Eskişehir’de “Dêsim” üzerine “Şervan BARİHAS ile sohbet”.

Biz de çocuklarımıza yeterince öğretemiyoruz. O halde gerek “dil” alanında ve gerekse “inanç” alanımıza “teolojik çalışmalar” yönelmeliyiz

10414521_10153211728498746_7564903228760433496_nŞervan BARİHAS ile Eskişehir’de Kırmancki dilinde ilk defa yürütülen Cem, dil, inanç, Dêsim’in tarihi ve geleceği ile “FDG”, “DSTP” ve “Mısletê Dêsim-2016” olmak üzere tüm bu konular üzerine sohbet ettik.

Pir Barihas, Eskişehir Dersim Derneği’nin davetlisi olarak, Xızır Cemi’ni yürütmek için Eskişehir’e gelmişti. Ben de Cem’e katılmıştım ve Cem biter bitmez sevgili abimiz, pirimiz Barihas’ın yakasına yapıştım ve şöyle dedim:

“Buraya kadar gelmişsiniz, Allah’ın adıyla size sesleniyorum. Yarın sizinle konuşmak istiyorum. Giderseniz, arkanızdan beddua etmem ama hatırım kalır. Malum, toplumumuzda “hatır alıp gitmek” neredeyse kutsallık derecesinde bir öneme sahiptir.

O da, sağ olsun: “O da neyin nesi; Allah’ın kelamına gerek yok. Konuşuruz elbette, neden konuşmayalım?” dedi. İşte, bunun üzerine Dernek yöneticilerinden Gülsüm Yıldız hanımın vasıtasıyla dernek binasında buluştuk ve bu röportajı gerçekleştirdik.

Köylerimizde ocaklarda yanan ateş önündeki muhabbetleri hatırladım. Her ne kadar böyle bir ortamdan yoksun idiysek yine de bunu birer bardak çay ile telafi etme yoluna gittik. Güzel de oldu. Şimdi hep beraber bakalım ben ne sormuşum, pirimiz sorularıma ne cevaplar vermiş:

*Pirim, isterseniz; evvela bu güzel adınızla başlayalım. Oldum olası bu isminiz bana farklı ve telaffuzu hoş gelir. Sizinle bugüne kadar hiç karşılaşmadık. Ama bu isimle yazdıklarınızı, söylediğinizi deyişleri biliyorum. Bu ismin hikâyesini bize anlatabilir misiniz?

-Bu, bana doğduğumda konulan bir isim değil. Doğumda bana, “Ali Kemal” ismini koymuşlar. Bu ismi neden, niçin koymuşlar,  pek üzerinde durmadım. Fakat daha sonra üniversitede okurken arkadaşlar bana; Senin adın, Şervan olsun! Ben de; “Olur”, dedim. “Şervan”; Kürtçe bir isim. Anlamı; “kahraman yürekli, cesur, yiğit kişi…” demek.

Usar amau xêr amu, hama çı hêf ke zerre mılêt goni sona, iştiri çımu ra bene var...

foto: AsmenE.Gür: Usar amau xêr amu, hama çı hêf ke zerre mılêt goni sona, iştiri çımu ra bene var…

Ben, yetmişli yılların başında Gazi Ü. Eğitim Enstitüsünde öğrenciydim. Fransızca ve Almanca bölümlerinde okuyordum. Fakat siyasi baskıdan dolayı bırakmak zorunda kaldım ve 1972’de Diyarbakır’da okulumu bitirdim. 1977’de de evlendim ve 78’de oğlum Azad dünyaya geldi.

O vakit tayinim Malatya, Kürecik’e çıktığında sevinmiştim; keza kendi kültürümüzden insanların olduğu bir yerdi. Sonra, eşim; “Türkiye’ye gitmeyelim, sen rahat durmazsın, seni alır içeri atarlar.” dedi. Böyle deyince gelmedik, Almanya’da kaldık. Şimdi orada öğretmenlik yapıyorum. İyi ki de eşimin dediğini yapmışım, diye düşünüyorum. Övmek manasında söylemiyorum; yoksa bugünkü “Şervan Barihas” olmayabilirdim.

Başkalarına haksızlık yapmayalım ama bilirsin; bizim toplum için bu geçerli: Dêsim’den dışarı çıkıp gurbete gidenler ekseriyetle; o topraklardan, o dil ve inançtan, o kültürden uzak kalanlar daha bir yüreği yanık oluyor ve bu sebepten olsa gerek daha bir kültürel olarak anaçlaşıp üretiyorlar.

*Pirim; ben sizi sadece Kırmancki Cem yürütmediğinizi, öğretmenlik yanında başka kimliklerle de tanıyorum. Öyle ki, sizin ta 1990’lı yıllarda Ware, Tija Sodırı gibi Kırmancki/Zazaki dergilerde de yazılarınız çıkıyordu, okumuşluğum vardır. Yani aynı zamanda bir yazarsınız, bir ozansınız. Siz de bahsettiniz Almanya’da Zazaca dersleri veriyorsunuz, bir öğretmensiniz ve sizin deyiminizle bir pedagog sayılırsınız. Ayrıca Ocak sahibi bir aileden geldiğiniz için ve anadiliniz Kırmancki olduğu için Dêsimce klam ve ağıtları iyi bilen bir kişisiniz. Tüm bu konularda bize neler söylersiniz?

