Dêsim-1938’de başına gelenleri, Wuşenê Sılemanê Mêleke/Bako Çetinkaya anlatıyor!..

Keçiden akan kanının önüne bir tas koydular ve o kanı ateşe koyup pişirerek bize verdiler. “Et oluncaya kadar bunu yiyin” dediler.  Biz, kana yumulduk. Demek ki karnımız çok açmış ki, kan bizi çarptı ve orada bayılmışız…

Danoğê 38’i/1938’in tanığı, Wuşenê Sılemanê Mêleke/Bako Çetinkaya ile yapılan görüşme:

 

Mülakat: Nezahat-Kazım Gündoğan

 

Transkript (Zonê Ma/Kırmancki-Zazaca’dan): Asmen Ercan Gür

***

Kazım Gündoğan: Merhaba amca! Amca adın nedir, kimlerdensin?

 

Bako Çetinkaya: Benim adım , bizim dilde (Zonê Ma/Kırmancki) Wuşeno. Türkçe de Bako Çetinkaya’yım.

 

K.G: Adını neden Bako koymuşlar? 

 

B. Çetinkaya’nın eşi: Yahu, bu amca size bu kadar konuşuyor; ma ne olur gelirken bir cigara getirseniz…

 

K.G: Hele dur amıko  amıko (hala)! Sen de çok fenasın ha; fena siyasetçisin…

 

B.Ç. eşi: Öylemi dersin. Gülüşmeler…

 

“Hay Vay Zaman Belgeseli”nden bir kare.*

KG: Amca kaç yaşındasın?

 

B.Ç:  1931 doğumluyum.

 

KG: 1938’ de kaç yaşındaydın?

 

B.Ç: Bilmiyorum. Ancak,  o kadar ki yetişkinlerin arkasından yürüyebiliyordum.

 

K.G: Amca, hangi köydensin?

 

B.Ç: Ben Bor köyündenim . “Bor u Giniyê” diyorlar.  Kutudere’nin Dêmenan köylerinden.

 

K.G: Amca, siz kimlerdensin?

 

B.Ç: Benim adım bizim “Kırmanc” dilinde;  Wuşen (Hüseyin) diyorlar. Bize,  “Silemane Mêleke”  diyorlar.

 

KG: Peki, neden anne tarafından isim verilmiş?

 

B.Ç: Ne bileyim. İşte, babam erken ölmüş. Ondan sonra anne tarafından lakap olarak isim vermişler.

 

K.G: Siz kaç kardeşiniz?

 

B.Ç: Biz üç erkek bir kız kardeşmişiz.

 

K.G: Onların adları nedir?

 

B.Ç: Biri Süleyman, biri de Müdür’müş. Bu, yani adını “Müdür” adını koymalarının sebebi 38’den sonra teslim oldukları için o adı koymuşlar. Erkektir. Benim adım Bako Çetinkaya’dır ama esas olarak, bizim Kırmanc dilinde; “Wuşen”dir. Kız kardeşimin adı da “Rınde” imiş. Erkeklerden en büyüğümüz benmişim. Kız da benden büyükmüş…

***

Hesê Gewê’nin küçük bir kızı vardı. Onu omzuna alıp, tüfeğiyle bizden daha erken ayrılıp ayrı gitti. Meğerse gidip yanlışlıkla askerin içine kuşatmaya düşmüş. Bunun üzerine asker kendilerine ateş ediyor ve kızı omzundan vuruyor…

K.G: Peki, 1938’de asker geldiğinde siz neredeydiniz, ne yaptınız?

 

B.Ç: Biz delikteydik, yani mağarada. Laç Deresi’nde. Askerin geldiğini duyduğunda, büyüklerimiz bizi ve davarlarımızı (hayvanlar) toplayıp köyden alıp gittiler o deliklere, o mağaralar. Herkesle orada kalıyorduk, o dar vadide. Davarlar için yer yaptılar, yaprakla otla besliyorlardı.

 

Sonradan asker dereyi aldığında (çevirip işgal ettiğinde), o davarı toplayıp alıp gitti.  Ganimet gibi. A, biz de o deliklerdeydik. Daha asker mağaraları almadan Hesê Gewê (Demenanların silahşörü) diyorlardı, o arkadaşlarıyla askerle çatışıyordu. Epey devam ettiler. Sonra  sabaha doğru; amcam vardı ona yardım ediyordu, malzeme fişek falan taşıyordu ona.

