Dêsim’in Ruhunu Anlatan Bir Roman: “Göçebe Ruhlar”.

“Sadece körlerin görebildiği, sağırların işitebildiği, dilsizlerin konuşabildiği bir kartal “Sırsâlek”. Yaşlı kâmilin omzuna konan kartal ona fısıldayarak; “sizin yükünüz benimkinden ağır, kimliksizlik en ağır yüktür!..”

Önsöz:

“An”ın ruhu patlarken; binlerce yıllık geçmiş ve gelecek. anın ruhunun içinde hapsolmuştu. Saniyeler, dakikalar, yıllar geçmesine rağmen geçmişin kayıt defterine kaydedilememiş, şu anın mahkumu olarak çakılı kalmıştı. İşte bu an diliminde bir halk ağıt yakarken, ruhları anın ruhu ile tekleşmişti. Ne geçmişi yaşayabildiler ne de geleceği şimdinin göçebesi oldular. Zaman ve mekân artık onlar için anlamsızdı, çünkü binlerce metrelik dağların zirvesinde yaşarken hiçlik denizinde boğuluyorlardı.

Dün desem!
Peki yarın!
Bugüne ne dersiniz?
Şimdi!
Geçmişin ve geleceğin karanlığından sıyrılan an mı?
Güney, Kuzey, Doğu ya da Batı da mı?
Altı yönün sınırlarından bağımsız mı?
Bir halk yaş-adı/ıyor/ayacak/ dilsiz, sağır, kör, bedensiz
ve dahi gölgesiz,
kendi kabına ve de coğrafyalara sığamayan!
Bu halk kalem kullanmayı öğrenmedi,
yazılacak bilgi yoktu.
Sesin ete-kemiğe bürünen halini sevemedi.
Suskunluk!
Oysa suskunluk terk etmişti onları, dil öğrenmişlerdi. Sonra körlükleri terk etti, gördüler hem de gölgeden maddeleri. Ve ruhları terk etti, çünkü yollarını-görevlerini unuttular. Şimdi o ruhlar farklı bedenler içinde oradan oraya savrulmakta, ne beden ruhu ne ruh bedeni tanımakta.
İnsan-doğa-tanrı üçlemesinin karşısında, kaos-hafızayı silme-yeniden şekillendirme üçlemesini fark edemediler. Yeni nesil önce “Rae-wer” önderlerinden korktu, sonra atalarından. Korktular çünkü onları başkalarının gözleriyle izlediler.
Darmadağın zamanın şimdiye düşen parçasında bir kartal belirdi. Sadece körlerin görebildiği, sağırların işitebildiği, dilsizlerin konuşabildiği bir kartal “Sırsâlek”. Yaşlı kâmilin omzuna konan kartal ona fısıldayarak; “sizin yükünüz benimkinden ağır, kimliksizlik en ağır yüktür!”

Mirz’in torunlarından sevgili babam; Rıza Aydın’a ithafen…

“Romandan bir kesit”

Kûzê Awôê, râa Awodê sôno. (Su testisi, suyolunda (Gider) kırılır.)

GÖÇEBE RUHLAR-5. BASKI-ROMANÇakır gözlü komutan, Mîrz’i tanıyordu, hatta onun yaptıklarını da duymuştu, gözlerini Mîrz’in gözleri ile karşılaştırmak istemedi. Ya Mîrz’in kıyafetine ya da başka yerlere baktı. Ama Mîrz tam aksine gözlerini komutana dikmişti. Şıx Hêsên;

—Siz hoş gelmişsiniz, gomutan. Hayırdır!

—Hoş bulduk Şıx Hêsên. Hayırdır.

—Buyurun eve gidelim gomutan.

—Sağol Şıx Hêsên.

—Kızlaaaarr! Misafirlerimize soğuk su, ayran getirin.

—Gerek yok, zaten fazlada kalmayacağız.

—Tanrı Misafirisiniz, Hizmet kul için değil Hak içindir, gomutan.

—Bir iki söz söyleyip gideceğiz, işimiz var.

—Biz sizi çok merak ediyoruz. Neden gelmişsiniz?

—Bir duyum aldık, köyünüzde bir Rus Askeri barındırıyormuşsunuz. Üniformasından tahmin ettik bunu, görmüşler.

—Bu bir iftiradır gomutan. Burada Rus askeri ne etsin ki? Hem siz bilirsiniz, biz Kars’a kadar Rus askerinin peşinden gitmişiz. Onları biz kırmışız buralarda. Aha, Çekem Yaylası’nda yüz yetmiş Rus askeri yatmakta. Bu halk için, bahtına düşeni teslim etmekten daha onursuz bir şey olamaz. O da biliyor, ama onun da görevi bu.

Komutan anlamıştı anlayacağını, ‘’düşmanları bile olsa; onu bize teslim etmeyecekler’’ diye geçirdi içinden. Ve burada onlarla zıtlaşmanın bir anlamı da yoktu, yoksa bir teki buradan sağ çıkamazdı. Erkeklerin azlığından anlamıştı etrafta olabileceklerini. Bunların kadınları da en az erkekleri kadar tehlikeliydi. Her zamanki taktiği kullanmak en iyisiydi. İkilik sokmak gerekirdi, o zaman bir çatlama olacaktı.

—Fero, sen aklı başında bir insansın, ya sen görmedin mi? Buralarda yeşil üniformalı sarışın uzun boylu yaralı birini görmedin mi? Wuşen (Hüseyin) Ağa, ya sen, sen de mi görmedin? İki oğlunu savaşta verdin sen, düşmanını sen saklamazsın, sen de mi görmedin?

Mîrz’in hiç hoşuna gitmedi bu konuşmalar, elini hançerinin kabzasına atarak yaklaştı komutana, dişlerini gıcırdatarak;

—Yoğ, gormedik? ‘’Dısmên sono kêrdênê manêna, dost sono namê manêno’’ Nê kutikra vaze.(Düşman gider yaptığı kalır, dost gider adı kalır) Söyle bu köpeğe. Diyerek Fero’ya döndü. Lakin Fero bunu tercüme etmedi.

Komutan Mîrz’in öfkesini daha nasıl anlayabilirdi. Fero’ya söylediklerini Fero anlatmamıştı, demek ki kötü şeylerdi. Bu işi daha fazla uzatmaya gerek yoktu, ama gözdağı da vermeliydi. Son koz olarak:

—Bakın, bu başka bir şeye benzemez, bir savaş esirini elinizde tutuyorsanız, bu ulusları da ilgilendirir. Rusya’da bu işe bulaşır, sonra perişan olursunuz. Koca Osmanlı ordusuyla baş edecek haliniz yok. Bunu daha önceler öğrendiniz. Güzellikle verin onu bize, zaten ona bir şey olmayacak, mahkemede yargılanır ve gönderilir bir süre sonra memleketine. Fero, bunu anlat onlara. Fero geriye dönüp tek tek tercüme etmeye koyuldu. Mîrz çok iyi anlamıştı ne dediğini komutanın ama hep anlamazlığa verirdi kendini. Bazen duyamazlığa verirdi kendini.

-“Heywanokê peyê hô qulvi, qılancıqe kôtra yêna zonono.’’ Kıçında yarası olan hayvan, saksağanın nereden geleceğini bilir…

Remzi AYDIN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

1.649 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”