Haydar Oğur yazdı: “FARO (Faruk Eren)”..

Hatırlıyorum. Daha dün gibi aklımda çünkü. Ben içeriden çıktığımda o hem boşlukta, hem ötedeydi artık. İlk karşılaşmamızda, fena halde yıprandığını fark ettim. Sanki bizim yerimize o yatmıştı zindanlarda. Meğer acı çekiyormuş çocuk. Yüreği düpedüz yanıyormuş. Nasıl yanmasın ki? Bütün emsalleri generallerin hışmına uğramıştı. O şans eseri kurtulmuştu. “Kanadı kırık kuş” gibi kalakalmıştı dışarıda. “Ulan Heydo” diyordu; “öyle günler olurdu ki, iki çift laf edecek adam dahi bulamazdım..”.                         

Ostomol; “21 Guciğe; Roza Zon u Zoganê Dakılo u Pirbabu” de Faruk Eren.

“Ma Cırê “FARO” Vatınê”* 

 

“Hey vah hey..” demişimdir hep. Kara eylülde içeride yatanlardan çok dışarıdakiler için zordu hayat. Hele de “Faro” gibi vandal yürekli biri için daha da zordu! Çünkü bir dönem bütün “zırzır” halleriyle birlikte hepten kapanıp gitmişti.  

 

Faro, (Faruk Eren); biz ona kendimizi bildik bileli hep “Faro” derdik. Puslu eylül öncesi doğuda bir yerde görev yapıyordu; muallimdi. Ortodoks bir Kürt örgütünün de içindeydi. Örgütü, ismini mitolojik bir kahramandan alıyordu. “Demirci” derlerdi ona. Zalım Dehhak’a karşı ayaklanan “Demirci Kawa”. Kara çizmeliler, yönetime el koyar koymaz Faro, arkasına bakmadan istifasını basıp ayrılıyor; ve sonra dönemin tabiriyle “Yıkılası İstanbul” dedikleri Bizans artığı şehre geliyor. 

 

Ben, önce babasını tanıdım. Haliç kıyısında eski bir Ermeni yerleşiminde, yıllarca edebiyat öğretmenliği yaptı bize. Zeranik’te (Dêsım-Vacuğê/Pulur) “Şıxemed” derlermiş ona. Biz ise “Ahmet Hoca” derdik. Davudi bir ses ve sedası vardı; upuzundu boyu. Bana hep, o ‘yakışıklı ve kara yağız Kırmanc beyleri’ni anımsatırdı…

 

Tek başına bir yeryüzü kitaplığıydı sanki. Tiradları kâh uzun kâh kısaydı. Derslerdeki tavrı, bilgi odaklıydı. Malumatfuruşluğa asla prim vermezdi. Beni pek severdi. Hep uyarırdı: “Biraz yavaş ol evladım, yavaş”, der dururdu. Ben de ona hayrandım. Diyebilirim ki edebiyatı onun sayesinde sevdim. Ne var ki siyaseten birbirimize uzaktık. Gençlik işte! O zamanlar ben “namlunun ucu” diyordum. O, ısrarla “kalemin ucu”; o, “Don Kıyısı”ndaydı. Ben ise neredeyse “Çin Seddi’de”!..

*  

Okuldan sonra her birimiz bir yerlere savrulduk ya, ben yıllar sonra bir büyük ökseye geldim ve içeri düştüm. Ölüm haberini bizim Ermeni Nado’yla (Nadir Demirçivi) Metris’te “Sibirya” denilen en uzak tecritte aldık. Sabah sabah “Kemalizmin düşünce tankı” dediğimiz “Cumhuriyet”i okurken öğrendik. Oğulları acı haberi bir ilanla duyurmuşlardı. “Ahmet Hoca” elim bir trafik kazasında can vermişti. Bir gece Nado’yla koğuşun kör penceresine kurulduk, lacivert göğe baka baka, kayan her yıldızı saya saya içimizden içimizden ağladık.  

 

Tekrar “Faro” ya dönersem; yıllar sonra gün yüzüne çıkar çıkmaz ilk fırsatta buluştuk tabii. Meğer hasretimiz dağlar kadar büyümüş. Bir daha da hiç ayrılmadık. Ta ki yıllar sonra hukukumuz seyrelene dek. 

 

  • Ah, “modern ötesi” bu çağ ki nasıl da kıyıcı, meşum ve şermiş. Öyle ya, hiçbir ilişki yoktur ki, artık mezara kadar sürsün. Ya da bir ömürlük olsun.  

