Eskişehir’de ilk defa; “Dêsimce (Kırmancki/Zazaki) Cem” yürütüldü!

Pir Şervan Barihas, Eskişehir Dêsim Derneği’nin davetlisi olarak Eskişehir Cem Evi’nde Xızır Cemi yürüttü!..

Bonê Cemê Eskişahar. (Eskişehir Cemevi)

Bonê Cemê Eskişahar. (Eskişehir Cemevi)

“Eskişehir’de ilk Dêsimce (Kırmancki/Zazaki Cem”

Anadolu Üniversitesi, Sinema Televizyon Bölümü mezunu olan Pülümür’lü bir hemşerimiz olan Engin Yıldız’ın önerisi ve çabaları sonucu, “Eskişehir Dêsim Derneği”nin daveti üzerine, “Xızır Cemi”nin yürütülmesi için Pir Şervan Barihas Eskişehir’e geldi.

Yine, Dêsimanlı sürgün bir ailenin üyesi olan, dernek yöneticilerinden Gülsüm Yıldız, sağ olsun beni hem Pir Barihas ile buluşturdu, hem de “Xızır Cemi” organizasyonu konusunda bizi bilgilendirdi:

“Eskişehir Cem Evin’de on yıldan az olmamak üzere hemen hemen her Perşembe günü (Cuma akşamları) Türkçe Cem tutulmaktadır. Fakat sizin de (bana atfen) belirttiğiniz gibi bu; sanırım Eskişehir’de yürütülen “ilk Kırmancki/Zazaki Cem” oldu. Bu açıdan ben şahsen mutlu ve gururluyum.  Engin arkadaşımızın önerisiyle yola çıktık ve böyle güzel bir organizasyonu yapmanın kıvancını başkanından (Aysel Yalçınkaya) üyesine kadar taşıyoruz.

 Pirimiz Barihas, sağ olsun bizleri kırmadı, ta Almanya’dan kalkıp Erzincan üzerinden Eskişehir’e geldi. Öyle ki kendisi, Cem’i Kırmancki yürüttüğü halde, Eskişehir gibi bir yerde bu dili bilmeyen mihman canlarımızı düşünerek, Türkçe ile birlikte her iki dilde sunma çabası ve gayreti içindeydi. Böyle bir fedakârlık ziyadesiyle Cem’e katılan tüm canlarımızı çok memnun ettiğini, belirtmek isterim. Cem’e katılan ve Kırmancki dilinin Dêsimce ağzını bilmeyenlerin çoğu; “memnun kaldıklarını”, küçük bir kısmı ise “anlamadıklarını” fakat yine de genel olarak memnun ayrıldıklarını ifade ettiler. Pir’imizin duazlar ile mühürlediği “Birlik Kurbanımız”, ve lokmalarımız ise Cem bitiminde Cem’e katılan canlara, mihmanlara sunuldu. Hemşerimiz olan ve olmayan canlarımız bu noktada herkes kendi imkânı ölçüsünde katkıda bulundular. Sağ olsun, var olsunlar; “Heq qebul kero!”.

Daha sonra Pirimizi biraz da yorduğumuzu itiraf etmeliyim. Keza akşam evimizde ayrı bir Cem yürüttü. Bu Cem’in, hala ailemizden kayıpların olduğu (annemin ve Zeynep teyzemin kardeşi) ve yıllar önce “Dêsim 1938 sürgünü” olan ailemizin evinde yürütülmesi, hem de unutulmaya yüz tutmuş ana dilimiz Kırmancki’de bunun yürütülmesi; biz tüm aile fertleri için ayrı bir duygusallığa ve yoğun duygulara sebep olduğu gibi, bizde “köklerimiz ve kültürümüzle” tekrardan buluşma konusunda, gururla karışık buruk bir sevinç yarattı. Bu yolun; “Alevilik (Raa Haq, Raa Xızıri) yıllarca Anadolu’da köylerde en saf ve orijinal haliyle sürdürüldüğünü, bunun neden bu kadar anlamlı olduğunu evde yapılan o Cem’de, o Gulbank’ta anladım… (Gülsüm Yıldız) 

100_9991[1]“Mesela; benim yaşadığım Almanya dahil tüm Avrupa ülkeleri kendilerine işçi olarak gelen ülkelerin çocuklarının tümüne ayırımsız olarak “ana dillerini öğretme ve öğretme hakkı”nı veriyorlar!..”

