Haydar Karataş, Dersim masallarını “Ejma’nın Rüyası” ile dillendirdi…

Doğdukları yerde öl-e-meyenlere ithafen…

“Biz cenneti de gördük cehennemi de cigeram,

Masallar ülkesi Dêsim/Dersim; Munzur, Mercan Vadisi…

Daha dün gibi aklımda çocukluğum.

Yediğimiz ekmek de içtiğimiz su da tertemizdi

Havada gül kokusu vardı o zamanlar.

Ne zaman ki süngülendi bebekler,

Ve ben kör olası gözlerimle gördüm.

Ne zaman ki sürüldük o diyar-u jar ülkesinden,

Dilini bilmediğimiz bu yaban ellere.

İşte o zaman başladı, bizim için cehennem.

Şimdi bu yanası İstanbul’da”…*

 

*(Dersimlilerin 1938’den sonra, adına “İkinci Tertele” dedikleri, doksanlı yıllarda doğduğu köyünden ayrılmak zorunda kalan ve başka coğrafyalarda gözü arkada kalırcasına kara toprağa verilen insanlardan olan Dünya Ana’nın bir şiirinden.)

 

“Phepu kêko (ah vah)

Kam kıst, mı kıst (kim öldürdü, ben öldürdüm)

Kam şüt, mı şüt (kim yıkadı, ben yıkadım)

Kam pist, mı pist (kim sarıp sarmaladı, ben sarıp sarmaladım)

Phepu, kêko…

 

Haydar Karataş, Dersim masallarını “Ejma’nın Rüyası” ile dillendirdi:

 

Dünya Ana’nın bu şiirine, bu güzel eserin tanıtımda yer vermemin sebebi; okunduğunda göreceğiniz üzere Haydar Karataş’ın bu öykülerinde, Dersim insanının yerinden yurdundan edinmesini, bunun üzerinden geçmişe (eski yaşama) duyulan özlemi, “ana tema” olarak yer vermesi ve işlemesidir. Benim bu eseri büyük bir zevk ve heyecanla okurken edindiğim izlenim ve vardığım sonuç böylesi oldu.

 

“Ejma’nın Rüyası’na, Dersim’in kadim dillerinden biri olan Zonê Ma/Kırmancki’de (Zazaca), “Hewnê Ejima” diyebiliriz. Bu öykü kitabında bu dilin bu deyimsel güzelliği ve yöre insanı tarafından çok bilinen bu masal ile yapılan böylesi bir başlangıçla bunun etkileyiciliği ve büyüsü, bu esere damgasını vurmuş.

 

Bu durum, artık “ekonomik” görülmediğinden dolayı konuşulmadığı için gün be gün kaybolmakta olan bir dile dair böylesi “tarihe bir not düşmeyle” hatırlatılmış. Kanaatimce yazarın bu tutumu, diğer eserlerde olduğu gibi bu eserde de dikkat çeken bu durum. Bu yapılan şey, bu kadim ana dile dair küçük bir katkı olmasının yanı sıra, bu dilin diğer kültürlere tanıtılması için de güzel ve yerinde olmuş.

 

Burada adını sayabileceğimiz yörede doğup büyüyen başta Remzi Aydın olmak üzere, Haydar Karataş gibi daha birçok yazarımız vasıtasıyla bu kadim dil, bu şekilde bir yöntemle konuşulmasa bile, uzun yılların sözlü aktarımından sonra bu şekilde yazıya geçerek geride kendisinden hiç olmazsa bir “tortu” bırakmaya çalışmaktadır. Belki de bu şekilde hayata tutunmaya çalışmaktadır; bilemiyorum…

 

“Söyle o yazar arkadaşına; bir daha asla bu kadar güzel bir roman kaleme alamayacak; bunu bilsin”…

Yazarın kendisine bundan bahsetmiştim. Başyapıtlarından biri olan “Perperik-a Söe/Gece Kelebeği”ni daha önce okuttuğum Dersim’e biraz uzak, biraz yabancı fakat ilgili bir kültür ve diyardan “Laz” kökenli bir okur arkadaşım şöyle demişti:

 

“Söyle o yazar arkadaşına; bir daha asla bu kadar güzel bir roman kaleme alamayacak; bunu bilsin…”. Bunu kendisine ilettiğimde sevgili yazarımız, bu yoruma hak vermiş olacak ki bu sefer, farklı ve yeni bir çalışmayla, bir “öykü/masal-anı” ile karşımıza çıkmış. Ne de iyi etmiş.