-Evet, doğru söylüyorsunuz. Ben söz yazar ve beste de yaparım. Hatta bunlardan birinden bahsedeyim, keza ilginç bir öyküsü var. Altmışlı yılların sonunda söz ve bestesini yaptığım “Rısvet” adında bir klam okumuştum. Bunu daha sonra Ozan Serdar ve Koma Amed okudular. Belki ararsanız internette bulunur. İlginç olan şu ki; bunu benden çaldılar. Bazılarına, “neden böyle yapıyorsunuz” dediğimde; “o anonimdir” dediler. Ben de bir şey demedim. (Gülüyor.)

*Siz, akşam Cem’i yürütürken; “ben, aynı zamanda pedagokum” dediniz. Pedagogluk üzerine yüksek lisans falan mı yaptınız, ya da?..

28TURKEYJP1-master1050-Ma, ciğeram; her öğretmen aynı zamanda bir pedagoktur, olmak zorunda da. Yoksa, çocuklarla nasıl iletişim kurup ders anlatabilir ki! Keza okulda bu dersler de verilmektedir. Bu sebepten öyle dedim.

*Neden bunu sordum, biliyor musunuz? Malumunuz, toplumumuz; en büyüğü “1938” olmak üzere ve “1994”’ten kalma birden çok travma sahibi. Hani, toplumumuzun diğer toplumlardan daha fazla derecede pedagoglara, sosyologlara, psikologlara ihtiyacı var. Ne bileyim; edebiyat ve tarih üzerine uzman ve akademisyenlere de. İşte, sosyolog Şükrü Aslan.  Bu bahsettiğim türden değerli çalışması olanlardan bir hemşerimiz. Bu konudaki fikriniz nedir acaba?

-Evet, doğru söylüyorsun; bunların hepsi gerekli. Almanya’da 34 yıldır öğretmenlik yapıyorum ve bu konular üzerine epey çalıştık, hala da çalışıyoruz. Fakat orası Türkiye’den olumlu yönde çok farklı. Orada, bir “demokrasi” var ve bu kültürü, ta ana sınıfından itibaren çocuklara öğretiyorlar. Çocuk mahkemesi bile var; kimsenin hakkının yenmesine müsaade edilmez!

* Umarım bu “travmayı” çocuklarımıza bir miras gibi devretmeyiz! Bu konuda malumunuz olduğu üzere Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu (FDG) tarafından, “Dersim 1937-38 Sözlü Tarih Projesi (DSTP)” adıyla çok değerli ve tarihi bir çalışma başlatıldı ve 360’a varan bir tanık sayısıyla bire bir görüşmeler yapıldı. Bu projenin amacı üzerine,- yanıldığım yerler de olabilir-, benim şahsi fikrim şuydu:

Bu “soykırıma” maruz kalan bizlerin uğradığı bu insanlık dışı ve büyük haksızlığı dünya kamuoyuna anlatarak bir “yüzleşme” imkânı sağlamaktır. Bu yapıldıktan sonra zaten gerisi kendiliğinden gelecektir. Kimsenin bu “soykırımı” tertipleyenlerden herhangi bir “tazminat” manasında maddi olarak bir talebi yok ama “manevi” olarak yapılması gereken birçok şey vardır. İnsanlarımızı öldürmelerini bir tarafa bırakalım, ganimet için sefere çıkılmış gibi Dêsim’de ne kadar hayvan varsa toplayıp Elazığ ve Erzincan ovalarında satmışlar ya da orduya iaşe etmişlerdir. Yakıp yıktıkları evler ve yakılan buğday arpa tarlaları da cabası. Burada amacın sağ kalanların da yaşam şartlarını ortadan kaldırıp onların dolaylı olarak ölmesine uygun koşullar oluşturmaktı! (BM 1945; Soykırım tanımından.)

O halde, çocuklarımızın omuzuna böylesi ağır bir yükü bindirmenin önüne geçecek olan ve Dêsimanlılara ait bir kurum (FDG) tarafından kamusal olarak başlatılıp büyük yol alan ve neredeyse bitme aşamasına gelen böyle bir proje, neden tıkandı? Üstelik üzerinde oluşan gruplaşma sonucu, sorunun çözümü için ne yazık ki “Alman Mahkêmeleri”ne müracaat edildi! Yani, travmalarımızın iyileşmesi ve geleceğe çocuklarımızın sırtına yük olmaması için bu iyi bir fırsatken. Bizi, bu konuda bilgilendirir misiniz?

Şunu söyleyeyim; bir kere bu proje hakikaten toplumumuz için çok önemli, bilimsel ve akademik bir çalışma. “Travma” konusuna gelince bu tüm toplumu kırıma maruz kalsın kalmasın, etkisine almış. Öyle ki çocukluğumuzda köye “gri elbiseliler” (asker-jandarma) geldiğinde biz saklanırdık. Çünkü büyüklerimizin anlatımları sonucu, onların varlığı bizim için “ölüm”le eşdeğer ve bu şekilde algılanıp sembolleşmişti. Bu sebepledir ki, çocuklarımız ve gençlerimiz sonraki yıllarda bazı Marksist ve Kürt örgütlerinde yer alarak şiddete yöneldiler ve bunu geleceği ve hayatlarıyla ödediler.

foto: H. Dulkadir. "Golê Çhetu, Mameki"

foto: H. Dulkadir. “Golê Çhetu, Mameki”

*Sözünüzü unutmayın; tam da burada müsaadenizi isteyeceğim. O halde, bu kadar acılara gark olmuş bir toplum, nasıl olur da bu gibi önemli bir konuda el attığı çalışmaları başarıyla bir sonuca götüremez? Neticede ortada kimin haklı olup olmadığına bakılmaksızın yol almayan, yarım kalmış “38’in masum çocuklarının gözyaşlarını barındıran” bir çalışma var. Bu işler üzerinden kim ne hakla birbirine girer?