“Destur Pir’dedir”

Heq u Oli, Cemê Ma, rozê Ma niaz u qurwanunê Ma qewul kero; Xızır o Khal nuğda dê xerê zerre Ma erzo, Ma re qlavuze de xerê burısno, tenga feqır u fıqaru ve sê u bêkesu ve naçaru de bıreso; Ma têdine re çêwere de xêr rakero; fızılêni bêareni, bêikrarêni ma ra duri beru. Dem u dewranê sıma re hü!”… Halla halla!”…

“Xızmeta sıma qewul wo, mırode sıma xasıl  wo, Heq u Oli mırodê sıma çımê sıma de nıverdo!”… “Halla halla!… “Gerçeğe hü!”…

“Qedırgıran can u meymani/sevgili canlar”

Mawe xer di/hepiniz hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Ben Almanya’dan geliyorum. Dersim’in Kureyş Mahmut Hayrani Ocağı’ndanım. Ben, genelde Cem’i Kırmancki olan ana dilimde yürütürüm. Bizim için diller kutsaldır. Bu noktada şunu belirteyim ki;

Hak u Thala, tüm insanlığı farklı dillerle yaratmamış olsaydı, durum farklı olurdu. Ki öyle görmüş, nurundan insanı bu farklılıklarıyla yaratmış ve ademoğluna bu çerçevede sorumluluklar yüklemiştir. Bizler de bu sorumlulukların bilincinde, bu alemde yan yana birlikte sevgi, barış ve paylaşım içinde yaşayıp gitme çabasındayız.

Ama gelin görün ki; insanlığın bencil bir kesimi Allah’ın nurundan verdiği inançları ve dil gibi bu değerleri kabul etmez, hor gözle bakar, yok sayar. Bu tür devletleşmiş siyasi sistemlerin ve bunların kölesi ve aracı olmuş kişilerin, gurupların, cemaatlerin takdir edersiniz ki, Hak ve hakkaniyetle, hukukla, insan onuru ve erdemleriyle bir ilgisi yoktur.

Mesela; benim yaşadığım Almanya dahil tüm Avrupa ülkeleri kendilerine işçi olarak gelen ülkelerin çocuklarının tümüne ayırımsız olarak “ana dillerini öğretme ve öğretme hakkı”nı veriyorlar! Bu konuda yasal kolaylıklar sağlıyorlar. Örneğin; benim yaşadığım eyalette birçok farklı ülkeden işçi olarak gelen halklardan öğretmenler var ve bizlerin bu konuda ortak bir çalışması var. Demem şu ki; orada tam “seksen iki farklı dilde” bu çocuklara kendi ana dillerini öğrenmeleri için fırsat sunuluyor ve buna uygun çalışmalar yapılmakta ve yürütülmektedir.

Bu güzel ülkemizin, Anadolu’nun bir köyüne gittiğinizde, gideceğiniz o yer neresi olursa olsun göreceksiniz; sizi canla başla mihman ederler; en güzel yiyeceklerini ikram ederler, en temiz yerde yatırırlar. Sizinle hiçbir sorunları da yoktur. Gel gelelim ki adına “politika-siyaset” dinilen ve insan tarafından ülkemizde “hizmet etme” yerine çirkefleştirilen bir olgu; hele bu son yıllarda insanları hiç olmayacak derecede ayrıştırma ve bunun üzerinden düşmanlaştırma çabasındadır. Bunu bu şekilde yapanlar, yapmak isteyenlerin kötü niyeti gün ışığı gibi ortadadır.