 

Gelip haber verdi. Dediler; “Asker çok, etrafımızı çevirmiş,  ağır makineli, top,  tüfekleri var; baş edemiyoruz. Hazırlığınızı yapın; mağaraları hemen terk ediyoruz.  Hepimiz bir tarafa gittik. Hesê Gewê’nin küçük bir kızı vardı. Onu omzuna alıp, tüfeğiyle bizden daha erken ayrılıp ayrı gitti. Meğerse gidip yanlışlıkla askerin içine kuşatmaya düşmüş. Bunun üzerine asker kendilerine ateş ediyor ve kızı omzundan vuruyor. Kız yaralıydı. O da (babası) elinden yara almıştı; kurşun yarası. Sonra, tekrar dönüp geldi; kaldığımız o mağaraya…

***

Zaten o zaman kim ele geçtiyse kafile kafile biraz yürüttükten sonra, kurşuna dizerek veya süngüleyerek öldürüyorlardı; böyle bir zulümdü: Çoluk çocuk, yaşlı, kadın diye uğraşmıyorlardı…

K.G: Sonra, geri döndü demek?

 

B.Ç: Evet, geri geldi. Biz, beraber mağaralara geri döndük. Sonra gece oldu. Biz çocuklar acıkmış ve susamıştık. Annem dedi; “Ben gidip Munzur’dan, nehirden su getireceğim.”  Gitti, bir daha da gelmedi; gidiş o gidiş! Artık asker mi vurdu, kendini suya mı attı, bilmiyoruz. Orada, biz o çocuklar yapayalnız kaldık. Öyle yetim, boynu bükük. İki erkek kardeşim ve kız kardeşimle…

 

Biz çocuklar, halamızın sırtına kaldık. Artık umudumuz kalmamıştı. Amcam vardı; oğlunun elinden tutup oda geri geldi. Ben de kendilerine takıldım ve beraber Laç Deresi’nin çıkış ağzına vardık. Vardığımızda, baktık asker yukarılardan taş yuvarlıyor. Biz, kendimizi kenara verdik; büyük kayaların ardını siper alarak. Kendimizi taşlardan, yuvarlanan kayalardan zor kurtardık. Öğlenden sonra taşlar kesilince, oradan ancak çıkabildik. Baktık, Hêsene Gewê’de gelmiş. Elinden yaralı; kızı da  yaralı. Kurşun yarası almış, oda geldi ve tekrardan hepimiz o mağaraya sığındık.

 

Gece, dışarı çıktık Peterê (köy) tarafı diyorlar; oraya  gitmek için yola düştük. Tekrar asker içine düştük. Yine ateş ettiler. Ancak bu sefer yara almadan kurtulduk. Böylece yolumuza devam ettik. Gittik. Bir yakınımız vardı orada. Onun oğlu da bizim yanımızda. O adamımızın (yakınımızın) adı, Hemêd’di (Hemê Surê, olabilir). Biz, onun yanına gittik. Amcam ona; “Hemed! Çocuklar açlıktan ölüyor. Ne yapalım, ne edelim?” diye.

Yıllarca Anadolu ve Avrupa’ya dağılmış Dêsim 1938’in “gül yüzlü çocukları”nı dile getirebilmek ve gerçekleri gün ışığına kavuşturabilmek için, özel yaşamlarını hiçe sayarak ve dar maddi olanaklarla bunu başaran, konuya dair görsellerde de yer verdiğimizi bir kaç kitap ve belgesel çalışması bulunan, sevgili Nezahat-Kazım Gündoğan çifti. editör

 

Hemêd dedi; “Ne yapayım, bilmiyorum ki? Hele bir dur! O karşıda bir keçi var. Ben gidip o keçiyi getireyim. Gidip o keçiyi getirip kestiler. Keçiden akan kanının önüne bir tas koydular ve o kanı ateşe koyup pişirerek bize verdiler. “Et oluncaya kadar bunu yiyin” dediler.  Biz, kana yumulduk. Demek ki karnımız çok açmış ki, kan bizi çarptı ve orada bayılmışız. Bütün çocuklar bir bir yere düşmüşüz.

 

Kendimize geldiğimizde, eti temizleyip pişirmişler. Bir taraftan da yüzümüze su sürüyorlar uyanmamız için. Bize ilkin birer parça et verdiler.  Biz yedik. Epey konuştuktan sonra yeniden et verdiler; dokunmasın diye. Tam üç kere yedikten sonra, biz uyumaya kaldık. Sonra, sabah uyandık. Amcam, Hemedi göndererek; “Hele git, bak Laç Deresi’ne; bize haber getir; ne olmuş” diye. Hemed, dönüp gelince; “Asker mağaralardakileri alıp götürmüş” dedi. Biz, Laç Deresi’ne tekrar geldik. Orada kimseyi bulamadık. İnsanları, kardeşlerimi; hepsini asker alıp götürmüş.

 

K.G: Kimler vardı içinde?

 

B.Ç; İki erkek kardeşimi, bacımı ve halamı… Hiç biri yoktu; onları göremedik. Daha sonra da göremedik. Sanırım götürüp öldürmüşler. Kimseyi yerinde bırakmamışlar. Garp’a sürgüne de götürmemişler, bunu da hiç duymadık. Bir daha izine rast gelmedik. Öyle meçhule gittiler.