Bakın, toplumumuzun travması sadece 1938’den ibaret değil. 1968’in devrimci hareket ve örgütlenmeleri var. Bunlar da bir yıkım getirdi. Yani “devrim” olmayınca, devletin baskısı sonucu, demek istediğim. Mameki’de (Tunceli) Pir Sultana donda bir oyun sergilendiğinde ve Mehmet Kılan vurulduğunda ben oradaydım. Vali oyunu yasakladı ve bunun üzerine çıkan olaylarda; neredeyse tüm organize edenler içeri alındı. Kemal Burkay, Ali Gültekin, Yusuf Kaçar bunlardan hatırlayabildiklerim şahsiyetler. O olaylar da halktan da yaralananlar olmuştu.

Kardeşime söyleyeyim; bizler o vakit devrimci, sol sosyalist bu mücadelede, “Dewrim” yapmak umuduyla yer aldık. Önümüzde Vietman, Kore gibi modeller vardı. Durum böyle olunca bu mücadele eden aydınlarımız, kendi evinin yolunu şaşırdılar diyebilirim.

Yani bizler, kendimiz tanımadan başka kültürlere ve siyasetlere merak salmıştık bunu öğrenmiştik. Oysa, kendi toplumumuzun değerlerini yok saydık ve bundan daha öteye giderek tahrip ettik. Yani, büyüklerimizin o engin tecrübelerinden faydalanamadık, aklımız başımıza geç geldi. Mesela benim çocukluğum bu tür ortamlarda geçti. Cem’lere katıldım; “Pir, Rayver, Talip” ilişkileri, büyüklerimiz nasıl cemaat yaparlardı vs. Netice de kendi öz kültürümüzün değerini bu sonraki yıllara kadar bilemedik.

Bir de toplumu o günlere kadar taşıyıp getiren “inanç sisteminin” toplumu nasıl bir arada tuttuğunu bilmek ve görmek gerek. Ne zaman ki biz, toplum olarak bu “Raa Heq, Raa Xızıri” dediğimiz yola ihanet ettik, işte ondan sonra bu afetler başımıza geldi ve biz sudan çıkmış bir balık gibi tüm bunlarla baş edemedik ve zarar gördük. Başka ne söyleyebilirim ki!..

*Konu konuyu, söz sözü açmışken; bu “Dêsim inancı” Anadolu’daki Alevilik ile mukayese edildiğinde bayağı bir farklılık göstermektedir. Batı Anadolu’da “Ehli- Beyt” İslam vurgusu daha ağır basıyorken, Dêsim Aleviliği’nde bundan daha ötesi, yani “pagan unsurların ağır bastığı” ve bunun İslam’ın “Ehl-i Beyt ve 12 İmam” ile harmanlandığı bir inanç sistematiği üzerine kurulu bir ritüeller silsilesi var.

ÇhemêMuzırMisal; “Kainatın mübarek Güneşi” İslamiyet’in etkisiyle “Muhammed’in Güneşi” olarak yer değiştirmiş. (Tijia Bımbarekê/Hometê; Tijia Mıhemedi). Siz hem bu konuda ne diyorsunuz? Hem de bu Dêsim’e has duaları derleyip bir kitap çalışması olarak topluma hediye etmeyi düşünüyor musunuz? Munzur Çem’in bu konuda yetersiz ve dağınık bir çalışmasının varlığından da bahsedeyim…

-Ben, böyle bir çalışma yapmayı düşünüyorum. Fakat bu, bugünden yarına hemen olacak bir şey değil! Belki bir zaman sona bunu bir nihayete erdiririm. Evet, siyasetle de, güncel gelişmelere dair bilgi ve takibimiz var ama genelde daha ziyadesiyle bu bahsettiğin konulara yoğunlaşmış durumdayım. Yoksa siyasi bir sistem kurmaya dair çalışmalardan uzak durmalıyız! Bunlarla gereksiz zamanımızı harcamamamız ve kendi toplumsal değerlerimize yoğunlaşmak gerektiği kanısında ve düşüncesindeyim.

*Muhakkak ki bilgilendirilmiş olmalısınız; Eskişehir Cem evi 90’lı yılların ortasında, o Demirel’in Hacê Bektaş’a gidip; “Devletin başında biri ve devlet olarak, Alevi realitesini tanıyoruz!” dediği açıklamalarıyla eş zamanlı olarak Cumhurbaşkanı Demirel, Meclis Başkanı Cindoruk  ve Kuzey Kıbrıs Devleti Başbakanı Derviş Eroğlu’nun katıldığı bir törenle temeli atılmış ve daha sonra açılarak o günden bugüne hizmet vermektedir.