Biz, yoksul ve garip Anadolu halkını bu şekilde bir birine düşürerek, gelecekte telafisi zor bir erezyon yaratarak bundan politik olarak nemalanma derdindeler! Bu konuda Musa Eroğlu ne güzel de bunu dile getirmiş: “Anadolu köylüsü birbiriyle kavga nedir bilmez; bu kavgaya sebep ve başlatanlar, aha bu şehirdekiler oldu!” der. 100_9989[1]Hatırlıyorum, altmış ve yetmişli yıllarda bizlere; kendi memleketimizde Dêsim’de, okula gittiğimizde dövülerek anadilimiz yerine zorla Türkçe öğretilirdi. Ne zaman ki kendi ana dilimizde bir kelime araya karıştırıp konuşacak olsak; hemen ‘Muhaşeret Kolu Başkanı” vardı, o koşardı öğretmenlere şikayet eder, onlar da gelir bizi döverlerdi.

Yani demem o ki “tek dilli, tek inançlı, tek giyimli insan yaratmak” ne Hak’kın gönlüne hoş gelmez! Ki, Haq isteseydi, insanı bu şeklide, yani “tek tip” yaratırdı. Bu zulmü, bir ülkede yaşayan insanların bir kesimine reva görenler bilsinler ki; bu reva görülen kötülüklerin hem Haq katında, hem de insan hak ve özgürlüklerini tayin eden ve bunun garantisi olan medeni hukukta, sosyal adalette yeri yoktur! Konuyu nereye getireceğim, şimdi; bizim canlarımız, dostlarımız, memleketimizin insanları Anadolu’nun her bir köşesinden kalkıp ta buralara (Eskişehir) kadar gelmişler. Beni davet ettiler, ben de kendi ana dilimde bu “Xızır Cemi”ni yürtmek için Erzincan’dan sonra buraya geldim.

Almanya’da Türkçe öğretmeni ve Almanca öğretmeni olduğum halde, bir de kendi ana dilimde eğitim veriyorum. Orada ki genç ve çocuklara nasıl yardımcı olabilirim diye naçizane çabalar sarf ediyorum. Bu dilin, inkâr edildiği ve ne yazık ki yine bazı aydın olan Kürt komşu ve dostlarımızca “Kürtçe’nin bir lehçesidir(!)” denilen günlere de tanık olduk, uzun bir zaman. Ama doksanlı yıllardan başlayarak, oradaki dost ve hemşerimiz aydın ve yazarların çabasıyla, bugün artık bu dilin kendi yayımları, imla kuralları üzerine kurulu bir yazım biçimi” ortaya çıktı.

Yüzyıllarca ‘sözlü’ bir gelenekle bugünlere en zengin haliyle, onca kırım ve gözyaşına, “tarihi toplumsal hafıza kopuşlarına (1938-1994)” rağmen gelmeyi başarmıştır bu anadilimiz. Bugün, çok geniş bir bölgede, konuşanların sayısının her geçen gün azalmasıyla birlikte Türkiye’de hali hazırda yaklaşık ve tahminlere göre üçüncü büyük dil olarak beş milyona yakın bir insan tarafından bilinen ve konuşulan, fakat ne yazık ki geleceğe aktarılması konusunda çocuklara yeterince öğretilmediği, adı genel olarak “Dımıli/Dımılki” olan, bizim ise ona özelde “Dêsimce/Kırmancki” dediğimiz “Zazaki” dilimiz; tüm bu kolektif çabalar sonucu, ne mutlu ki günümüzde artık yazılıp okunup, kursları bile verilebilmektedir.

