“Dêsim/Dersim”; neden ve ne için?

Author editor

Asmen Ercan Gür has written 905 post in this blog.

Dersim halkı gibi bir inanca sahip bir halk, tarihte hiçbir zaman “gerici ve feodal” olmadı. Onlar, sadece zor bir coğrafyada yüzyıllarca şekillenmiş bir hayata uygun yaşamışlardı-yaşıyorlardı. Bir Afrika, Avusturalya veya Amerika yerli kabilesi gibi düşünün…

1935 yılında TBMM’de çıkartılan özel bir kanun ile adı “Tunç-eli” olarak değiştirilen, önceki isimleri “Mameki” ve “Kalan” olan kent merkezinin şimdiki yerleşim hali.

Neden ve ne için “Dêsim/Dersim”?

 

“Dêsım/Dersim, etimolojisi hakkında”

 

Bilirsiniz, “Dersim” Farsça kelime kökünden gelen bir isim olup, kelimenin tamamı “gümüş kapı” anlamındadır. Oysa yörenin halk dilinde (her iki ana dil olan Kürtçe ve Zazaca) yaşlı kuşağın dilindeki telaffuz biçimi “Dêsım/Hardê Dêsımi” dir…

 

“Dês-ım” ise, kelime olarak kökü Kırmancki (Zazaca) dilinde “dês”; duvar, kale gibi girilmeyen, korunaklı sağlam bir yer anlamına gelir. Bu temelde, bu her iki kelimeyi mukayese ettiğimizde, iki farklı anlam ile karşılaşırız ki, bu yöre isimlerinde pek rastlanılmayan bir durumdur…

 

“De(r)-sim” mana itibariyle ve de telaffuz ve yazım itibariyle Kırmancki-Zazaca yazıma uymayan bir isimdir. Bu kelimeye, sözlü derlemelerin dayanağı olan halk tarihi hafızasında ve dilinde rastlamayız. Dersimli akademisyen Mehmet Yıldırım, bu durumun sebebinin “Osmanlı memurlarınca bu isme ilave dilen “R” harfinin hatalı kayda geçilmiş olabileceğini” belirtir. Bize göre de bununla birlikte, Kürt siyaseti bu son yıllarda “Kırmancki-Zazaca dilinin bağımsız ve kendi başına bir dil olduğunun” inkarına, yani Kürtçe’nin bir lehçesi yapma teşebbüsüne dayanak olsun diye, bu ismi yaygın kullanılır hale getirmiş ve de lisanımıza, Türkçe telaffuz sonucu yerleşmiştir.

 

Öte taraftan yörede, özellikle Munzur-Mercan Dağları’nın zirvelerinde rastlanan gümüş benzeri parlak kaya yapısı sebebiyle de bu ismin, yöreyi son bir kaç yüzyıl içerisinde ziyaret eden gezginlerin isimlendirmesi olduğunu düşünüyorum. Bu durumda “De(r)-sim” şeklinde bir isimlendirmenin çok eski tarihler boyunca halkın tarihsel hafızasında ve dilinde olmadığının bir ispatıdır…

 

Ama ziyanı yok; durumu bilmemiz, bana göre yeterlidir. Yoksa kalkıp da burada bir isim tartışmasına girmenin bir anlamı yok. Zaten yer isimleri zamanla değişikliğe uğrayabilmektedir. Ki “Dêsım/Dersim” bölgesi çok eski zamanlarda Sayme Gündoğan Koşar’ın da belirttiği gibi “İsşuva, Pahhuva” gibi farklı isimlerle adlandırılmış. Bu son süreçte de “Dêsım/Dersim” her ikisi de bizim tarihsel meramımızı anlatmaya yeterlidir, diye düşünüyorum. Neticede bugün yanlış bir algı ile “Dersim” diye bilinen merkez ilçenin bile “Tunceli” olmadan önce “Mameki” ve “Kalan” adlarına sahip olduğunu da bilmekte yarar var.