 

Öte taraftan ve yeri gelmişken bunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Bu eseri okurken, eserin içeriği ile ilgili bir başka yön dikkatimi çekti. Ki yazarımızın buna dair bir serzenişini olduğunu bilirim. Bir Gün-Pazar ekinde yazılar kaleme alırken, bunu kendisinden okumuştum. Öte taraftan bu eserde yer alan birkaç masal-anlatıya, o sıralar yazdığı bu gazetede de yer vermişti:

 

“İnsanlarımız Dersim’i, 1938’i yazsın, yazmasınlar demiyorum. Ama yazarken onu ‘kan-revan ve göz yaşına boğmasınlar’. Dersim 1938’in gerçeği bu olsa da, edebiyat vasıtasıyla dile getirildiğinde bu salt böyle bir şey değil…” demişti.

İşte benim bu eserde dikkatimi çeken, bu konunun bu eserde bu ileri sürülen görüşe riayet edilerek kaleme alınmış olmasıdır. Yani bu eser, aynı zamanda bir “Dersim trajedisini” ve “travmasını” da bu şekilde dile getirmiş.  

 

Üstelik sadece 1938’den (Birinci Tertele*) bahsetmekle kalmamış; “1915 trajedisi” ve 90’lı yılların o adına, “İkinci Tertele”* denilen trajedisinden de satır aralarında sık sık bahsedilmiş ve anlatılmış. Ama dediğim gibi, bunu mümkün ölçüde çok fazla kan ve göz yaşına boğmadan, büyük bir edebi ustalıkla bunun yapıldığını görüyoruz.

 

Tüm bunların yanında, yazarın üçüncü olarak yayın hayatına çıkan bu eserini okurken, adeta Dersim masallarında adı sıkça geçen, o yeri meçhul ve gizemli Kaf Dağı’na yapılan, rüya mı gerçek mi bir türlü ayrımına varmadığınız bir yolculukta imiş gibi kendimizi hissetmemiz. Şaşıracağımız, heyacanlanacağımız, tebessüm edeceğimiz ve elbette yer yer üzüleceğimiz bir yolculuk bu…

 

Her toplumun adeta vücudunda dolaşarak ona “kan” misali can veren, onu dünden bugüne ve yarınlara taşıyarak var eden ana ve taşıyıcı ögeleri vardır…

Her biri bir kültürel öge olan bu unsurlara, biz Dersimlilere komşu bir halk olan Türklerde “ozan ve ozanlık geleneği”, Kürtler de ise “dengbej ve dengbejlik geleneği” olarak tanık olmakta ve rastlamaktayız. Dersim Alevilerinde ise bu gelenek karşımıza bu eserde de görüldüğü üzere “mesel/masal anlatma geleneği” olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu gelenek, öncül aktarıcıları ve sürdürücüleri olan, yerel dilde adına “pirke/dêke” denilen nineler tarafından Dersim’de yüzyıllarca ve “sözlü” olarak çocuk ve torunlara kulaktan kulağa anlatılmak suretiyle sürdürülerek yerine getirilmiş…

 

Karataş’ın bu anlatıları, Dersim toplumunun adeta dününe dair bir röntgeni gibidir…

İşte, kendisi de bir Dersimli olan sevgili Haydar Karataş, bu eserinde sırf buna dikkat çekmekle kalmamış; çocukluk ve gençlik anılarıyla bu “mesel/masal” anlatan ninelerin anlatılarını harmanlayarak bunu bize sunmuş. Öte taraftan yazarın bu masalları daha da bir zenginleştirdiğine tanık olmaktayız. Bunu, kendi çocukluk ve gençlik anılarıyla, okuduklarıyla ve algı dünyasıyla harmanlayarak başarmış. Sanırsın ki adeta Dersim toplumun dününe dair bir röntgenini çekmiş. 

 

Bu eserde, çift dilli bir insanın bütün feryat ve figanının yanında, ben şahsen büyük edebi üstat Yaşar Kemal’in eserlerindeki gibi güzel ve akıcı bir Türkçe ile karşılaştım. Türkçe’nin Karataş gibi yazarların ana dili olmadığı halde bu kadar güzel, akıcı ve zevkli kullanılması ayrıca dikkat çeken ve üzerinde kafa yorulması gereken bir başka durum…

Haydar Karataş’ı her defasında farklı ve tarifi zor duygularla okurum. Okurken de eskisinden daha da yüksek bir öz güvene kavuştuğumu ve de bunun sonucu, böylesi bir varlığa sahip olmanın mutluluğunu duyarım. Ben, “nenemin milletini”** madden yoksul bilirim, ki öyledir; ancak edebi olarak hala birçoğu dile gelmese de, kaleme alınmamış olsa da, bu kadar zengin bir hazine üzerine oturduğumuzu sevgili Karataş ve diğer Dersim’in yüreğini konuşturmasını bilen, kalemi güçlü yazarlarından öğrendim.