Şimdi kimse, ne bunu inkâr edebilir, ne de bir “lehçedir” diyemez! Bu dil; hem Anadolu’nun bir zenginliği, hem de dünya diller ailesinin hazinesinden bir parçadır. Şayet yitip giderse, o vakit; hem Anadolu hem de dünya bu kültürel hazinenin bir parçasından yoksun kalarak yoksullaşır. Ve bu bir zamanlar kültürel olarak çok zengin bir çeşitliliğe sahip olan “Anadolu coğrafyası” da, bir nevi tek tipleşerek kültürel olarak son surat çoraklaşır. Onun için tüm dillerin bizim için kutsal olduğu aşikârdır. UNESCO denilen BM bünyesinde kurulmuş olan uluslararası örgüt, sanırım 2009 olsa gerek, çünkü bu alandaki çalışmaları ta 2001’e gider; aralarında dilimiz olan Zazaca’nın da bulunduğu bazı dilleri “kaybolma tehlikesi altında” ilan ederek bu konuya dikkat çekmiştir. Bu durum için de –ma  vame 21 Guciğe,- sizler “21 Şubat” olarak biliyorsunuz bu günü de; bir bilinç yaratmak maksadıyla “Dünya’da Kaybolmaya Yüz Tutmuş Anadiller Günü” olarak ilan edilmiştir ve malumunuz bu her yıl çeşitli etkinliklere de sahne olmaktadır.

Uzatmayayım, UNESCO; “Siz, bu dili bilen insanlara büyük bir görev düşüyor. Bu farkındalık üzerine bir bilinç yaratmak suretiyle bu dili kurtarmaya çalışın”, demeye getirmektedir.

Düşünün ki, insanlık bir tarihte Avustural’yada yok etmeye çalıştığı “Aborjinler” adındaki yerli bir halkı ve onların otantik kültürünü koruyarak yarına ulaştırma derdine düşmüştür. Bu ne güzel bir şey ve elbette tüm bu tür çalışma ve gelimler insanlık ailesi için bir erdem ve görevdir.  Bunu koruyarak gelecek nesillere armağan ederek aktarmak, doğayı korumak gibi bir şeydir. Nasıl ki insanın, “doğanın ayakta kalmasına” ihtiyacı var ve onu koruma derdindeyse, aynı ihtiyacı bu kültürlerin varlığına da duymak zorundadır. Keza “doğa ve kültür” olmadan; insanoğlunun yaşamını sürdürmesi, bunu  idame ettirmesi mümkün değildir.

100_9984[1]“Sevgili Can’lar; Cem’imizin seyri şöyle olacaktır”

Benim, “Türkçe” hiçbir hazırlığım yok ve ben Cem’i başta da belrittiğim gibi Kırmnacki (Zazaki) sunuyorum. Onun için bu dili bilenlerin, bilmeyen hizmet erlerine yardımcı olmalarını rica edeceğim. Deyiş ve beyitlerimiz (mersiyeler) olacak, semahımız olacak; sonra hizmet yapacak olan canlarımızı buraya çağıracağız, sizlerin rızalığını alacağız ve bu hizmetleri hep beraber yerine getireceğiz. ‘Düzgün Baba’  ile ilgili bir beyitte, bir semaha yer vereceğiz. Bawa Duzgı, bir evliyamızdır. Dilimiz döndüğü kadarıyla “Anadolu’da Xızır inancı” nedir, Dêsim’de insanlar buna nasıl inanırlar, bu “Xızır günleri”nde nasıl ibadet derler, tüm bu açıklamaları Türkçe yapacağım.

Belki anlama konusunda bir tereddüt yaşıyorsunuz ama şunu bilin ki; “Alevilik” kaynaklı birçok beyit ve gulbanklarımız, ihtiva ettiği kelimeler asli olarak Türkçe ve Zazaca’dan ziyade, “Farsça, Farsi” kökenlidir. Böyle olduğu için de bunu anlayacağınızı ve sıkılmayacağınızı tahmin ve umut ediyorum. Keza deyişler, ziyaretler, evliyalar hep aynı. Bilindik ve tanıdık. “Himmet eyleyin!”… “Halla halla!”…