 

“Dêsım/Dersim, inançsal temeli”

 

Bilindiği üzere “Dersim”, inanç olarak Alevi İslam’dan çok daha eski-kadim bir inanca sahip bir bölgedir. İslamiyet ile birlikte sonraki süreçte Şii ve 12 İmamcı Alevi-İslam etkisi-anlayışı ile uzlaşarak bugün adına “Raa Heq-Raa Xızıri (Hak ve Hızır’ın Yolu)” dediğimiz ve özünde “Dersim Aleviliği” dediğimiz şeklini almıştır. Bu tarihsel gelişme sürecini, yörede bilinen ve anlatılan birden çok anlatı ve efsaneden anlamak pekala mümkün…

 

Anadolu’nun çok özel, bu müstesna köşesindeki bu inanca, dün ve bugün hala Sivas, Elazığ, Bingöl, Erzincan, Malatya, Maraş, Adıyaman, Varto, Erzurum, Gümüşhane gibi illerinin de içinde olduğu birçok yerleşim yerinde  rastlamak mümkün. Öte tartan bu inancın zayıf ve çok belirgin olmayan izlerine, bu illerden gerek Türkiye’nin diğer illerine ve gerekse Avrupa ile dünyanın diğer ülkelerine göçmüş olan Dersimlierde rastlamak da mümkün. Tüm bunlar sonucu; “Dêsım/Dersim”, Türkçe dışında dilleri Kürtçe (Khurmanci) ve Zazaca (Kırmancki) olan ve “Raa Heq-Alevi” diye bildiğimiz insanların ortak kültürünü ve yaşadığı coğrafyayı ifade eder…

 

Peki durum ve hal böyle iken, “Dersim” ismine olan bu alerji neden!? 

 

Yakın tarihte Kemalist yönetim, şayet sabredebilseydi ve Bayar, Orbay, Çakmak gibi Dersim’i “koloni” gibi ele alan, asimilasyoncu, kan dökücü politikanın belirlenmesi ve uygulanmasında etkin olan sivil ve askeri bürokrasi bizzat M. Kemal tarafından görevlendirilip devreye sokulmasaydı, Dersim’e dönük “Yavuz refleksli” politikası sonucu “Dersim 1938 Soykırımı”, trajedisi, acısı ve travması yaşanmayacaktı. Bizler, tüm bu olup bitenlerden sadece üzüntü duyuyoruz ve tarihsel travmamızı atlatma, yaralarımızı iyileştirme derdindeyiz. “Dêsım/Dersim” ismiyle veya başka türden yol ve yöntemlerle, tarihte olan bu acı ve elim olayların “kinini gütmek, intikamını almak” gibi ne bir amacımız ve niyetimiz yok; hiç olmadı. Zaten böyle bir toplumsal güçten de yoksunuz.

 

Bugün, Kürt siyasetinin negatif etkisini yok sayarsak, Dersimlilerin yurtlarına ve vatanlarına ne kadar bağlı, dürüst ve demokrasi yanlısı insanlar olduğu da aşikardır. Gerçekte bizler, çoğunluk olarak “Tunceli” isminden öyle sanılanın aksine çok da rahatsız da olmayız! (Ben böyle düşünüyorum; çoğunluk gözlemimdir.)  Yani “Dêsım/Dersim” isminde ısrarımız, sanılanın aksine böyle bir rahatsızlık değildir; tarihi bir haksızlığın giderilmesine dönüktür…

 

Dêsim’le özdeşleşen renkler; adına “Puşiya Kırmanciye” diye biline Antep Valası.

“Dersim halkı, Anadolu coğrafyasında ‘endemik’ bir halktır”*

 

Gidin sorup araştırın; Dersimliler, sırf bugün Kemalistlerin temelini attıkları ve bugünde gerici iktidarlarca yürütülen faşist ve asimilasyoncu politikaya karşı inançsal ve dilsel varlıklarını yaşatmak, yarınlara ulaştırmak için bu isim konusunda “öz ve otantik, ata yadigarı” olduğu için ısrarcılar. Bunun altında siyasi bir maksat ve hesaplaşma aramak, ancak abesle iştigaldir. Öte taraftan iddia edilenin aksine, Dersim halkı gibi bir inanca sahip bir halk, tarihte hiçbir zaman “gerici ve feodal” olmadı. Onlar, sadece zor bir coğrafyada yüzyıllarca şekillenmiş bir hayata uygun yaşamışlardı-yaşıyorlardı. Bir Afrika, Avusturalya veya Amerika yerli kabilesi gibi düşünün…