 

Zaten o zaman kim ele geçtiyse kafile kafile biraz yürüttükten sonra, kurşuna dizerek veya süngüleyerek öldürüyorlardı; böyle bir zulümdü: Çoluk çocuk, yaşlı, kadın diye uğraşmıyorlardı. Her taraf  ölü (cendeğ)dolu; öyle günlerce, bir avuç toprağa hasret, yazı yabanda güneşin altında; yırtıcı hayvanlar parçalamış bir şekilde.

 

Kimi de Munzur suyuna atılmış; su alıp aşağı köylere kadar götürmüş. Bir değil, iki değil; her yer elleri kolları bir birine bağlı ceset dolu. Bizimkiler nereye gittiler, nerede vuruldular, bilmiyoruz. Bir daha da görmedik. Şu kesin ki sağ kalmadılar. Zaten sağ olsalardı haberimiz olurdu, daha sonraları. Onları mağaradan çıkarıp alıp götürüp vurmuşlardır. Ya da yukarıdan ateş edip vurdular. Herkes kendi canının derdine düşmüş. Kim gidip ölüleri gezip bulacaktı ki!..

***

O kızdı, dedi; “Bu adamların oğlunu verin, kimsenin evladı kimsede emanet kalmaz” diye…

K.G: Sen yalnız kaldın tabi.

 

B.Ç: Evet; ben yalnız, kimsesiz kaldım. Amcamın yanındaydım.

 

K.G: Amcanın adı neydi?

 

B.Ç: Onun adı Qemer (Kamer) idi. Ona “Qemere Melêke” diyorlardı. Onun yanında kaldım. Çocukları vardı. Evet;  çocukları hepsi sağdı. Ben, onun yanında kaldım. Daha sonraları onları sürgüne, Çorum’a gönderdiler; hep beraber. Daha sonra, aftan sonra, çıkıp geldikler.

 

K.G: Sen de sürgüne gittin mi?

 

B.Ç: Yok ben gitmedim; ben kaldım. Ben, bizim Rayver (inanç önderi-bn) vardı. Onun yanında kaldım; Korkês köyünde. O beni alıp götürüp nüfusuna kayıt etmişti; Mazgirt’te.

 

B.Çetinkaya’nın eşi: Sen hepsini anlat. Amcan seni nereye götürdü; Haydaranlı aşiretinden birine mi vermiş ne?

 

B.Ç: Ben de onu diyorum ya. Beni götürüp üstüne, nüfusuna yazmış, dedim ya. Ben on yıl orada, onlarda kaldım. Sonra amcam garptan, sürgünden gelince, beni geri istediler. Araya adam koydular; ancak yanında kaldığım aile beni vermedi. Daha sonra tekrar istemeye geldiklerinde, orada bir muhtar vardı, adı Wuşen idi. O kızdı, dedi; “Bu adamların oğlunu verin, kimsenin evladı kimsede emanet kalmaz” diye. Böylece, beni amcama geri verdiler. Amcam, beni götürüp Mazgirt’te onların nüfusundan düşürdü. Kendi üstüne kaydımı yaptı. Oradan köyümüze geri döndük.

 

K.G: Köyünüz nasıldı, ne durumdaydı?

 

B.Ç: Nasıl olsun, işte öyle. Yakılmış, yıkılmış, virane olmuş bir halde. Mal davarımız yok; açlık, susuzluk, perişanlık diz boyu. Karda kışta kafamızı sokacak bir dam bile yoktu; o dağların acımasız ve yaman kışında. Biz, gidip bir iki oda yaptık da öyle içinde kaldık.

 

K.G: Peki amca; sizin köyde kaç kişi vurdular, kime ne oldu?

 

B.Ç: Yahu be kardeşim! Ne olsun? Tabi ki bir çoğunu vurdular. Kaçanların bazıları ise kurtuldu; her biri bir tarafa dağılıp gitti. Sonrası, kimse kimseden haber alamadı. köy boştu; adam madam kalmamıştı. Bizim evden(aileden-bn) bir ben kalmıştım…

 

B. Çetinkaya’nın eşi: Bunun babası da, vurulmadan önce; İhbarcının biri, milisin biri, köye gelmiş. Bu da gitmiş, bir yaşlı kadın demiş; “Evim çalınmış; gel, kendisinden –yani bunun babasından- al” demişler. İşte, onu orada vuruyorlar.

 

B.Ç: Yahu, öyle değil! Ne kadını; o adammış…

***

O hooo; onlar yine gelip bizi tehdit ediyorlardı. Bize diyorlardı; “Bize mal mülk verin”. Babamı vuran o adam, açık açık “babamı vurduğunu” söylüyordu, sağda solda. Ben ne diyeyim; Haq-u Tala belasını versin!..

