Dêsimliler, ana dilleri alanındaki çalışmalarında “sosyal identite”ye dikkat etmelidirler!

Toplumun “sosyal identite”sine uygun bir çalışmayı yapan kişi ve kurumlara elbette saygımız var ve desteklemek için elimizden geleni yaparız. Ancak burada “Verein Schweiz Dersim” adlı dernek eliyle yürütülen çalışmada çocuklarımız, Dersim’e yabancı “Zaza sprache, Zaza identität” gibi “bölgeci siyasi-ideolojik” dayatmalarla “identite” konusunda gelecekte içinden çıkılmaz psikolojik sorun yaşayacaklardır; bu böyle biline…

Çocuklarımızı, “ana dil” çalışmaları üzerinden toplumsal dokuya uymayan “yabancı kimlikler” ile aşılamayalım!..

 

Xınıs-Hınıs, Gımgım-Varto, Erzıngan-Erzincan, Qoçgiriye-Qerebel ve Mameki-Tunceli’den ibaret olan geniş bir coğrafyada ağırlıklı olarak “Zonê Ma/Kırmancki” konuşan ve tarihte bölgenin Alevileri olarak, tek inançlı ve iki dilli bir toplum olarak ola gelmişiz.

 

       Fransız kökenli bir kelime olan olarak “identitiy” den gelen “sosyal identite” terimi de, tam da bu bizim “kendimize özel” durumumuzu tanımlayan, Türkçe karşılığının “toplumsal kimlik ve aidiyet” olduğunu ifade edebiliriz.

 

       “Toplumsal sosyal identite teorisi”, 1986’da Henri Tajfel ((Polanya kökenli, İngiliz-Yahudi ve sosyal-piskolog; D: 1982) ve John C. Turner‘ın “Toplumlararası Davranış Kuramı (The Social İdentity Theory of İntergroup Behavior)” başlıkları altında öne sürdükleri “sosyal-psikolojik” bir terimin teorisidir. Öne sürülen bu “teori”, oluşumunda yer alan psikolojik süreçleri ve buna bağlı (inter)-grup süreçlerini kavramaya ve açıklamaya çalışır.

 

       Tajfel, sosyal kimliğin bireyin kendi-konseptinin bir parçası olarak tanımlamakta ve bireyin sosyal gruplara üyeliği konusundaki bilgisinden ve bu üyeliğin kapladığı “değer ve duygusal önemden” kaynaklanmakta diye belirtmektedir. Toplumsal-kültürel kimlik ve bu kimliğe sıkı sıkıya bağlı olan “bireyin doğal aidiyeti” hakkında bu kadarcık kısa bir bilgiden sonra, asıl ve somut konumuza dönecek olursak:

 

      Bayağı geniş sayılabilecek bir coğrafyada yaşam süren bir kültürün (genel olarak Dersim Alevileri diyebiliriz) “kendine özgü” ve siyasi olarak “otonom-yarı otonom” yaşamı ve bu yaşam üzerine kurulu koşullar neredeyse bir asırdır özellikle “ulus devlet” ideolojisine dayanan Cumhuriyet’in ilanı ile ortadan kaldırıldı. Ancak bu ortadan kalkma durumu doğal bir süreç sonucu değil; aksine çok kısa bir zamanda yaşanan, söz konusu olan Dersim toplumunun temelden ortadan kaldırmayı hedefleyen, onun varlığına dönük fiziksel ve kültürel şiddetli bir saldırı ve yıkım (Soykırım)  sonucu, buna maruz kalan bireyler açısından uzun yıllar sürecek olan onarılmaz bir travmaya yol açmak suretiyle gerçekleşti:

 

        Bu ortadan kaldırma işlemi, 1921’de Koçgiri’de korkunç ve büyük bir katliam ile akabinde Dersim’de (Tunceli) 1937-38’de BM’nin Soykırımı tanımlayan 45. Maddesindeki kriterlere harfiyen uyan bir “Soykırım” ile gerçekleştirildi. 

 

       Böyle yapmanın, egemenliğini pekiştirmek isteyen “ulus devlet ideolojisi” temelli kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin “tek tip” toplum yaratma ideolojisine aykırı duran “kendine özel” bir dili ve inancı olan bir topluma karşı yapılması kaçınılmazdı.