 

Bugün bu “feodal ve gerici” seklindeki iddianın, kendini “aydın ve demokrat” sanan insanlar tarafından dile getirilmesi, Alevilik gibi “hümanist” bir inanca sahip olan Dersimlilere bir hakarettir ve “Tunceli” isminde de ısrar da, 12 Eylül’ün köy isimlerini değiştiren o “Turk-İslâm” sentezci politikasından bir farkı yok; emin olun…

 

“Yerleşik özgün-otantik yaşam biçimleri, ‘feodal ve gerici’ diye nitelendirilemez”

 

“Feodal ve gerici” gibi kavramlar, 1789 Fransız ihtilali ile birlikte, demokrasiyi yerleştirmeye çalışan ulus devlet yönetimleri tarafından, Monarşik yönetimlere karşı geliştirilen ve ileri sürülen siyasi-politik kavramlardır. Tarihte hiçbir zaman bu eski ve köhne yönetimler gibi olmamış, onları savunmayan, tamamen kendi doğasına ve doğal tarihsel şartlara uygun yaşayan bir halk topluluğunu, bu tür kavramlarla suçlayamaz ve çağdışı gösteremezsiniz! Kaldı ki Dersimlileri sırf tarihi bir yüzleşmeyi talep ediyorlar diye, böyle “çağ dışı” olarak suçlayanlar, evvela dönüp tarihte eşine ender rastlanan böyle bir mezalimi (Dersim 1938) hala nasıl savunuyorlar, bu utancı 83 yıl üzerinden geçtiği halde hala nasıl savunuyorlar, buna bakmalıdırlar; “çağdışılık” olsa olsa böyle insanlık dışı bir tutum ve davranıştır…

 

“Yakın tarihte ‘Dersim 1937-38’ hakikati”

 

Elbette bu konuda, gerçek tarihi bilgiler ve siyasi bakış açısı dışında konuşacak çok şey var. Dersim 1938’e kadar halkın yerleşik ve otantik bir yasam biçimi, sonucu elbette aşiretsel ve kendine özel dinsel bir hiyerarşiye uygun yapıda yaşayan toplumun, aşiret ve dini önde gelenleri yakalanmış ve 15 Kasım’da da idam edilmişlerdir. O halde zamanın Başbakanı İnönü’nün de dediği gibi, “bu tarihten itibaren devlet için artık Dersim meselesi kapatmışken ve sonrası ıslahat zamanı iken”, M. Kemal’in de bilgisi dahilinde 38’de yazın o üç ayı içerisinde bir “sel hareketiyle” köylerinde oturan, eline silah almamış masum bebek, çocuk, kadın ve yaşlılar kırımdan planlı ve sistemli bir devlet politikası ile (BM kriterine uyan bir  Soykırım) geçirmenin izahı ve anlaşılır yönü var mı?..

 

1938’in bu yazın üç ayı zarfında yaşanılanlar, yüz kişilik devlet üst düzey bürokrasisine özel olarak basılan JUK Raporu’nda ta 1932 de, “köyler yakılıp yıkılacak; yerleşik halk ilelebet zarar vermeyecek şekilde etkisiz hale getirilecek” gibi bir ibareye uygun gerçekleştirilen bir askeri harekatla ile “halkın toptan imhası” planlanmış. 