Bu bölgede her ne kadar Dêsim ve civar bölgelerin Alevi nüfusu gelip yerleşmiş olduğu halde, genelde ve çoğunluk kitle bu bölgenin Türkmen olarak kendilerini tarif eden Alevilerden müteşekkildir. Demem o ki, bu Kırmancki Hızır Cem’ini yürütmeye gelmeden evvel veya başlarken Cem’de hizmetlerin yürütülmesi açısından “dil” yönünden bir kuşku ve tereddütte düştünüz mü?

-Evet, doğrusunu söylemek gerekirse bunu bu şekilde düşünmedim. Ben dedim orada bizim Dêsim yöresi ve civar yörelerden gelen Kırmanck, Zazaki (Zonê Ma) dilini bilen canlarımız olduğunu, en fazla çocuklarından bazılarının bu dili anlayamayacağını, bunun da sorun teşkil etmeyeceğini düşündüm. Ama Cem’de, “Bu dili bilenler el kaldırsın” dediğimde, oran yarı yarıya çıktığında doğrusu şaşırdım. Elbette bu sorun olmayacaktı. Çünkü canlarımıza da bunu izah etim ve şunu dedim: “Hiç korkmayın, tereddütte gerek yok. Keza dualarımız, mersiyelerimizin içerdiği kelimelerin birçoğu “Farsi” kökenli ve her iki dilde olan ortak kelimelerden ibarettir. Dedim. Bilmiyorum ne kadarı, ne kadarını anladı!..

Bonê Cêmi, Eskişahar.

Bonê Cêmi, Eskişahar.

*Evet, dilimizden söz açılmışken; bu dil (Zazaki) çok geniş bir bölgede, konuşulmakta ve bilinmektedir. Bileni ve konuşanı yönüyle beş milyona yakın ve Türkçe ile Kürtçe’den sonra konuşulan ülkede konuşanların sayısı olaral en büyük çoğunluğuna sahip üçüncü dil.

Öte taraftan Dêsim’in “Raa Haq, Raa Xızıri” dedikleri inancın motif ve ritüelleri de bu dil üzerinden yürütülmekte ve yerine getirilmektedir. Fakat, yetmişli yıllardan itibaren ve 94’te had safhaya ulaşan göç ve zorla göçertilme sonucu bu dil gelinene şehirlerde terk edildi yerini Türkçe’ye bıraktı, inanç ise tuhaf bir şekil ve hal aldı. Tüm bunlara, bu gelimlere ne dersiniz?

 -Ben, bu güzel ve yerinde sorularınıza karşı öyle herkesin tekrarladığı cevaplar ile yetinmeyeceğim. Ben, daha farklı bir şey söylemek istiyorum. Elbette bu dilin devlet tarafından desteklenip bir eğitim dili haline getirilip çocuklara öğretilmesi gerekiyor! Bu yöntem, dili kurtaracak en kestirme ve garantili yöntemdir. Fakat biliyorsunuz şu anda devletin bunu yapmaya pek niyeti yok. O halde, ne yapmalıyız?

Biz de çocuklarımıza yeterince öğretemiyoruz. O halde gerek “dil” alanında ve gerekse “inanç” alanımıza “teolojik çalışmalar” yönelmeliyiz. Yani bu konuda yetkin olan insanlarımızın akademik ve bilimsel eserler vermesi gerekli. Öyle ki bu dil ve inanca dair bilgi ve birikimler kayda geçsin ve gelecekte bir başvuru kaynağı olarak el altında bulunsun, isteyen o şekilde araştırsın ve dilerse öğrenebilsin. Bu durum bana daha mantıklı ve gerçekçi gelmektedir.

Bir de Alevilik sadece Dêsime has ve özel bir olgu değildir. Anadolu’da birçok farklı topluluklar bulunmaktadır. Tahtacılar, Çepniler bunlardan aklım gelen iki topluluktur. Bizim, bunlarla da irtibatlı ve dayanışma içerisinde olmamız gerekiyor.

*Evet; size şimdi de bir soruyu da, Dêsim toplumunun yani biz Dêsimanlıların tarihi köklerine ve geldiği coğrafyaya yönelik sormak isterim. Genelde tekrarlanan bir ezber var; Biz sadece Horasan’dan mı geldik? Mesela Haydar Karataş bu konuda, Dêsim’in bir şemsiye gibi birçok etnisite ve inanç gurubunu “Alevilik” temelli üst kimlik altında barındırdığından yazılarında sıkça bahsetmektedir.

Keza Erdal Yado arkadaşımız “Alamut Dai”lerine vurgu yapmakla beraber, Hazar Denizi güneyi ve batısında, bu civarlarda yaşayan “Tat halkı”ndan, Afganistan’ın “Wakhan bölgesi’nde (koridor, vadi) yaşayan Wakhi’lerin kültürel akrabalarımız olduğunu araştırmalarında belirtmektedir. Bu türden yazılar, www.cilgagazete.com. da yayımlandı. En ilginci olanı da ta 1940 yılında bizdeki “Qureyş ile Bamasur”mitolojik anlatısı”nın hemen hemen birebir benzerinin Hindistan’da filme çekilmiş olmasıdır. Tüm bu konularda fikrinizi merak ediyorum?..

fdg - fOTO 2. Kongre-Haklısınız, Haydar’ı (Karataş) tanır ve bilirim, değer verdiğim biridir ve ilgiyle de bazı yazılarını okumuşluğum vardır. Erdal Yado adlı hemşerimizin bu araştırmalarda elde ettiği bulgular gerçekten de ilginç ve üzerinde durulmaya değer. Fakat şunu söylemeliyim ki; olabilir ki, bu yerlerde bizim halkımıza benzer inanç, dil ve ritüeller olsun. Bu normal bir şey ve bu topluluklar arasında bu akrabalığa dair işaretler gayet normal ve olabilecek bir şey.