 

       Tüm bunlar sonucu yılları bulan bir yasak ve bu yasak üzerinden cezalandırma müeyyidelerine dayanan bir korku ile nesiller boyu ana dillerimiz “Zonê Ma-Kırmancki” ve “Kırdaşki”den mahrum kaldık. Onun yerine göçüp gittiğimiz Türkiye şehirlerinde Türkçe, Avrupa’da ise Avrupa dilleriyle konuştuk ve bu dilleri çocuklarımıza öğretmek zorunda kaldık. Elbette bu durumun bu şekilde cereyan etmesinde “ekonomik” gerekçeler vardı ama takdir edersiniz ki bir toplum sadece “ekonomik” olarak var olmaz; bir toplum hem ekonomik hem de kültürel olarak var olur. Bu ikincisinin fark edilmesi ise, o toplumun sosyo-kültürel ve tarihsel bilinciyle alakalı bir durumdur.

 

       “1921 Koçgiri” ve “1938 Dersim” trajedilerinden çok sonra da bu dillerin konuşulduğu ve kendine özgü bir inancın sürdürüldüğü Dersim adlı coğrafyada bu sefer de, “beterin beteri varmış” deyimini haklı çıkartacak olan, toplumumuz için başka olumsuz bir gelişme yaşandı. 1994’de had safhaya varan iki yönlü “terör” kıskacı altında bırakılan köylerimiz, bilinçli ve sistematik olarak devletin askeri ve dağdaki “gerilla” gücü tarafından adeta danışıklı bir politika sonucu boşaltıldı. 1921 ve 1938’de yaşananlardan sonra en yıkıcı ve onarılmaz olanda bu sonuncusu oldu. Çünkü bu göç ettirilme sonucu, göçüp gittiğimiz kentlerde ana dilimizi çocuklarımıza ve genç nesillere aktarma imkan ve kabiliyetinden yoksun kaldık. Zaten istenen de buydu. Sonuçta bu kendine özgü değerleri buluna toplumun kimliği ve bu kimlik temelinde bireylerdeki aidiyet duygusu adeta hallaç pamuğu gibi silkelendi ve bir kenara atıldı.

 

       Elbette toplum olarak isteseydik bu duruma karşı yıllar içerisinde bazı dünya örneklerinden de yola çıkarak çareler bulabilirdik. Daha da basiti, “evde konuşarak” çocuklarımıza ana dilimizi aktarabilirdik ve bu çok kolay bir şekilde ve de masrafsız yapabileceğimiz bir şeydi. Ama bunu yapmadık ve yapamadık; keza bunun yapılmasına engel daha birçok sebep vardı.

 

       Bu sebeplerin başında “kültürel bilincimiz ve farkındalığımız” gelmekteydi. Sonra dilin “ekonomik bir fayda sağlayıp sağlamadığı” meselesi gibi; daha birçok psiko sosyal-ekonomik faktörü burada sıralayabiliriz. İşte bunların tümü, bizim ana dillerimizi çocuklarımıza ve genç nesle aktarılması önünde her biri büyük bir engel teşkil etti. 

 

       Zaten adına “asimilasyon” denilen olgu da tam da böyle bir şey ve bu şekilde bir seyir izlemektedir. Sonuç olarak gerek Dersim’e özgü “Raa Heqi-Alevilik” bazında ve gerekse “Zonê Ma-Kırmancki” ve “Kırdaşki” alanında korkunç bir asimilasyona maruz kaldık. Ve bu asimilasyonun “toplumsal kimlik-aidiyet” dediğimiz, “sosyal identite” alanında bu kadar sert ve etkili olmasının sebebi; bizim buna hem bilinçsiz, hem de “başkalarının davasına gönül vermiş, kandırılmış gönüllü” olmamızdan da kaynaklanmaktadır.