Ya Xızır, ya Quresu Duzgı, Ya Jiar u diyarê evliyayi! Nu Cem’e ma xer wo, xer biyaru, şêr def bo, … munın sa vo, Xızır sıma rê phoşdar wo, husku ve nequ sıma ra duri beru, sıma meçuw mekero; Heq u Oli sıma dar u hidarê qetê Hz. Wuşen ra mevısno; xızmeta sıma webul wo, derga u divan de qeyd bo. Jiar u Evliyau rê hü, ya Heq u Oli!.. Şimdi oturalım, nıka ronisê!”…

“Meymanê mau qımetgırani; ma zoenme ke itiqatê ma de Raa Heq u Mıemedi u Êli de bê rızaen qe thowa nıveno. Bê rızaen qe pelge dare ra varê nıgınena. İye ke na raee ramene, gereke he çi na yaz ı yavanê homete ra thowa eve rızaen bıjêre. Eke bone xo vırats, eve rıza u mınete sonê çi ane, pê dey vırazene. Ma ki gune na Cem de gereke sıma ra rızalığên bıjeme ke na xızmetê biyamê hurendi. Ma ke na Cem’de jumin ra rızlığên mecême, zerrê mu juminde sıktae vi, ju ke haqa ju werda ra, haqê werda, jurê xıravinen kerda, na Cem de niyano ra zon; juminra rızalığên nıvast, hast niwi, u waxt Ma nişkimê na xızmeta Cem biyame ra zon, bıramimê.”…

“Değerli canlar, bir de Türkçe’sini söyleyeyim”

Evvela bu dili bilmeyenler el kaldırsın. Ohoo, maşallah; neredeyse yarı yarıyaymış! O halde bilmeyenler bilenlere yardımcı olsunlar. Bu inançta, bu erkânda, Hak Muhammet Ali yolunun sürüldüğü bu Cem’de hiçbir şey “rızalık”sız olmaz! ‘Ağaçtan yaprak bile rızasız düşmez!’.

Bir insan, evini yapmak için doğadan bir parça bir şey almak isterse dahi, -Gülbengi Pir’in, Rehber’in yanında verdirdin veya kendin duanı içinde mihnetinin geldiği haliyle ettin-, kurbanın varsa kurbanının kestin, yoksa lokmanı dağıttın, doğadan gidip taş veya ağaç alacaksın. O vakit, her malzemeyi almaya gittiğinde hiç bir şey rızasız alamazsın! Çünkü bizim inanç ve yolumuzda (Raa Heq, Raa Xızıri, Alevilik) doğadaki her şey kutsaldır ve bunun bir sahibi vardır. Her şeyde bir ruh vardır; cansız olarak bildiğinde bile. Bir ışığın, bir enerjin yani bir ruhun olduğunu bizler inancımız gereği bunu kabul ederiz. (editörün, notu: “Işık insanı ve felsefesi” için; bknz. “Piro, Sırr-ul Sır”, Remzi Aydın)

Nasıl suyu, havayı, toprak anayı ve güneşi kutsuyor, onlara bir helal gelmesini istemiyorsak ve onlar da nasıl ki varlığımızın bir sebebi ise onlara sorumluluklarımız gereği zarar vermeden “kutsal bir miras” gibi çocuklarımıza devretmemiz gerekmektedir. Bizden istenen; sularımızı, toprağımızı ve havamızı kirletmememiz. Çünkü bu değerleri anlamlandıran felsefemize göre, “on sekiz bin alem” gizli ve tüm bir insanlık bundan kurduyla kuşuyla böceğiyle faydalanmaktadır.

Vücudumuz dahil her şey; hava, su, toprak ve ıs (ışık) olan güneşle ilgilidir; kaynağını oradan almaktadır. Onlar olmasa biz yaşamayız. Onun için “Vahdet-i Vucüt” denildi mi; Hak’ın yarattığı her şeyin birliği, anlaşılır. Nasıl ki vücutta bir organ hastalanır ve diğerlerini etkilerse, bu da aynen öyle bir şeydir. İşte bizim yolumuz; bunları gözetmeyi, Hak’ın emiri ve rızası içerisinde emrediyor.