K.G: Amca, sen anlat; babanı nasıl vurmuşlar?

 

B.Ç: Ben anlatayım; dur sen! Biz, dağdaydık; beraberdik. Bir gün geldiler ve babam için dediler; “Bu adam bizden evimizi almış. Evimizi geri versin” diye. Benim babamla onlar musahiplermiş; yani bu gelenlerle. Güya, işte. Yani ev dedikleri nedir ki? Tarlalar yanmış, buğday başakları kavrulmuş. Bunları almış; yaşamak için. “O, yarı yanmış başakları neden almış” demişler.

 

Milisler, köye yakın bir yere gelmişler; Yusufanlı aşiretinden olan milisler. Meğer ki hükümet kendilerine para vermiş; kelle karşılığı. Babamı çağırıyorlar, köyün yakın bir yerine ve orada vuruyorlar. Kafasını kesip hükümete götürüp; askere teslim ediyorlar; “biz eşkıya vurduk diye”. Oysa, “musahiplik, iqrar”; bizim Alevi inancına göre, “kardeşlikten daha öte”; böyle bir inanç ve yakınlık olduğu halde, bunu yapmışlar.

 

K.G: O gelen adamın adı neymiş?

 

B.Ç: Onun adı Wuşen (Hüseyin) imiş; Yusufanlı; Tulik köyünden.

 

K.G: Peki, o adama ne oldu? Siz, tekrar köye gelip yerleştikten sonra, onlar size nasıl davrandı?

 

Onlar mı? O hooo; onlar yine gelip bizi tehdit ediyorlardı. Bize diyorlardı; “Bize mal mülk verin”. Babamı vuran o adam, açık açık “babamı vurduğunu” söylüyordu, sağda solda. Ben ne diyeyim; Haq-u Tala belasını versin! Geliyordu; evimize geliyorlardı. Bizi görüyorlardı. “Defolun gidin” de diyemedik. Gözümüz değiyordu,; zoruma gidiyordu. Kaldı öyle…

 

K.G: Peki; o zaman bazı kız çocukları varmış; onlara ne oldu? Onları kim götürmüş; bu konuda bir bilgin var mı?

 

B. Çetinkaya’nın eşi: 1938 ‘de, kızları alıp götürüyorlarmış; onu soruyor!

 

B.Ç: Benim bildiğim; kardeşlerimi halamı götürmüşler. Bilmiyorum ne etmişler, ne olmuş. Amcamın hanımı diyor, yani yengem; “Subaylar, askerlerle O mağaraya geldikleri zaman.  Çocuğun birini atın üstünde kucağına almış, birini atın arkasına alıp götürmüşler. Hiç haberimiz olmadı. Vurmuşlar mı, ne yapmışlar, diye?  Yengemi de götürmüşler ama ona karışmamışlar. Diyor; çocukları alıp götürmüşler.  O yengem de Çorum’a sürgüne gidiyor; daha sonra gelince konuştu bunları.

 

İşte; böyle olmuş. Dünya ana baba günüymüş; biz çocukmuşuz, tam aklımız ermiyordu. Dere tepe ölü doluydu. Biz ölülerin üstüne basıp gidiyorduk, üstünden atlayıp gidiyorduk…

Kazım Gündoğan. O, Dersim’de yaşanan trajedinin, gerçekte bir “isyan” olmadığını, olsa olsa alışılagelen ve kökleri yüzyıllara dayanan bir yaşama dair, dili ve inancıyla bir kültüre karşı olan sistemli bir saldırı karşısında, Dersimlilerin o en yoksul halleriyle bir “nefsi bir müdafaa”da bulundukları tezini, Türkiye ve dünya kamuoyuna anlatmayı başaranlardan biri…*

 

K.G: Peki amca; siz ne  yiyordunuz, o zaman nasıl besleniyordunuz?

 

B.Ç: İnsanlar per perişandı. Öyle bir avuç un, buğdayı olan onu zar zor bir şekilde yemeye çalışıyordu.  Haq-u Tala kimseye o günleri tekrar göstermesin; kimsenin başına getirmesin!.. Bizi insanlığımızdan ettiler. Bilmiyorum suçumuz, günahımız neydi!..

 

K.G: Wesu war be, xalo delal..

 

*Röportajın/görüşmenin sonu; görsel seçimi: editör.

 

  • Not: Bu röportaj/görüşme, muhtemelen “ilk” defa olmak üzere, sevgili Kazım Gündoğan‘ın izniyle gazetemizde yayımlanmıştır. Yayınlamak ve yararlanmak isteyenlerin, kaynak gösterimi konusunda itina göstermeleri rica olunur…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

1.117 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”