 

       Tüm bunlar sonucu Dêsim (Dersim) toplumuna, siyasi olarak evvela “Türk” kimliği, sonra “Kürt” kimliği ve bu son birkaç on yıldır da “Zaza” kimliği dayatılmaktadır. Oysa “ZonêMa/Kırmancki ve Kırdaşki” konuşan, Dersim denilen coğrafyada yaşayan toplum; sevgili Haydar Karataş’ın ifade ettiği gibi adeta etnik olarak “kör”, yani “tek inançlı ve çok dilli bir topluluktur. Bu açıdan da çevresinde bulunan kültürlere göre “kendine özgün” ve sevgili Remzi Aydın’ın tabiriyle de “endemik” kültürel bir topluluktur…

 

       İşte böylesi özellikler gösteren bir topluma getirip her seferinde başka bir “deli gömleği” giydirmek, hele he de bunu yapanlar o toplum içinden çıkan sözüm ona okur-yazar “aydın” tayfası ise, bu durum o toplum açısından daha da vahim ve üzücü bir durumdur ve büyük bir tehlikedir!.. 

 

       ***

 

       Bilindiği üzere konuştuğumuz dillerden en naifi olan ana dilimiz üzerinden hala bir “ortak isimlendirme” çalışması yapılabilmiş değil. Böyle bir “eksiklik” sürecinde olduğumuzdan ve bundan kaynaklanan bir sorun hala bir çözüme kavuşturulabilmiş değil ve bu alanda yukarıda ortaya koyduğumuz etkiler sebebiyle büyük sorunlar yaşamaktayız. Durum ve hal böyle olunca da bilerek veya bilmeyerek bir saldırı durumu belirmekte, toplumun “sosyal identitesi” korkunç ve onarılmaz bir tahribata maruz kalmaktadır.

 

       Tarihte bu saldırı, evvela Dersim toplumunu idaresi altın alan devletin resmi ideolojisinin dayandığı “Türk-Müslüman-Sunni” kimliği üzerinden gerçekleşti ki bunun tarihi neredeyse bir asrı, yani yüz yılı bulmaktadır. Ama bu durumdan kaçınmak ve kurtuluş, o ülkenin “demokratik” yapısıyla ilgilidir. Demokratikleşen bir ülke zamanla içine dahil ettiği “kendine özgü” halk topluluklarının kültürel haklarını zamanla tanıyacak ve bunların yaşatılması için Avrupa örneğinde olduğu gibi tedbirler alır ve geliştirir. Ancak bir türlü demokratikleşemeyen ülkemizde bu durum şu an için bir hayalden ibaret kalmaktadır.

 

       Fakat başka ve vahim bir durum daha var! Bizim asıl dikkat çekmek istediğimiz konu, bu durumdur: Hadi egemenliğine dahil ettiği bir topluluğu resmi ideolojiye uygun olarak bir devlet asimile etmeye ve zamanla onun “özgün” toplumsal kimliğini (dil, inanç vb.) değiştirmek isteyebilir. Bu bir yere kadar anlaşılırdır. Ancak anlaşılır olmayan, Dersimlilerin belki de tarihte yaşadığımız “Soykırım” etkisiyle dağılan ve yok olmaya yüz tutmuş “toplumsal kimliğimizin” başına geleni fırsat bilip bu yaralı halimizden yararlanıp (travmalarımız) bize ha bire bir deli gömleği gibi kendi kimliklerini giydirmeye çalışan komşu toplumsal kimliklerdir. Burada iki dominant toplumsal kimlikten bahsedebiliriz ki, bu kimlikler “Kürt” ve “Zaza” etnik kimliğidir. Yani bir zamanlar Türk etnik kimliğinin tuttuğu yolu yakın bir zamana kadar Kürt, şimdi de “Zaza” etnik-siyasi kimliği tutmuş durumdadır.

 

       İşte ana dilimizi yaşatalım derken, buna dönük okuma-yazma ve öğrenme çabaları ortaya koyarken, bu iki kimliğin çok sinsi ve toplumumuzun içerisinden devşirilmiş sözüm ona “aydın” olan insanlarımız eliyle bu “yabancı” kimlikler “ZonêMa/Kırmancki” ve “Kırdaşki”konuşulancoğrafyada “inanç” farklılıkları bilerek arka planda tutularak “dilin yaşatılması” bahanesiyle giydirilmeye çalışılıyor. Ve bu suretle de (yol ve yöntem) çocuklarımız, gençlerimiz hep başkalarının yoluna yıllardır olduğu gibi kurban ediliyor ve edilecek! Çok iyi biliyoruz ki yaralanmış ve tarihsel bir süreklilikten kopartılmış “toplumsal kimliğimiz” yara bere içerisindedir. Keza bu saldırılar şimdi değil, yıllardır yaşanmaktadır. Ve neticede geldiğimiz halde yara bere içerisinde kalmış, ne yapacağını bilemeyen, yolunu şaşırdığı için de yolunu bir türlü çıkarmayan her birimizin, tek tek adeta bir “zombi”ye dönüştüğü bir toplumla karşı karşıyayız!..