Muhakkak ki tüm bu topluluklar zamanında birbirine komşuydular. Ya da bir ve beraberlerdi, göç verdiler her biri bir taraf gitti. İnanç ve dilleri değişmekle beraber, hala benzer ortak yönlerden izler taşıması da gayet doğal. Zaten Dêsim’e boşuna renkler ülkesi anlamındaki “Kırmanciya Beleke” dememişler. Bir de Dêsim’de bir söz vardır; “Tahtını yık ama bahtını yıkma!” diye. Bu töreye sahip Dêsimanlılar, kendilerinden sonra her gelene kucak açmışlardır. Veya öncekiler onlara.

Burada anlaşılması açısından “Bext”in; “iltica, sığınma” anlamında olduğunu da belirteyim. İşte Dêsim’e gelen tüm bu topluluklar “itiqat ve yiqrar” müessesesiyle bir arada tutulabilmiş. Bu “yol” olmasaydı bu birlik ve yaşam olmazdı, sürdürülemezdi. Fakat bu bağ Cumhuriyet hükümeti tarafından 1938’de büyük ölçüde kırılır ve toplum dağılması yoluna doğru evrildi. Diğer büyük kırılma ise nerdeyse köylerinin ve nüfusunun yarısının zorla göçe tabi tutulmasıyla yaşanan 1994’te oldu. Elbette tüm bunların yolunu açan “delik demir” meselesidir.

*Yani siz, “insanlarımız tüfek icat olup bölgeye girdikten sonra mı özellikle kendi iç barış ve huzurunu kaybettiler” diyorsunuz? İşte, aşiret kavgaları, talan hadiseleri, falan filan.. Sonra da sıra devlete geldi ve tüm bu çelişkiler işini kolaylaştırdığından o büyük kıyım yaşandı, öyle mi?

Pir Barihas.

Pir Barihas.

-Aynen öyle diyorum; “Menfaat”. Menfaat tüm bunlara yol açtı ve bu da silah ve şiddet üzerinden sağlanmaya çalışıldı. Fakat şunu da biliyoruz ki, inanç yönünden hep bir serbestlik olmuştur Dêsimde. Bu coğrafyada kimse kimseyi inanç konusunda zorlamamış. Öyle ki Kiliselere gidip dua edip kurban kesen Alevilere bile rastlıyoruz, ya da tersi bir duruma. (editörün notu: Bknz. Cemal Taş, Tija Sodıri, Kırmnacki dergi, Demenanlılar ve Vank Keşisi.)

*Şimdi, benim için önemli olan bir meseleye tekrardan gelmek istiyorum. Keza ilk sorduğumda yeterince değinmediniz! Bu,“1938 davası” ne olacak? Biliyorsunuz, 360’a yakın 1938’in bir çoğu yaralı kurtulmuş çocuk tanığı, “Dersim 1937-38 Sözlü Tarih Projesi”ne gözyaşlarıyla, zor da olsa konuştular.

Öyle ki bu görüşmelerin bir kaçına Eskişehir’de ulaştığım birkaç tanık sebebiyle Cemal taş ile katılma ve asistanlık yapma imkânım oldu. Sayın Cemal Taş’ın bana anlattığı; “öyle görüşmeler oldu ki dile gelen drama dayanamadık ve bu sebeple ara vermek zorunda kaldık” dedi. Beni anlıyorsunuz, değil mi? Ne olacak bu durum, bunula bağlantılı ve asıl meselenin kilitlendiği “FDG”nin durumu ve bu minvalde şahsi kanaatiniz nedir? 

Bir de şunu sormak istiyorum! Mesela geçen hafta 19 Şubat tarihinde Almanya’da Dêsimanlı bir gurup aydının çağrısıyla “Mısletê Dêsim-2016” adıyla “Dersim Meclis Girişimi” toplandı ve bu konuları masaya yatırıp tartıştılar, çözüm aradılar. Bu çözümün sağlanması için “FDG” bünyesindeki bölünmede ve itilafta yer alan her iki kesimden şahıs ve guruplara çağrılar yaptılar! Tüm bunlara ne diyorsunuz?

-Şimdi bu sorduğun mesele üzerine benim fikrim şu şekildedir: Bazı insanlarımız birisi veya birilerinden sırt (destek) aldı mı kendini şaşırıyor. Halbuki kendi öz benlik ve düşüncelerine göre hareket etmeleri gerekmektedir. Ben, kimsenin ismine değinmeyeyim ama yıllardır ben bu Dêsimanlı hemşerilerimin içindeyim. Uzaktan bakınca, bu sorunlar ve çekişmeler karşısında benim de yüreğim yanıyor. Ben de isterim ki bu çekişmeler, bur sorunlar olmasın ve bizler el ele, gönül rahatlığıyla, kavgalar olmadan birlikte işlerimizi bir sonuca götürelim.