Dere u Derxuneu ê Çhemê Muzıri (Munzur Vadisi)

 

Bu kavuşmamızda Faro, artık eski Faro değildi. Nasıl olsundu ki? Yeni dönemi eski “görme” ya da “bakma biçimleri” açıklamaya yetmiyordu ki! Eskiden elimizde hazır reçeteler vardı. Sorunları terazinin endazesine kor, şıppadak çözerdik. Ya da çözdüğümüzü zannederdik. Ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi ki! Tepeteklak olmuştu her şey.   

 

Velhasıl olup bitene, hayata ve dünyaya köşeli bakmayı bırakmıştı Faro. Artık bol bol sanat edebiyat dergisi karıştırıyordu. Dicle ve Fırat boylarında dolaşmaktan da vazgeçmişti. Şimdi sadece aidiyetinin izini sürüyordu. “Biz kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz?..”  

*

Ama tabiatı gereği delilere, düşkünlere ve kıyı insanlarına yakınlığı hâlâ sürüyordu. Mizahını da olduğu gibi koruyordu. Tartışmalarda iş sınır durumlara vardığında yumruğunu masaya vuruyor, “ben İbo’cuyum ulan” deyip hepimizi güldürüyordu. (Güldürüyor dedimse de sakın yanlış anlamayın. Faro, “İbrahimciler”i pek severdi. Onlardan “dört dağ”ın esmeran halkı nasıl söz ediyorsa o da öyle ederdi. “Bizim çocuklar!”

  

  • Onun kimlik eksenli bu sualleri bana bir devrin namlı sefkanı dedemi çağrıştırıyordu hep. “Ma kamim?” diye soranlara büyük cevizin altına kurulur; “Ma Kırmancim lacé mı. İtikaté ma itikaté Kırmanciyo” derdi.  

 

Eh, insanın yegane azizliği çocukluğu değilse nedir ki? İkimiz de “dört dağ”ın kalbine doğmamış mıydık? Ben eski yaşlı bir “zorba”nın torunuydum. O, güngörmüş bir babanın evladı. Biz kendi hasretimizin ve yalanımızın peşine düşmeyecektik de kim düşecekti peki?  

 

O, nicedir bu işi mesele etmişti zaten. Benim de içime kor ateşler düşmüştü. Çocukluğumda dedemin şuuraltıma ektiği anlatılar birer  birer ayaklanmış yıllar sonra karşıma geçip kıyama durmuştu.  

 

Biz ki zindanı henüz delmiştik. Suyun bile çürüdüğü o yerlerden ne hikmetse sağ salim çıkıp gelmiştik. Ancak uğruna nice badireler atlattığımız ütopyamız bütünsel fotoğrafını çoktan yitirmişti. Arayışta idik; daha doğrusu düşünen herkes arayıştaydı. Faro da dahil! Hem boşlukta hem arayışta. Ama o sağlam bir damar bulmuştu. Çocukluğunun izini sürüyordu. Bundan daha azizi, daha iyisi var mıydı?  

Mamekiye u Qelanu ê Dêsımi (Tunceli).

 

Ben içeriye, fikirlerini neredeyse tanrıya dönüştüren bir militan olarak girmiş lirik bir edebiyatçı olarak çıkmıştım. Öykülerimde anamın memelerindeki ak sütten besleniyordum. Faro’ya değil uzak, kardeş kadar yakın sayılırdım.  

 

Meğer içimde nicedir uyuyan bir mağma varmış. Sadece birinin körüklemesine ihtiyacı varmış. İlk kibriti Faro çaktı. Çakar çakmaz da yangın yerine döndü ruhum.  

*

Sevgili önde gidenimdi artık o! İkimiz de ana rahminden fırlar fırlamaz aya, göğe ve güneşe çarpan ilk bakışımızın peşine düşmüştük. Büyük nazariyeler artık pek fazla cezbetmiyordu bizi. Faro ilk zamanlar çok okumuyordu sanki. Derinlikli okumaları sonra sonra başladı. Ve ihtimaldir ki ölene kadar da sürdü. Ama başından beri kuvvetli sezgileri vardı. Aidiyetinin tarihsel arka planını adeta hissediyor, -uzağı da yakını da- önceden öngörebiliyordu.  

 

Eski hasletlerinden hiçbir şey yitirmemişti. Yanıktı yine. Vefalıydı. Cana yakın ve babacandı. Hâlâ yol yolak gözleyendi. Elinde bir dilim ekmek olsa yanında yöresinde kim varsa paylaşmadan bölüşmeden yemezdi. Nerede bir Kırmanc görse yarası tazeleniyormuş gibi heyecanlanır, kendine has o müstehzi ifadeyle karşısına geçer, bol bol sohbet ederdi. Neler sormazdı ki? Hele yaşlıysa karşısındaki  –deyim yerindeyse- fakiri anasından doğduğuna bin pişman ederdi. Şehirde yaşadığı halde aidiyetine bağlılığını elifi elifine koruyordu. Asla yitirmiyordu. Püritendi Faro; velhasılı tutkulu, şefkatli, hayat dolu bir Kırmancdı.