 

Ve “hastaydı, haberi yoktu” denilen M. Kemal, bu kanlı harekat sonucu, Türkiye’de çocuklara 23 Nisan’ı armağan ettiği halde, Ülkü gibi bir kız çocuğunu bağrına basıp sevdiği halde, nasıl oluyordu da Dersim’de binlerce masum bebek ve çocuğun katliam fermanını “4 Mayıs” 1937’de imzalıyordu! Üstelik bu kanlı ve korkunç harekat bitince de harekatın Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a tebrik mektubu yazıyor, akabinde sel harekatında-askeri manevralarda yer alan orduyu da “38 Şeref Madalyası” ile ödüllendirmiştir…

 

Neticede tek tip (Türk Islam-Sunnni) Kemalist devlet ideolojisine inançsal ve dil yönüyle “aykırı” düşen, fakat Anadolu coğrafyasının belirgin ve büyük bir rengi son halk olan Dersimliler, Cumhuriyet’in kuruluşundan tam “on beş” yıl sonra bu şekilde maddi ve manevi varlıkları ortadan kaldırılıyordu. Yıllar önce planlanmış olan bu askeri harekata da ve kalkıp “37 İsyanı” gibi safsatalar ile (birkaç aşiret dışında aşiretler silahlarını 37’de köyleri ve aşiretleri gezen zamanın başbakanı Celal Bayar’ın direktif ve talimatına uyarak devlete teslim etmişler); nasıl oluyor da isyan edebilirlerdi!..

 

“Dersimlileri, Dersimliler dışında çoğu kimse bilmiyor ve tanımıyor”

 

Bugün çoğunlukla kendilerini “etnik kör” olarak bilen Dersimliler, yakın bir zamana kadar kendilerine sadece “Aleviyiz” demekteydirler. Dersimlilerin bir iki kuşak öncesine gidin sorun; hiçbiri “biz Türküz, Kürdüz, Zazayız” demez! Bu tanımı “inançsal” olarak kabul ederler; etnisiteleri flu veya karışıktır. Yani etnisiteleri, “Dersimlilik-Alevilik” gibi inançsal bir üst kimliğin ifadesidir. Bu temelde ilginçtir; Türkleri “Sunni” manasında “Tırk” olarak tarif ederler. Civar Kürtleri de yine Şafii manasında “Qhurr” ve yine aynı dili konuştuğu halde civar ve komşu bölge Zazalarını “Zazayê Bıngolü, Zazayê Palo’y” şeklinde, kendi dışında”öteki” bir kimlikle tarif ederler. Okuduğumuz tüm sözlü tarih araştırmaları bu durumu ispatlar. Yani kendilerine dayatılan “Türk, Kürt, Ermeni, Zaza vs.” kimlikleri genel ve büyük bir çoğunluk olarak reddederler!..

 

“Dersim’38 gibi bir utancı ve ayıbı hala savunmak ve arkasında durmak”

 

Demek istediğim, tüm bu tarihi ve halkın sözlü geleneğinde yer alan bilgileri bilmeden, halkın gerçek bakış açısını bilmeden, Kemalist rejimin resmi tarih yazıcılığı ve son kırk yılın siyasi-politik propagandası ile yaratılan algı ile Dersimlileri değerlendirmek, büyük bir haksızlık olsa gerek. Öyle ki Dersimliler, dünya da ikinci büyük zulme uğrayan bir halk olarak, bugün hala katledilişlerini ispatlama durumunda bırakılmışlardır. Bu durum, kendisine “çağdaş bir hukuk devletiyim” diyen TC.nin ve onu savunan sözüm ona bazı “aydın ve devrimci” insanların hala arkasında durdukları büyük bir ayıptır!.. Dün ve bugün Erd-Akape yönetimi bunu istismar etmiştir ve hala etmektedir. Bence tartışmalara biraz da bu pencereden bakmak gerek; yani “kimin işine yaradığı; neden ısıtılıp ısıtılıp gündeme getirildiği” konusunda…

 

Durum ve hal böyle olsa bile; peki siz Kemalist ulusalcı ve solculara ne oluyor; siz niye biran önce somut olarak bu kanlı ve karanlık tarihle yüzleşmiyorsunuz? Korkmayın; yüzleşen TC’ye bir şey olmaz; Kılıçdaroğlu gibi ailesinden atalarını kurban vermiş bir Dersim evlâdı, kendini inkâr pahasına tek başına yaptığı gibi TC’ne sahip çıkan yine basta biz Dersimliler olacağız. Biz inancımızın biçimlendirdiği hümanist yaşam felsefemiz adına iyi kötü bir yaşam sürdürdüğümüz ve tercihimiz olan “Cumhuriyet” adına buna üzülüyoruz…

