestin; ben onu çok seviyordum” diyerek babasını cevapladı. Babası da “Kızım, kurban bizim inanç ve töremiz gereğidir; kurban keseriz ki rızkımız artsın, kötülükler bizden uzak dursun” dedi. “Bu güzel değil, neden benim koçumu kestiniz” diye ısrarına devam etti Şirin.

 

        Bunun üzerine babası kızına sarılarak onu öptü ve elinden tutarak damın üstünde şömine bacasının köşesinde yanan çılanın yanına götürdü. “Çıla”, ince ve uzun parçalara ayrılmış, temiz beyaz bir patiska bezinin tere yağına batırılmış ve burulduktan sonra yakılmış haliydi. Bu çıla ve ışığı, Dersim toplumu için kutsaldı. Bu ışığı gören Şirin’in biraz olsun ağlaması geçmişti. Nihayetinde kurban kesilmiş, eti pişirilmiş ve başta köyün çocukları olmak üzere konu komşuya, köylülere ikram edilmişti…

 

       O günün sonunda Pêt çok yorulmuştu; ama Pelge’de herhangi bir yorgunluk belirtisi yoktu. Pelge inançları gereği başka bir ritüeli yapmaya koyuldu. Perşembeyi cumaya bağlayan akşamdı. Yine tavada tereyağı eritti; sonra bu tere yağına ince dilimler halinde kesilmiş beyaz ve temiz bez parçalarını yağa bandırdı. Sonra çocukları Uşen, Bese, Zabit, Selviye, ve Şirin’i alarak dama çıktı. Hepsi damda bacanın yanı başındalardı. Çılayı Şirin yaktı. Güneş batmış, gün kararmaya başlamıştı. “cuma akşamı” denilen haftanın bugünü de Dersimliler için kutsaldı ve köylüler bu akşam bu çılaları yakarak dua ederlerdi. Pêt’in annesi, Pelge’nin kayın validesi de evde şöminenin başındaydı. Çıla hazırlarken kalan yağın  içerisine biraz un koydu ve kavurmaya başladı. Sonra bu kavrulmuş undan küçük parçalar kopartarak ateşe atarak, “Bu da ölülerimizin hayrına; ruhlarına değsin…” şeklinde mırıldanarak dua ediyordu…

*

       Şahan Ağa “kendisini görmesi için acele gelmesi gerektiği” konusunda Pêt’e haber göndermişti. Böyle askeri gördükçe Pêt, hep Alişer’in sözünü hatırlıyordu: “Aman, aman; askeri sakın ola ki Pertek Suyu’ndan bu tarafa geçirmeyin!” diye. Ancak asker artık suyun bu tarafına geçmişti. İşte bu birliktelik ve karşı koyma sağlanmadığı için asker bu yakaya geçmiş ve içerlere, köylere doğru ilerliyordu. Dersim’in üzerine Erzincan’dan, Diyarbakır’dan asker yağmıştı. Hozat, Ovacık, Karaoğlan, Pax, Xêçe, Pulemuriye, Kızılkilise, Bor, Geniye, Gındor, Galvasu, Pirgiç, Tursmege, Mazgerd… her taraf Bozelbiselilerin rengine bürünmüştü. “Eviniz barkınız yıkılmaya; bu ne kadar askerdir böyle” şeklinde askeri gören kadınlar erkekler söylenip duruyordu.

 

Şahan Ağa

        Şahan Ağa’da bu işin bir felaketle sonuçlanacağını düşünüyor ve bunu her ortamda ifade ediyordu. Bu sebeple itemiyordu ki asker köylerini işgal etsindi; bu konuda Pêt ile aynı fikirdeydi. Sonunda ikisi buluştu ve bu meseleyi ele aldılar:

 

       “Bunlar karnımızı doyurmaya gelmediler. Şimdiden insanımızı zapturapt altın almaya başladılar. Genç kızlar ellerine geçmesin; geçerlerse vay hallerine. Her yer asker postalı altında inim inim inliyor; bağımız, evimiz, bahçemiz… Abdullah Paşa hiç boş durmuyordu; gece gündüz hep bir mesai halindeydi. Aşiretler arasında geziyor, istiyordu ki Dersim aşiretlerini birbirine düşürüp düşman etsindi. Kırganlar, 1914 Yılında hükümete karşı koydular; ancak yalnız kaldılar. Şimdi de Abdullah Paşa, bunlarla Abasanlılar arasına düşmanlık soktu ve bunu derinleştiriyor. Zamanında Kırganlardan Salman Ağa Türkler tarafından tutuklanır mahpusa konulur. Türklerin komutanı kendisine “Zamanında sen Deşt Karakolu’na saldırdığında, Seyit Rıza da sana destek için eş zamanlı olarak Zeranik Karakolu’na saldıracaktı. Ancak Seyit Rıza seni yarı yolda bıraktı. Senin kandırdı; zarar görmen için ileri sürdü, kendi geri durdu. Bak o şimdi evinde, sen ise burada mapustasın…” Bu şekilde Salman Ağa’yı, Süleyman Ağa’yı Seyit Rıza’ya düşman ettiler. Sonra oğlu vurulunca, bu sefer de Seyit Rıza intikam peşine düştü…