 

       Zonê Ma/Kırmancki’nin Zazaki-Zazaca’ya “lehçe” olduğu teorisi, dil bilim alanındaki akademisyen eksikliğini kendi çıkarı adına kullanan ve sadece bir tek kesimin etno-mikro milliyetçiliği ile indoktrine olmuş dil bilimciler tarafından gelmektedir. Bu teori çoğulcu anlayışa dayanan tarih ve dil araştırmalarına dayanmıyor; dilin Zazaki kavramı altında geçmişe dayalı tarihsel bir sürece dayanmıyor.

 

       “Zaza/Zazaki” kavramları altında “Nation Building (kimlik-aidiyet inşaası)” gibi bir sürecin, yani tüm kesimden herhangi bir ulusal mücadeleden oluşan bir olgudan kaynaklanmıyor; yeni yazı ise yine bu dilin gelişimine ve tarihsel süreçlerine dayanmıyor. Yani çeşitli dil ve kimlik tanımımızın olduğu ulus-öncesi bir süreçte bölgeci (dinsel-reflexli) etno-milliyetçi motivasyon ile bölgesel bir kavrama dayanan, çoğulcu anlayışa dayanmayan tarihsel araştırmalar ile öne sürülen bir hipotezdir.

 

       Şimdiki yabancı kaynaklardan gelen dil bilimsel veriler ise, ulus-öncesi olan bir konumda yapılan ve tespit edilen verilerdir; bu alanda ilerideki süreçler ve yeni tespitler de önemlidir. 

 

Bu konuda sevgili Tevfik Şahin ve arkadaşlarının bu çalışmasını (Kultur Projekt Dȇrsim Kinder, 2018 Kilte Zonȇ Ma) bu eleştiriye dikkate değer bir örnek olarak seçtik.

 

***

 

       Tüm bu bahse konu ettiğimiz bu sürece örnek, yani bunun son adımı, bir seneyi aşkındır çalışmaları süren ve Dersim çocuklarına çalışmayı finanse edenler tarafından kabul görmesi için “Zaza” kimliği aşılanan bir çalışmadır söz konusu olan. Elbette amacımız, dil için yararlı böylesi emek dolu çalışmaları, mesnetsiz karalamak değildir. Amacımız dağılmış ve yok olmakla yüz yüze kalmış “identite” dediğimiz toplumsal kimliğimizi bu ve benzeri çalışmalara sırf kabul görmesi için kurban vermemektir!  

 

       Bu çalışma, bir “kültür derneği” adı altında sürdürülmektedir. Ancak “sosyal identite” olarak bildiğimiz ve yukarıdaki paragraflarda uzun uzadıya izah ettiğimiz bir terim ve kavram (olgu) var. Bu terim ve kavram, “kendine özgün dil ve kimlik” tanımını ifade eder. Oysa ki bu ve benzer çalışmalar ile Dersim’in kendi “sosyal identitesi” geri plana atılıp yok sayılmaktadır. Konu çocuklar olunca daha da hassas bir hal alıyor; bu temelde yinelemekte fayda var:

 

       Toplumun “sosyal identite”sine uygun bir çalışmayı yapan kişi ve kurumlara elbette saygımız var ve desteklemek için elimizden geleni yaparız. Ancak burada “Verein Schweiz Dersim” adlı dernek eliyle yürütülen çalışmada çocuklarımız, Dersim’e yabancı “Zaza sprache, Zaza identität” gibi “bölgeci siyasi-ideolojik” dayatmalarla “identite” konusunda gelecekte içinden çıkılmaz psikolojik sorun yaşayacaklardır; bu böyle biline.

 

        Bu sebeple bu tür kültürel faaliyet ve sosyal projelerin ve de dil kursları gibi kursların “hangi kimlik” tanımı altında yapıldığına dikkat etmeliyiz! Ve yine Dêsim (Dersim) toplumu için “Zaza/Zazaki” kavramlarının her kes çok iyi bilmektedir ki “üst-kimlik” tanımı olarak tarihsel süreçlere dayanmamaktadır; özellikle Alevi kesimin “identitesi” hiç değildir!..