 

“At izi, it izine karışınca”

 

Biz ki Rus cephesinde Osmanlı ile bir olduk Dersim’i savunduk; hatta Seyit Rıza ve diğer aşiret liderleri öncülüğündeki milis kuvvetler Kemah’ı, Tercan’ı ve Erzincan’ı öncü güç olarak Rus kuvvetlerinden kurtardılar. Tüm bunlar, gerek sözlü tarih araştırmalarında (Cemal Taş, Hıdır Aytaç, Hüseyin Aygün, Hüseyin Çağlayan, Kazım Gündogan, FDG-Dersim 1937-38 Sözlü Tarih Projesi) ve de Hayri Dalkılıç’ın “Dersim’in Anadolu’daki Statüsü” adlı eserinde genişçe yer bulmuştur. Hele bu son eser, özellikle Pülümür cephesini anlatır. Bu eserde de yer verildiği gibi, o yıllarda Dersimlilere verilen kılıç ve madalyalar, 37-38’de el konulduğu için hala Ankara’da Genelkurmay Askeri Müzesi’nde sergilenmektedir. O halde sorarım size; “kim vatan haini, kim feodal, kim gerici”? Erd. ve Akepe’sine bakarsan sizler de vatan haini değil misiniz! Neden onunla birlikte olup bu masumane ve kültürel amaçla talep edilen “Dersim” ismi üzerinden böyle acımasızca bu topluma çullanıyorsunuz; hatta “yeniden yaparız” diye tehdit etme ahlaksızlık ve edepsizliğini gösteriyorsunuz! Atalarınızın size bıraktığı bu bedbahtlık, bu utanç yetmiyor mu; aynı utancı çocuk ve torunlarınıza bir daha bırakmaya hakkınız olmasa gerek. Seyit Rıza’nın dediği gibi, Dersimlilere yapılan; “Ayıptır, zulümdür, yazıktır, günahtır”… 

 

“Yüzleşmek, kaçınılmaz bir sondur; herkes için gerekli, iyi ve sağlıklıdır”

 

Son kertede madem öyle; gelin orta yolu bulalım; tarihte “Işsuva, Pahhuva, Dêsım/Dersim” olarak isimlendirilen bölge bugün el konularak parsellenmiş ve ortada yok. Ortada olmayan bir medeniyeti, bir kültürü tartışmanın, bunun üzerine fırtınalar kopartmanın da bir alemi yok! Bari bir kültürü budamak ve asimile etmek maksatlı isim olarak  koyduğunuz merkez ilçenin adını şimdilik “MAMEKİ” yapalım da, gelecekte bir gün bu utançtan kurtulma bilincine eriştiğiniz bir gün o vakit ilin veya bölgenin adını genel olarak “Dersim” yaparız. Yani şimdi hazır değilseniz; ziyanı yok; bir süre daha bekleriz…

 

Böylelikle o kaçındığınız “yüzleşme” sağlanmış olur; böylelikle biz Dersimliler nesiller boyu sırtımızda ağır bir yük olarak taşımak zorunda kaldığımız travmalarımızdan, sizler de atalarınızdan size miras kalan bu utançtan kurtulmuş olursunuz. Bunda ayak diretmenin, günümüz dünyasında bir anlamı yok ve medeni dünyada bu tavır koca bir ayıptır! Neticede tüm medeni olarak bildiğimiz dünya bunu yapmıştır; medeni olduğunuzu iddia ediyorsanız, biran önce Dersim 1938 gerçeği ile yüzleşin; keza “yüzleşmek” kaçınılmaz bir gerçeklik olarak hep peşinizi kovalayan iyi ve sağlıklı bir durumdur.

 

Na helm de bımane weşiye de/şimdilik sağlıcakla!..

 

24 Mayıs 2019

 

Asmên Ercan Gür

 

aliyedemeniz@hotmail.com

 

*Yazar, Remzi Aydın’ın tasviri.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

616 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”