Bu konuda tüm tarafların, her ne kadar sorun yaşıyorlarsa da yine de yarın yan yana gelme mecburiyetlerini düşünmeleri gerekeceğinden, sarf ettikleri sözlere dikkat etmeleri ve kırıcı olmamaları gerekmektedir. Öyle ki tekrardan yan yana geldiklerinde birbirinin yüzüne bakabilsinler.

Fakat ne olursa olsun; şu bilinsin ki bu iş tüm bu sorunlara rağmen yine de yürüyecek ve hedefi ne varacaktır. Öte taraftan naçizane önerim şu; bu işte (DSTP) emeği az veya hiç olmayanların biraz geri palanda durmaları ve müdahale etmemelerini salık veririm. Fakat görüyorum ki ve ne yazık ki bu konuda menfi bir tavır içindeler. Bizler, bu “Meclis Toplantısı”ndan önce bir araya geldik ve bu işi bağımsız olarak ele aldık ve bir “Vakıf” kurup “DSTP”ni bu vakfa devredip, bu vakıf eliyle yürütme kararına vardık.

Eskişehir'de 13 Mart 2015 pazar günü konuyla ilgili eylem var!

Elimizde; federasyonun (FDG) elinde tam 360 “Dêsim’1938” tanığıyla yapılmış olan görüşmeler bulunmaktadır. Bu meselenin böyle bir hal almasından da çok müteessir olduğumu ayrıca belirtmek isterim. Çok alavere dalavere oldu. Mahkeme elbette iyi olmadı ama neticede realite bu ve mahkeme ne karara verirse ona uymaktan başka çare de yok gibi. Elbette önceden bir araya gelinip bir çözüm bulunmaz ise.

*Şimdi, epey zamandan beri bu “vakıf kurma ve DSTP’ni bu vakıf eliyle yürütme” fikri epey zamandır ortaya atılmış ve bir kesimce bu yönde çaba harcanmaktadır. Peki, benim bildiğim bu iş evvel FDG’nin kurumsal olarak elinden çıktı ve orada tayin edilen bir yürütme kurulu (çalışma gurubu) eliyle ve denetiminde yürütülüyordu. Güzel ve başarılı da yol almıştı.

İlk etap görüşmeleri hemen hemen bitmişti. Bu işe ilk başlandığında veya proje yürüme safhasındayken FDG’de herhangi bir “vakıf” kurmaya dönük bir karar alındı mı? Bildiğim kadarıyla böyle bir şey hiç gündeme gelmedi ta ki bu ayrılıklar başlayıncaya kadar. Bu “vakıf kurma zarureti nereden ve nasıl doğdu, daha doğrusu bunu kurma yetkisini nereden, kimden alıyorsunuz? Bir kurumun tüzel kişiliği ve öz kaynaklarıyla başlatılan ve yürütülen böyle bir çalışmada böyle bir karar nasıl ve neye dayanılarak alınır. Bu durum (vakıf işi), projeyi bir nevi topluma ait olan ve onun aklı, vicdanı ve dili olan bir kurumun elinden almak anlamına gelmez mi? O halde, FDG’de yönetimle ilgili sorunlar çözüldükten sonra bu projeye kaldığı yerden devam edilmesi, daha doğru ve sağlıklı olmaz mı?

-Şimdi, bu projede Yaşar Kaya’nın emeği çoktur. Kardeşime söyleyeyim ondan başka Meme Jele ve rahmetli Mehmet Yıldız gibi hemşerilerimiz çok değerli çalışmalarıyla katkılarını sundular. Ben de dahil daha birçok kişinin emeği var. “Dêsim Cemiyeti” maddi olarak çok büyük katkılar sundu.

Tüm bunları göz önüne alarak biz, yine bir raya gelip uzlaşarak bu problemi halletmek istiyoruz. Velev ki arada fesatlık yapan bazı şahsiyetlerin girişimleriyle bu başarılamadı. Yine de bu proje yürüyecek ve sonuca ulaşacak. Bu konuda kimsenin kuşkusu olmasın.

*Ben diyorum ki bizler; kan kılıç, gözyaşı ve kurşun artığı bir neslin çocukları ve torunlarıyız! Büyüklerimiz, kâmillerimiz bir şekilde kaçıp canlarını kurtarmasalardı, bizlerin birçoğu bugün bu hayatta olmayacaktık. Siz, bunca acılara gark olmuş bir toplumda fesatlık yapan, iyi niyetli insanlarımızdan bahsediyorsunuz! Hakikaten bunların varlığına ve bu türden çabalarının olduğuna inanıyor musunuz?