  

  • Kara eylülden sonra herkes yönünü yönsemesini şaşırmıştı ya, cereyana kapılan kapılana!.. O tebessüm edip duruyordu. “Eyvah! Solcular yine çelik çomak oynuyor” diyordu.  

Faro diline, dinine, imanına öyle bir sarılmıştı ki! Hatırlıyorum. Garbtan-gurbetten sonra Munzur kıyısında buluştuyduk. Kutsal çay önümüzde anamızın ak sütü gibi köpüklene köpüklene akıp gidiyordu. Yazdı galiba. Su, Faro’nun köyünün içinden geçiyordu. Zeraniği ortadan ikiye bölüyordu. Biz büklerin içine kurulmuştuk. Karşımızda “Kapandı Kirve Kapıları”nın yazarı Ermeni Mintzuri’nin “Mırza Mırza” dediği kutsal dağlar vardı. Ateşi yakmış ve beklemiştik. Faro anadan üryan suya giriyor, hem yüzüyor hem alabalık tutuyordu. Ah, geceyi neredeyse sabah etmiştik. İlerleyen saatlerde başımızın üstüne Ana Fatma’nın şavkı düşmüş bizi tek kelimeyle mest etmişti. Faro’yla dolu içip bir dolu konuşmuştuk o gece. 

 

Çhemê Marçik u Pılemuriye.

Bir keresinde de, yukarıda, üç namlı doruğun bağrındaki bizim eski virane konakta gecelemiştik. Ahu gözlü anam bize Kırmancların en kadim yemeğini yapmıştı. “Bıçıka Şiri!” Şimdi artık ah edip inleyen Yusuf’um o vakitler daha canlıydı. Bize anlatmadığı şey kalmamıştı? Faro, onun mizahına bayılıyordu. Galiba hazan vaktiydi. Ay vardı yine başımızın üstünde. Karşımızda Mar Dağı, onun arkasında Barasor, eski Eğin, kanlı Fırat!..  Yusuf’um Şixo kirveyle hatıralarına öyle bir dalmıştı ki!.. 

*

Bunlar yayla zamanı tereyağlarını kır atlara, kır katırlara yükleyip Eğin’e satmaya götürürlermiş. Xağaçur vadisini geçer geçmez, yolda gündüz vakti bağlarda bahçelerde nedense hep kadınları görürlermiş. Şixo kirve dayanamayıp sorarmış: (Şixo kirve dedikleri namlıydı. Kadın düşkünüydü. Bu diyarın “Hoca Nasrettin’i derlerdi ona. Nüktedandı. Hafif de kekemeydi.) “Ka- kadınlar, ko- kocalar nerde?” dermiş. “Uykuda, uykuda” yanıtını alınca gülerek cevaplarmış. “Olsun olsun. Onlar da gece işe yararlar.” Kadınlar, “Allah müstahakkını…” deyip kahkahayı basarlarmış.   

 

Yusuf’um anlattıklarıyla bizi güldüredursun; geç vakit eriğin altında birden postal sesleri bitmesin mi? (Kirli savaşın kıran kırana sürdüğü kara zamanlardı o yıllar.) Meğer askermiş. Seray hemen anladı tabii. Ordu karınca gibi her tarafı sarmıştı. Vaziyet alıp hızla içeri geçmiş ve karanlığa gömülmüştük.    

 

O zamanlar daha cefakâr anası da sağdı. Dılê Xatun eski kırmanç kadınlarındandı. Evinin hem direği hem tüfeği olarak geriye bir tek o kalmıştı. İkimize bakışını hiç unutmuyorum. Sanki içinden “şu gençlere bir şey olmasın da bize ne olursa olsun” der gibiydi.   

 

Anasıyla ilgili “Gola Vacuğé” dedikleri kurtulmuş-kurtarılmış Kızılbaş vahasında şu mesel hâlâ anlatılır. Güya Dılé Xatun’un talipleri bir değil, iki değil, üç değil pek çoktur. Bir gün Çaxperi’de kurulan büyük Kırmanc sofrasında herkes yemek yerken o dikkat kesilir. Elinde de misafirlerin başının üstünde tuttuğu, ortalığı aydınlatan bir idare lambası vardır. (Bizimkiler “çıla” der.) Diğerleri yemeği ya yarıda ya da bir iki lokma aldıktan sonra bırakmıştır. Sadece “Şıxémed” yemeği sonuna kadar, doyana kadar yer. Bunun üzerine Dılé Xatun “işte benim nişanem” der ve gözdelik böyle başlar.     