Bu sebeple bu Cem’i, hizmet sunarak yürütecek olan canlarımız için sizlerden başlamadan evvela “rızalık” istiyoruz. O halde; “Bu hizmetleri sunmamızdan razı mısınız? (Sıma mara rajiyê?)…  “Razıyız, halla halla!”…. (Haq sıma ra ki raji vo!)… Anı şeyi sizler de birbirinizden isteyin ve bunu yapın:

Sizler, bu kapıdan girdikten önce veya sonra bunu düşündünüz mü; sizler, birbirinizden razı mısınız?”… “Razıyız!“… “Haq ta sizden de razı olsun!”. Bu şekilde gönlünüzden razı olduğunuzu söylediniz. Biz, sizin içinizi bilemeyiz; onu ancak Haq bilir. O halde şimdi, “nur” olan çılalarımızı  yakalım ve Cem’imizi açalım:

“Halla halla; destur Haq’tan… Bismişah, Bismişah!…”…

“Masallarımızda geçen bir yer olan Kaf Dağı’nın olduğu ülkede ona “Hacê Xızır” derler. O, bazen boz atının üstünde, bazen beyaz sakalıyla asası elinde türlü donlara bürünür ve insanımızın, ona inananların carına (darlığına) yetişir…”

12734022_946151975480494_5308101651939089170_n“Ustuna Çê Ma, ustına Raa Heq u Oli, Raa Xızıri ser payra vındena”

Sevgili Canlar, “Hızır İnancı” hanemizin direği gibi Dêsim’in “Raa Hêq, Raa Xızıri denilen inanç ve itiqatımızın temelini teşkil eder. “Hz. Xızır”, çok geniş bir coğrafyada buna inanan insanların carına (darlık) yetişiyor. Bilirsiniz bizim oralar en az altı ay, kıştır, kıyamettir. Karda kışta, zorlukta, bu şekilde zor duruma düşen insanlar imdatlarını Xızır’a duyurmaya çalışırlar.

… Umman ‘da dalgalara karşı selde, denizde ve karada zor durumda olanların darlığına yetişir. İlyas ile Xızır kardeştirler. Bilirsiniz, inancımıza göre; ikisi de “ab-ı hayat suyu”nu içmiş ve ölümsüzlük sırrına erişmişler ve çağımızda, günümüzde bu insanlara yoldaşlık etmişlerdir. Masallarımızda geçen bir yer olan Kaf Dağı’nın olduğu ülkede ona “Hacê Xızır” derler. O, bazen boz atının üstünde, bazen beyaz sakalıyla asası elinde türlü donlara bürünür. Bizim inancımıza göre (Dêsim’in Raa Haq, Raa Xızıri..) Dêsim Bağin’de zamanın paşalarından biri Qureyş’in kerametlerini denemek için onu kızgın fırına attığında; Xızır, kartal donunda (suret) fırına girmiş, ateşi söndürmüş ve Qureyşi kurtarmıştır.

Bazı yerlerde farklılık göstermekle beraber bizde yani Dêsim’de, bunu -kâmillerimiz bilirler-, Xızır oruçları; ocak ayının son haftasında başlar ve şubat ayının sonuna kadar bu devam eder. Böyle böyle dört hafta boyunca bölge bölge olacak şekilde sırasıyla bir takvime göre bu devam ederdi. Herkes bu bir aylık süre zarfında sırası geldikçe kendi bölgesinde “salı gününden başlamak ve perşembe üçüncü gün son olmak suretiyle orucunu tutar“. Bu son gün ise kurbanını keser veya bununla birlikte varsa lokmasını dağıtır. Kurban kesme imkânı olmayanların ise lokma olarak niyaz (göme) pişirip, ziyaretler gidip çıla yaktıktan sonra bunu dağıtırlar. Bunun bölge bölge ve ayrı günlerde olmasının sebebi; birbirleriyle iqrarlı olanların veya pir ve rehberlerin ulaşım sebebiyle aynı zaman dilimi içerisinde tüm bu köylere gidilememesinden kaynaklanmaktadır.