-Evet, neden olmasın ki, var tabi. Fakat ben başka bir şey söyleyeyim. Misal, bazıları bu toplumumuzla ilgili işleri yapmak üzere kurumlarda görev ve yer almışlar. Misal, bir ikisi bir araya geliyor; ben o vakit, “İtiqat Divanı”ın başındaydım. Ben diyordum; “Kardeşim bakın beni Erzincan’dan, Mameki’den çağırmışlar, Cem yürütmek için gitmem gerekiyor!..” Bana dönüp diyorlardı; “E, he git, elini tutan mı var?..” Ben de diyordum; “Tamam gideyim de nasıl ve ne ile gideyim!..” Cevaben; “Hele bak bakalım, bir yerlerden bir destek mahiyetinde kaynak, yardım falan bulursan öyle git!..” Hal durum böyleydi; başka bir şey söylemeye gerek var mı bilmem!

htekin-dersim meclisi*Şunu mu demek istiyorsunuz; bir dönem FDG’nin başında olan karar sahibi idareciler, bu işleri ciddiye almıyorlar mıydı, toplumsal çalışmalar için kurumun üstüne düşeni yapma noktasında gönülsüz ve gayret göstermiyorlar mıydı?

-Aynen, öyle diyorum. Bu şekilde bir tavır takınıyorlardı ve sonra toplantılarda dönüp; “İtiqat Divanı, nerede ne iş yapıyor?” diyorlardı! Ben de “Ciğerim, ‘Ainesi iştir kişinin lafa bakılmaz!’ Siz merak etmeyin İtiqat Divanı işinin başındadır, işini yapıyor..” diyordum. Hal ve ahvalimiz işte böyleydi. Sanırım bu çok şeyi anlatır.

Bakıyorlardı ele alınan bir iş ileri gidiyor, bu işi bana yığıyorlardı fakat arkasında durmuyorlardı. Buna rağmen ben, imkânlarımı zorlayarak işimi aksatmadan yapıyordum. Bu tür toplumumuzu ilgilendiren konularda böylesi bahsettiğim türden menfi tavır takınan ve engelleyenleri ben tanıyorum. Bunlar, istiyor ki bir iş ileri gitmesin, dursun!

Bu işin arkasında binlerce Dêsimanlı var ve hepsinin gözü üstümüzde. Elimden geldiğince ben şahsen bunların bu işlere basarak basamak yaparak şahsi çıkar ve mevkii elde etmelerine müsaade etmem. Tüm rahatsızlıkları bundan ötürüdür. Bazıları bu “DSTP”ini neredeyse iki, üç yıl üst üste engelleyip durdular. Yine de bizler bir gurup, bu işi ilerlettik ve bu aşamaya getirdik.

Ben diyorum ki; “memleketini sevenler ve bu sevgisi karşılıksız olanlarla” birlikte bizler yana yana gelerek bu işi bir sonuca ve başarıya götürürüz. Biz, kimseye düşmanlık etmeyiz, hakaret te. Ben her zaman arkadaşlarıma şunu söylüyorum:

“Sizler, bu problem yaşadıklarınızla yarın öbür gün bir şekilde yine yan yana gelmek zorunda kalırsınız. Birbirinizin kalbini kırmayın; öyle yapın ki başı dik, yan yana geldiğinizde birbirinizin yüzüne bakabilesiniz! Başkalarını; Yahudileri, Ermenileri örnek alın! Bu tür tarihsel-toplumsal çalışmaları nasıl yapmışlar ve bir sonuca götürmüşler. Buna bakın ve örnek alın! Büyüklerimiz, kâmillerimiz nasıl cemaat yapmışlar, sorunlarını nasıl çözmüşler, bunları da örnek alın!..” diyorum.

*Diyelim ki sizler bir gurup olarak “vakıf” kurdunuz ve projeyi bu vakfa devredip bu vakıf eliyle yürütmeye çalıştınız. Bir kere, Avrupa’da vakıf kurmanın zor olduğu, maddi bir külfet gerektirdiği, öyle bugünden yarına olacak bir şey olmadığı söyleniyor! İkincisi, Dêsim toplumunu, kurulacak olan bu vakfın DSTP’yi başarıyla bir sonuca götüreceği konusunda ikna ederek desteğini alabilecek misiniz?

Mesela ben, bu aşamadan (kavga-çekişme-bölünme) sonra, elimde yüz tane tanık adresi olsa bile birini bile vermem. Nedeni de şu; kimseye, “onların gözyaşlarını kurutan acıları” üzerine istismar etmesini, çıkar sağlamasına ne fırsat veririm ne de bu günaha girerim. Bu sebeple ben çok önemli olmasa da desteğimi çekerim. Vakıf işi de beni pek ikna etmiyor. Keza bir toplumun, kurumları vasıtasıyla işlerinin yürütülebileceğini ve denetlenebileceğine inanıyorum ki, FDG’ye bu konuda birkaç yıl öncesine kadar büyük bir güven duyuyorduk.

Foto DSTPDiyelim ki, böyle bir işe giriştiniz ve bir başarı elde edemediniz. O halde topluma nasıl bunu anlatabilirsiniz? Başarırsanız, toplum sizi alkışlar ya başaramazsanız? Bu işi alıp telef ettiniz, heder ettiniz, derler ise ne cevap verirsiniz?