 

       Ve bu türden “dil ve kimlik” tanımlarını kendi alanına alarak “Wikipedia ve Munzur Üniversitesi, Yaşayan Diller Bölümü” aracılığı ile akademisyen ve organize eksikliğini kullanan, uydurma “üst-kimlik” teorileri yayan “bölgeci-milliyetçi” grupların bilgi kirliliğine dayalı kültürel faaliyetlerin tek amacı vardır:

 

       -Dil ve kimliği kendi çıkarları (ekonomik çıkar ve kariyer) adına, dayanaksız teoriler ile “kültürel faaliyet” altında kendi dil ve kimliğinde eritmek ve yok saymaktır. Bu sebeple, “ortak isimlendirme” eksikliği sürecinde bu tür tuzaklara kimse düşmemelidir. Dersimli çocuk ve gençlerin başlarına gelen örneklerden yola çıkarak ve geçmişi örnek alarak, yukarıdaki paragraflarda tarihsel olarak sebeplerini uzun uzadıya izah ettiğimiz Dersimli anne ve babalar bu konuya çok dikkat etmelidirler; onlar buna dikkat etmezse kim edecek? Keza cehenneme gidilen yolun “iyi niyet taşları ile örülü olduğunu” başta bu aileler ve herkes tarafından bilinmektedir.

 

       Her biri toplumsal kimliğimizin çok önemli bir ögesi olan ve böyle olduğu için de hassasiyet gösterdiğimiz ve öğrenmeleri için teşvik ettiğimiz geleceğimiz olan nesiller olan çocuklarımıza bu kazanımları sağlamaya çalışırken, onları birilerinin “maddi-siyasi ve kariyer”  hırslarına kurban vermememiz gerekir.

 

       Keza “bölgecilik” ve bu temelde “milliyetçiliğin” ne olduğunu bilmeli ve bu tür asimilasyoncu tuzaklardan çocuklarını ve kendine özgün eski jenerasyondan aktarılan “identiteyi korumalı”; elbette çeşitli dil ve kimlik tanımları ile ulus öncesi bir süreçte olduklarının ve bu süreçte çeşitli teorilerin öne sürüleceğinin bilincinde olarak…

 

“DEZD Proje İnisiyatifi (İnisiyatifê Projeya Zonê Ma) adına;

 

Gülten Karaca

 

Konuya dair dipnotlar:

 

*”İdentitiy; identité”: Fransızca kökenli bir kelime olup, “aidiyet ve toplumsal kimlik” anlamına gelmektedir.

 

1. İsviçre sınırında bir şehirde çıkan Weil am Rhein şehrinde çıkan bir gazetede söz konusu çalışmayı “Zaza, Zaza dili; Zaza itentitesi” diye değerlendirilmiştir; muhakkak ki gazetede bu isimle yer alması istenmiştir.

 

2. Bir toplum için, hele hele bizim gibi fiziki ve kültürel soykırıma maruz kalmış ve tüm kültürel değerleri ile varlığı hala tehlikede olan toplum için, “kimlik” tanımının UNESCO gibi sosyal sorumluluk gerektiren projelerinde doğru ve yerinde yapılması gerekmektedir. Bu konuda özellikle çocuklara yabancı kimlik aşılaması yapılmamalıdır.

 

3. Bu yazının konusu, kimliklerin özgün ve otantik haline dikkat etmek ve korunmaları için gereken hassasiyeti göstermektir. Yoksa herhangi bir toplumsal kimlik ne hedef alınmakta ne de kötülenmektedir. Aksine ve amaç tüm ve her biri birbirinden farklı olan “toplumsal kimliklerin” eşit temelde temsil edilmesi ve yaşatılmasıdır amacımız. Karşı çıktığımız, etkin ve dominant roldeki kimliklerin “üst kimlik” kategorisine alınarak, diğer kimliklerin buna tabi kılınmasından ve dolaylı olarak yok sayılmasından kaçınmaktır; ki bu durumun aksi, “lehçecilik” teorisinden kaynaklanmaktadır.

Toplumsal kimliklerin oluşma süreci ve Dersimlilerde kimlik sorunu-1

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

272 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”