Bir de şuna inanılmaktadır; Xızır’ın “Khal (yaşlı)” olması sebebiyle, bu kış günlerde herkesin imdada çağırması söz konusu olduğundan amaç, onu yormamaktır, buna inanılır, bundan dolayı bugünler böyle düzenlenmiştir. Biz de bu “Xızır ayında (günleri)” bir de “qawute” (kavrulmuş un) ritüeli vardır. Buğdaydan veya arpa unundan yapılır. Bu kavrulmuş un, temiz bir tepsi içerisine düzgün bir vaziyette yayılır ve geceden (perşembe akşamı, sewa yêniye) bir evin damına (mutfağına) konulur.

İnanca göre; “Xızır’ın gelip o eve mihman olduğunun” ertesi gün sabah olunca izi aranır bu unda. Bu undan daha sonra niyaz (göme) yapılır, konu komşuya dağıtılır, kurdun kuşun hakkı da yavana bırakıldıktan sonra yenir. Köylülerin bu tür günlerde yaptıkları çıla yakma, niyaz ve kurban kesme ritüeli Dêsimde belki sayıları yüzleri geçen adına “ziyaret” dediğimiz yerlerde yerine getirilmesi genelde tercih edilir. Bu yerler genelde, su ve dere kenarları, dağ ve tepe zirveleri, büyük kayalıklar ve yaşlı ağaçların olduğu yerler gibi “mitolojik” anlatıda adı geçen herkesçe kutsiyetine inanılan yerlerdir.

Bir de evlenmemiş genç kadın ve erkeklerimiz bu son gün su içmezler. Susuz uykuya dalarlar. Rüyalarında kim kendilerine içmesi için su verirse, nasip ve kısmetinin o kişi olduğu ve onunla evleneceği düşünülür. Dersim’de “yeni yıla” giriş olarak kutlanan Gağan ve Xızır bu şekilde zaman olarak ardı sıra gelmekte ve ritüel olarak iç içe geçmiştir.

Bizde “Xızır Kurbanı” da farklıdır. Öyle hemen gidip alınıp getirilip kesilmez. En az üç aydan önce ayrılır veya satın alınır, kulağı kesilerek kan akıtılarak işaretlenir. Bu üç ay boyunca özel besiye alınır ve büyük hürmet gösterilir. Kurban kesildiğinde de kanı yerde bırakılmaz, bir çukurda toprakla örtülür ve kemikler bile temiz bir bölgede toprağa gömülür. “Halla, halla,; halla halla; himmet eyleyin!”…

“Tanrı dediğimiz Haq, zaten iyi insanın gönlünde mevcuttur. Uzağa gidip bir yerde aramaya gerek yok!…”

ÇhemêMuzır

Dêsim, Munzur Vadisi ve Munzur’dan bir kare.

“Niyetê demê Haqiyê ra, niyete Hezrête Xızıri ra, çewer dê amê niyaz, niyaz u qırwanê sıma qewul vo, qeda u qusır dê çeper wo, wayir rê delil vo, werdeğu rê helel wo, Xızır sıma re raa xerê rakero, qewulê Xızıri wo; gerçeğe hü!”…

Ya Xızır; Raa Xızıri Raa Haqiya”, ca mewerdemê. Make zerarê do ju quli gunê telafi bıkeme, zerarê dey biyamê hurindi. Gereke zerre keşi xora mesıknimê, gulo bê itiqat jê çalê thıp tholiyo. Raa Heq ra duri mekumê!