Vakfı kuracağız ve bunu başaracağız. Zor değil; sadece 1000 Avro gerekli! Biz, kendimize güveniyoruz. Halkımız ister takdir etsin, ister etmesin; bu önemli değil, biz işimize bakarız, yolumuzda yürürüz. “Sırt sıvalamakla iller yürümez!” Bu işi, geçen yıllarda; “artık bitirelim..” diyenler oldu, bu şekilde engelleyenler oldu diyorum. Halbuki bu görüşmelerin, daha ikinci ve üçüncü jenerasyonlarla yapılmaya devam edilmesi gerekiyor…

*Tam da burada şunu söylemek istiyorum: Yine bu projede görev alan hemşerimiz sosyolog Şükrü Aslan; “Böyle akademik-bilimsel projelerin bir bütçesi ve tayin edilen bir zaman diliminde bir nihayete erdirilmesi gerekir ki amaç hasıl olsun!..”  demişti. Ben bu fikre katılıyorum. Bu şekilde bu proje hedefine ulaştırıldıktan sonra, bahsettiğiniz diğer “sözlü tarih görüşmeleri” başka bir proje kapsamında ele alınsa daha iyi olmaz mı?

-Evet, Şükrü (Aslan) doğru söylüyor. Bu konuda seninle de hemfikirim. Fakat insanlar, bu meseleyi çok karıştırıyor ve bu şekilde amacından saptırmaya çalışıyorlar. Misal; “Mısletê Dêsim” toplandı. Evet, güzel bir iş, desteklenmesi de gerek ama “DSTP”ni neden bu toplantının ana konusu haline getiriyorlar? Ya da bu “Meclis Oluşumu Çağrı Komitesi”, toplanmadan önce şunu deseydi:

“Biz, bu meselede tarafsızız. Gelin, konuşalım ve uzlaşalım…” deselerdi, daha iyi olurdu. Yine de bu “Dêsim Meclisi”nin toplanmasını önemsiyorum. Orada olsaydım ben de katılır ve bu görüşlerimi ve başka konularda katkılarımı iletirdim. Neticede ne olursa olsun biz, “DSTP”nin bir ayağını Avrupa’da, diğer ayağını ise Türkiye’de Dêsim’de oluşturacağız ve bu işi nihayete erdireceğiz. Bunu söyleyeyim.

"Mısletê Dêsim/Dersim Meclis Girişim-2016" toplantısından.

“Mısletê Dêsim/Dersim Meclis Girişim-2016” toplantısından.

*“Mıslet/Meclis” ten söz açılmışken -bu nevi gelen eleştiriler üzerine-; bu “Çağrı Komitesi”nde yer alan ve toplumsal bazı çalışmalarda kendini ispatlamış aydın ve yazarlarımız yer aldılar. Remzi Aydın, Hayri Dalkılıç, Kazım Gündoğan, Hüseyin Dedesoy ve Hasan Beltan olmak üzere bu arkadaşlar, toplumda çok sevilen ve yaptıkları çalışmalar ile sevgi ve saygınlıkları olan kişiler.

Bu işi düşündüler ve böyle bir çağrıyla başlatan bu şahsiyetler, böyle bir hataya, bazı eleştirilerde dile geldiği gibi “kendini kullandıracak” çapta insanlar değiller. Kaldı ki, diyelim ki FDG’yi temsilen “seçimde ihtilaf yaşanılan bir kesim” bunlara böyle bir çağrı yapmalarını öneri olarak götürdü. 1938’in gözü yaşlı gül yüzlü çocuklarının güz yaşları ve yürek acıları üzerine yapılmış böyle önemli ve sorun yaşanılan bir proje (DSTP) neden konu edilmesin ve tartışılmasın? Bunda ne kötülük var; kimden ne saklanıyor?

-Ben, bu “Çağrı Komitesi”nde yer almış değerli insanlarımızın birçoğunu tanıyorum ve severim de. Dediğiniz gibi bunlar iyi, aydın, toplumsal çalışmalarda kendini ispatlamış başarılı inanlarımız. Fakat; Almanların bir atasözü var, derki; “Bu iki postal farklıdır ve birbirine uymuyor?” Sorun bu.

Yani usul, yaklaşım ve yöntem hatalıydı. “DSTP” ve “FDG”, bu Meclis’in işi değildi. Önceden bir ön hazırlık yapılır, konuşulur, uzlaşılır ya da uzlaşılmaz o şekilde bu “Meclis” toplantısı yapılsaydı daha sorun çözücü ve iyi olurdu. Fakat biz, bu çağrıda iyi bir niyet görmedik ve bu sebeple katılmadık. Netice de ben yine, bir araya gelme, kırılan kalplerin karşılıklı tamir edilip, bunun neticesinde bir uzlaşı olmasından tarafım. Bu imkân her zaman vardır.

*Haklı olabilirsiniz ama belli ki bahsettiğiniz bu yol ve yöntemler daha önce denenmiş ve ümit kesilmiş olmalı ki böyle bir çalışmaya gidildi. Elbette eksikleri ve bazı yöntemleri hatalı olabilir. Neticede bir katılımla tüm sorunların tarafları bir bu “Meclis” gibi “üçüncü bir göz” altında sorunlarını tartışıp çözüm önerileri bulunabilirdi. Bence bu fırsat kaçtı ama belki bundan sonra olumlu yönde başka bazı gelişmelere yol açacak gibi. Kıymetli zamanınızı aldım ama bu sohbeti sizinle etmek, beni ziyadesiyle mutlu ettiğini, umutlu kıldığını belirtmek isterim.  Tekrardan, teşekkür ederim. dersimmeclisinedogru2-Ben de teşekkür ederim. Bımanê weşiyê de!

Asmên Ercan Gür (aliyedemeniz@hotmail.com)

Şervan Barihas 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

1.598 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”