 

Nasıl ki onun, “İnsanın ruhunu azat etmeyen aşkın ne olduğunu, yıllar sonra Zürih’te öğrendim” demesi gibi…

Tabi ki bu eserde sadece acı ve hüzün yok. masal tadının yanında “Şaraplık üzümlerin kanında”ki Mahmut Bey’in diyaloglarında olduğu gibi bazen ve yer yer tebessüm de edeceksiniz. Çünkü Dersimliler, başlarına gelen onca onulmaz acılara rağmen, mizahı da iyi bilen insanlardır. Buna da şaşıracak ve tanık olacaksınız. Bu kadar acılara gark olmuş bir toplumun bunu başarıyor olması da ayrıca takdire şayan. Ve son olarak, bir okurun da dediği gibi, bu eserde benim gibi bazı öyküleri başa dönüp tekrar tekrar okumak isteyeceksiniz.

Haydar Karataş, kızı Xane ile; hasretini çektiği Munzur Dağları ve nehrini andıran İsviçre Alpleri’nde…

 

Şimdi, sizleri bu eserde bulunan ve kendimce önemli gördüğüm birkaç güzel alıntıyla baş başa bırakmak istiyorum. Kısacık bir ara; iyi okumalar!..

 

  • İnsanın ruhunu azat etmeyen aşkın ne olduğunu, yıllar sonra Zürih’te öğrendim…”. (Aşk bitiyor da hikâyesi bitmiyor’dan).

 

  • “Yanında uyuyan, Süleyman peygamberin çobanı Munzur’dur. Ondan evlat dile… Ey Derviş; ruhu güzel, sazı güzel Derviş. Evlat vermesine veririm sana, ama benim şu vadide iki güzel dağ var, eskiden kardeşlerdi. Şimdi birbirlerine sırtlarını dönmüş, birbirlerini duymuyorlar. Sana vereceğim evlat, kardeş acısını öylesine derinden duysun ki, bu iki dağ ilelebet utansın onlardan…”. (Masal İnsan; “Pepug aryası’ndan”).

 

  • Bu yeryüzünde biri yapar, diğeri göze göre elbise diker, bir diğeri dil verir… Mahmut Bey gibi savaşla, güç ve kuvvetle bu dünyaya şekil vermek isteyenlerin yeri, bu masalda yoktu. Onlar, bağı diken değil, bozandı; üzümü görmez, şarabın kanını görürülerdi… Kim demiş sesin çizilmediğini, kim demiş nefesin bedeni terk ettiğinde ruhun yitip gittiğini, kim demiş,”… “Bak gördün mü”, derlermiş, “gördün mü, şu yetim Mirzali, Marhatun’u thüye kuşu gibi resm etmiş bakır siniye”… (Sayıklamalar; “Şaraplık üzümlerin kanı’ndan”).

 

  • Diderot, “rutin iyidir”. Ama Adam simit, “hayır; rutin aklın ölümü” diyordu. Mill de aynı fikirdeydi. Marks ona ne demişti, “Vatansız emek evet, vatansız emek… nerede karnını doyurursan, orası vatanın”… “Evlat otur. Sakin ol, bir meselim var, anlatayım sana” dedi. siyasetin kapısını aralamıştı. Ona, masal dinlemeye sabrım yok, bana eylem gerek diyecektim ki, Dersim dilinde seslendi bana. Vay zalim; nasıl da biliyordu ruhumun dilini… Eliyle sus, sus dedi. “gürültü duyulur, ama hayat hissedilendir. Hikâye hayattır, oysa siyaset gürültü değilse nedir be evlat?”… (Sayıklamalar; Şizofren köyün delisi’nden).

 

  • “Bir görsen insan yaşamamış sanırsın köyde, her şey yıkılmış; evlerin çatıları derin yardan uçup gitmiş. bahçeler kurumuş, kuşlar, kuşlar gitmiş yavrum; ‘otuz sekiz’ ne ki, daha büyük bir felaket, ama senin çocukken ektiğin o ceviz ağacı öyle yemyeşil duruyor; nereden suyunu alıyor bu ağaç diyor”… Sayıklamalar; Hakikat ayrık ayrıktı’dan).

 

  • Meltem’in sesini duyar gibi oldu, “Yazarken hayal kurmayı seviyorum; hayal kurarken sanki seni yeniden yaratıyorum…” (Masal insan; “İki siyah erkek donu’ndan).