 

       Şahan Ağa ile Karaoğlan Karakolu çavuşu arası iyiydi. Çünkü Şahan Ağa namdar biriydi. Devlet yetkililerine yedirip içirdiği için hatır sahibiydi. Bu karakolun çavuşu da Şahan Ağa’nın epey ekmeğini yemişti. Çavuş bazen söz arasında olan biten gelişmeleri Şahan Ağa’ya anlatırdı: “Zor ve sıkıntılı zamanlar gelmekte; elinizde geldiği kadarıyla kendinizi koruyun kollayın. Öyle ki asker kasaturasından sakının. Çünkü emir büyük yerden gelmekte; bu sebeple buna kolay kolay kimse engel olamaz…” diyordu. Bu ve benzer konuşmalar sebebiyle Şahan Ağa da Türk askerinin niyetinin iyi olmadığını ve durumun vahametini anlamıştı…

 

       Aşiretler her ne kadar Munzur Suyu kenarında bir araya gelip, direnme ve meşru müdafaa konusunda söz birliği etmişlerdi ise de bunu yapmayı başaramamışlardı. Her aşiret kendi derdine düşmüştü; her aşiret kendini ayrı gayrı ve diğer aşiretlerin üstünde görüyordu. Seyit Rıza, Uşenê Seydi, Qemer Ağa, Cevrail Ağa, Yusufanlı Kamer Ağa olmak üzere hepsi söz birliği etmiş, suya taş atarak bu sözü kutsiyet kazandırmışlardı. Amaçları Türk askerini bu topraklara koymamak idi. Ancak amaç hasıl olmamıştı; şimdi her yer Türk askerinin işgali altındaydı. Asker adım attığı her yeri viraneye çeviriyordu. Mayıs ayı idi. Buğday ve arpa tarlaları artık yeşermişti. Ancak asker girdiği bu tarlaları yerle bir ediyordu. Oysa ki Dersimliler inançları gereği doğaya büyük bir saygı besliyorlardı. Onlar için hele hele bu mevsimde yeşile basmak büyük günahtı…

*

        “Sağdan soldan gün be gün giderek kötü ve üzücü haberler geliyor” dedi Pêt’in annesi Gülüzar. Sonra “Kureyşan Aşireti büyüğü Seyit Hüseyin tutuklanmış. Pirgiç, Galvasu, Çola Heru Köylerinden insanlar Sihenk’te toplandılar. Seyit Hüseyin’i tutuklayan jandarmalar sıkı sıkıya onun koltuğuna girmişlerdi. Ancak askerler  burada toplanan insanlara şaşırdılar. Toplanan bu gençlerden biri ileri atılarak Seyit Hüseyin’i kurtarmayı düşündü. Bunu fark eden Seyit Hüseyin duruma hemen oracıkta engel oldu. Gençlere, insanlara “Sakın böyle bir şey yapmayasınız; asker emir kuludur; sakın jandarmaya ilişmeyesiniz. Bir şey olmaz; beni götürürler Elazığ’da ifademi alırlar ve bir süre sonra bırakırlar…” dedi. Ancak Wuşenê Seydi’nin elleri kolları bağlıydı. Askeri cemse ile götürüldü; Mameki’yi gören son zirve olan Sorpiyan Köyü’nü geçtikten sonra, Wuşenê Seydi bir daha geri gelemedi; gidiş o gidişti…” diyerek anlattı durumun ne kadar vahim olduğunu…

 

Elazığ’da 15 Kasım 1937 idamları öncesi sözde mahkeme tarafından yargılanan Dersimliler.

        Bu gidiş üzerine çok sonraları Dersimli klam-ağıt okuyucusu şair Weliyê İsê İmami bir ağıt yakar. Halk arasında da Seyit Hüseyin’e kızanlar olur; “Hak iyiliğini versin; bıraksaydı gençler jandarmaya müdahale etseydi, onu jandarmanın elinden alıp kurtarırlardı; o zaman sonu böyle olmazdı” diye söyleniyorlardı.  Devamında da “Zavallı Seyit Hüseyin; nasıl hükümete itibar etmesindi; köprünün müteahhitliği bile kendisine verilmişti…” diyerek sözlerini tamamladı Pêt’in annesi…

 

Devamı, üçüncü ve son bölümde.

 

Asmên Ercan Gür; editör, Çilagazete.    

 

 

 

 

 

 

       

 

 

    

 

 

    

 

 

       

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

152 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”