Ma, bêpir u bêiqrari meke ya Xızır!” Qlawuzê qures u Duzgi; ma, zurru husku ra, nefsêtenıkêni ra duri bıze. Ya Wayirê Dina; xuyuno xıravına, xırawinêni az u uze mara duri bıfiyê. Qeda u belau, az u uze mara duri bere. Lokme u qurwano ke ma kerdo, roze u ke ma gurêto heçê meke ya Xızır. Ya Haq, ya Stelau cansenık, ya Surelau ri tenık, ya Qures, ya Jiar u diari. Ma huzur u hurmetiya roê Yamani sane, Ma, huzur o hurmetiya maqamê Çewresu sane. Ma, huzur o hurmetiya Elhaq u sanê!…

Böyle olun, yan yana olun, can cana olun, birbirinizle dayanışma içerisinde olun; Hak’ın emir ve rızasına ters düşen her fikri ve her fitneyi red edin; şiddeti ve hiddeti red edin, lanet okuyun; çünkü insanlık sevgiyle, kardeşlikle, dostlukla ve paylaşmayla ileri gider; ancak bu durumda savaşlara karşı çıkılabilir, bencillik ve nefis yenilebilir; bu Yol’un, bu Erkân’ın adı ne olursa olsun Haq birdir, bin bir tane ismi de olsa; ve tüm alemlerin Hak’kıdır.

Haq, sizleri kendi nurundan (suret) yarattığı ve bu sorumluluğu verdiğine göre, onu artık kendi suretinizde kendinizde aramalısınız; her insan onu kendisinde aramalı, ararsa kendisinde bulur, komşusunda bulur, akrabasında, hemşerisinde, çocuğunda velhasıl herkeste bulur. Tanrı dediğimiz Haq, zaten iyi insanın gönlünde mevcuttur. Uzağa gidip bir yerde aramaya gerek yok! Kendisinde ve doğada onu aramalı. Xızır Aleyêselam da öyledir, Haq ile Haq tır. O da her yerde hazır ve nazırdır, yeter ki siz, yüreğinizden seslenip çağırın onu!..

***

Bu şekilde aralıklı ve ağırlıklı olarak Kırmanci okunan klam ve beyitlere, zaman zaman Pir Barihas’ın hizmetleri çağırırken ve ihtiyaç duyduğu açıklamaları da Türkçe diliyle yapılarak yerine getirildi. Bu Kırmancki Cem’i yürütürken postta Pir Barihas ile oturan ve zaman zaman iletişim konusunda ona yardım ve katkılarını esirgemeyen, Dêsim’in Baba Mansur (Bamasur) Ocağı’ndan genç bir dede olan, Pir İbrahim Erenler de bulunmaktaydı.

PirBarihasCem’in hizmetleri sunulduktan sonra, Cem’in mührü açılmadan evvel duası verilen lokmalar Cem’de bulunan canlara dağıtıldı. Cem’e katılan canlar, daha sonra Cemevi’nin alt katında bulunan yemekhaneye “Birlik Kurbanı”ndan yapılan yemeği yemek için davet edildiler.

Bımane weşiyê de, eve hurmetê. Eskişahar, Asma Guciğe 25’ine. (25 Şubat 2016)

*Asmên Ercan Gür (aliyedemeniz@hotmail.com)

Not: Ta, yıllardır yaşadığı Avrupa’dan kalkıp Erzıngan (Erzincan) üzerinden Eskişehir’e gelen Pir Şervan Barihas ile başta ve kendisinin de önemle üzerinde durarak değindiği, anadilimiz olan Kırmancki/Zazaki diline dair; ve yine Dêsimanlıların adına “Raa Heq u Xızıri” dedikleri itiqata (inanca) dair; ve yine Dêsim’in tarihi ve geleceğiyle ilgili, özellikle yaşadığı ve öğretmenlik yaptığı Avrupa’daki diaspora Dêsim örgütlenmesi, kurumları ve yaşadıkları sorunlar (özellikle, “Dersim 1937-38 Sözlü Tarih Projesi” üzerine) “FDG (Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu)” İtiqat Kurulu’nda görev üstlenmiş bir dedemizle, bir yazarımızla, bir sanatçımızla ve bir kâmilimize bu bahsettiğim konulaları konuşmasaydık olmazdı. Söz konusu reportajı (mobet) yakın bir zamanda yine gazetemizin bu sayfalarında “Zazaca” ve Türkçe” olarak okuyabilirsiniz. (*editör, Çıla)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

1.624 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”