 

  • “Uyandım” dedi, “ateş gibi sızlıyor omuzlarım, Xıde Murt benim üzerime devrilmiş, mübarek taş gibi ağır. Yıldızları fark ettim, gökyüzü silme yıldızdı. Bir kız çocuğu annesine söyleniyor, ağlıyordu”… Nedense o akşamdan sonra, duvar dibine oturup bütün gün pipo içen bu adamın, köyü filan izlemediğine; yıllar önce, büyük ölüm anında ölmüş annesinin kolundaki ipi çözen bu adamın, ormana giren o kız çocuğunu beklediğini fark ettim… (Masal insan; Masal bitti o gece’den).

 

  • Ferhat’ı hatırlıyor musun Ejma” dedim? “Açma yaramı, kurban olam, açma yaramı” der gibi yüzüme baktı. Oturdum yanına, sustum… Ona, “Ejma, ben doğmadan sen terk etmişsin bu köyü ya, ama inana bana çocukluğumun en canlı kahramanıydın sen”, demek istedim. “bu köyün elma ve ceviz ağaçları, tepeleri senin adınla anılırdı. Sen ve Ferhat”… “Kaçmadık ki”, dedi. “arı kovanı boşalmış gibi asker geldi. Dağ taş asker kaynadı. Böyle her şey gözümüz önünde oldu, bitti”, dedi. “Yaktılar, köyü. Ermeni mahallesini, değirmeni, tarlaları”… Sürgün öncesi insanlar mertmiş. Hem de çok mertlermiş. Ama sürgüne gidip gelenler kurnaz olmuşlar, giydikleri yeni elbiseler gibi ruhları da değişmiş… (Masal insan; Ejma’nın rüyası’ndan).

 

  • Gülüyor; “Lan, sen daha onların peşinde misin?”. Anlatıyorum. Çok roman okuyamadım, otur kalk şey okuttular bize. İçim dışım politika olmuştu”, diyor. Tumanını çekiştiriyor, kemer yerine taktığı ipi çözüp bağlıyor. “Keşke, o ilk günlerdeki gibi, hep beşinci koğuşta kalsaydık” diyor… (Masal İnsan; “Prag Köprüsü’ndeydi, Franz Kafka’nın şehrinde’ydiden”)…

 

  • İşte, yedinci Kahraman Ferhat Bey’in mezarı böyle açıldı. Hiç unutmam. Mezardan iki yeşil şişe, topraktan bir ibrik ve kemikleri çıktı… “Şimdi, beni öldürseler de gam yemem” dedi. babamları da taktığı yoktu. Ancak bir gün bu üç kardeşi çağırdı. “Oturun, size bir sır anlatacağım” dedi… Anlattı anlatmasına ya, ama bu yazara yol göründü, gitme zamanı. O büyük düşünürün dediği gibi, “bu dünyada kötü olmak iyidir, ama iyi insan olmak zordur”… İyisi mi Sümerlerde, Sığın ve Tahıl yazıtlarına kulak verelim… (Yaşayan İnsan; gözlerini kapatın tarihi’nden).

 

Nasıl; “hikâye içinde hikâye, masal içinde masal, anı içinde anı, Dersim içinde Dersim”… İnsan okurken adeta kendini harf, kelime ve cümlelerle dolu bir havuzda bir kaydırağa binmiş gibi hissediyor. Adeta bir dönme dolaba binmiş bir çocuk gibi hisettiriyor…

Bir kapıdan giriş yaparken, bir bakıyorsun başka bir kapıya gelmişsin; derken bir kapı daha, bir kapı daha… Bir bakıyorsun başta girdiğin kapıya tekrar dönüp dolaşıp varmışsın. Öyle ki adeta zaman durdurulmuş gibi… Okunan her bir öykü farklı bir tat. Biraz hüzün ve biraz tebessüm; en çok da bir edebi metnin o baş döndürücü, adeta sarhoş edici etkisi var bu eserde…

 

Uzun bir aradan sonra, şu hazan mevsimine de denk gelen en güzel okumamdı; Eylül 2017 de. 

 

Asmen Ercan Gür

 

*”Tertele”: Dersim dilinde, tıraşlama, temizleme, anlamındaki “terd” kelime kökünden gelen, Dersim’in yaşadığı kırımı, trajediyi anlatan, yerel dilde bir kelime.

 

** “nenemim milleti”; Dersimliler için, Hüseyin Karataş’ın nitelemesi.

(Visited 98 times, 1 visits today)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

214 kere okundu

Widgetized Section

Go to Admin » appearance » Widgets » and move a widget into Advertise Widget Zone