* 

Sonraki zamanlarda Faro tekrar öğretmenliğe geri döndü. Şehrin çeperlerinde çingene çocuklarını, yoksul çocukları okuttu. Azınlık okullarında görev yaptı. Bir de yeryüzünden silinip giden dilinin, kültürünün izini sürdü. “Jané ma” mezara girmesin diye ne çok uğraştı Faro. Birkaç öğretmen arkadaşıyla dernek bile kurdu.   

 

Yalnız hoyrat yaşadı. Kendini çok ihmal etti. Hatta hayatına kasteder gibi yaşadı. Doğunun sarı tütününe meftundu. Bir cigara sarışı vardı ki, bana Fırçé Qela (Fırik Dede) dediğimiz yaşlı bilgeyi hatırlatıyordu. Midesi hassas olduğu halde deme daldığında dolu da çok tüketiyordu.  

 

Domanê Ma; Kılıtê Çêverê Can u Roê Zon u Zogane Maê. (Yajuya Vacuğe u Pulıra ê Dêsımi)

Sanırım evliliğin kodes olduğunu hepimizden iyi biliyordu. Hiç evlenmedi Faro. Bir kadının cehennemine teslim olmamasını asla unutmayacağım. Gerçi kadının cehenneminden söz ediyorum ama ya erkek? Erkek ne peki? O da kadının faşizmi değil mi?  

 

En son ağıt sesli çocukla (Yılmaz Çelik) Devo’nun “Budala”sında demdeyken çağırdık onu. Geldi ki aman Allah’ım ne gelmesi? Faro süzülmüş. “Ne oldu sana böyle” dediğimi hatırlıyorum bir tek. Meğer o da hekimden geliyormuş. Elinde çekilmiş filmler filan vardı çünkü. “Sorma Heydo” dedi. “Galiba yolun sonuna geldik.” Acelesi vardı. “Bana bir çay söyle” dedi. Söyledim. Her zamanki alışkanlığıyla (eski zaman adamları gibi) bir cigara sardı, içti, kederli kederli hepimizi süzdü ve gitti. Meğer bu son bakışıymış Faro’nun.  

 

Uğursuz haberi bir hafta sonra aldık. Teşhis akciğer kanseri! Bir yıl ya yaşadı ya yaşamadı Faro. Son demlerinde inleyerek “ben ölüyorum ero, iyisi mi beni Zeraniğe, suyun kıyısına götürün” deyip duruyormuş.  

*

Bir zemheri vakti, onu omuzlarımıza alarak önce bomboş evine götürdük. Zeranik’te lapa lapa kar yağıyordu. Tabiat bile anlamıştı bir kırmancın öldüğünü. Suyun akışından, söğüdün melûl melûl bakışından belliydi. Kavaklar dahi güneşi erken gören başlarını yana doğru eğmişti. Kardeşi Dilo orada –yeri göğü inleten- öyle bir çığlık attı ki, hepimizin içi içine göçtü. Onun sayhası bana bizimkilerin vaktiyle “Qırrayısê Mali” dediği şeyi hatırlatmıştı. (Çocukluğumda yüksek yaylalarda kurtlar sürülere saldırdığında, kuzuları ya da oğlakları boğazladığında aynı böyle -acı mı acı- zehir zemberek bir bağırtı duyardık.) Ardından kalabalık kutsal Mintzuri silsilesinin eteğindeki mezarına doğru yola koyuldu. Bizim çocuk, tıpkı Hayyam’ın dediği gibi; bir zaman efsane söylemiş sonra adeta uykuya dalmıştı.

 

  • Yılların Faro’su, -bir devrin parlayıp da sönen- esmeran yıldızı aramızdan sessiz sedasız kayıp gitmişti. Heywağ hey! Ne diyelim. Biliciler dediğini dememiş mi asırlar önce zaten?

       

Faro (Faruk EREN)

“Ölüm büyüktür; Ve biz onunuz; Gülümsemelerle dudaklarımızda; Yaşamın tam ortasında sanırken kendimizi; Ölüm hıçkırır birden içimizde; Ta içimizde..” . R. M. Rilke (Duino Ağıtları) “Son Parça!”

 

Haydar Oğur 

 

*Biz, kendisine “Faro” derdik.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

445 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”