Haydar Oğur yazdı; “Ustuna Çê Ma” şikiye…

Kim derdi ki Bilges’in ahu gözlü ceylanı, eşsiz güzeli, son bekleyeni; ahir deminde bahar suyu gibi bulanıp, boz bulanık akacak!..

Ustıuna çê ma; Ğezal (Lili) Xatune.

“Ustına Çê Ma” şikiye…*

   

       Bir çağın soylusu öldü. En eski gazal gitti. Ayaklarına bembeyaz bir çorap, başına bembeyaz bir leçek giye giye bu “yalan dünya”dan göçtü:

       Eylüldü; baharın sonu. Hazin bir öğle vakti kucağımda, iki kolumun arasında, üç kez üst üste nefes alıp nefes verip “eyvallah” deyip gitti.

“Ğezal”dı adı. Oysa resmiyet ona “Lili” diyordu; annemdi, evimizin direği, bize yol gösteren idarê lambamızdı. Bir hazan mevsimi, haremi ismetimde pıt deyip sönüverdi.

       Her eski hafıza gibi parlayan ve sönen bir çağ-dan hatıraydı. Efsunlu ismini bu Jiar u Diyar’da seke seke suya inen güzelim dağ ceylanlarından almıştı. Elvan elvan gözleri vardı ve bu gözler neler görmemişti ki? Fakat son deminde ậmậ idi. Karanlığın, bir zulmetin içindeydi. -Ah, karanlığı Cemil Meriç’in o kederli anlatısından kim bilmez ki?-

       Annem de öyleydi. Ne vakit tetik boşluğu yaşasa “Ax felek, bêbext felek..” deyip sızlanırdı. Hep yaylasını, ıpıslak çayırlarında fokur fokur kaynayan pınarları, yanı başındaki kutsal ziyareti, Bilges Doruğu’nu ve Kakper, Aros, Bırdo dedikleri uzak diyarları anlatırdı. Belli ki çocukluğu, o mutlu yılları, o som altın kadar değerli zamanları hep oralarda geçmişti…

***

      “Hey felek, bahtsız felek!..”. Akan sular, doyasıya ağlasın şimdi. Ana Fatma, yüzünü göstermesin bir zaman. Göl gölet ne varsa kurusun gitsin. Yer gök şahittir ki herkesin “Rındeka Bilgeşi (Bilges’in güzeli)” dediği son asırlık hafıza da göçüp gitti bu fani dünyadan. Bilinsin ki bu ıssız yabanın, kör baykuştan sonra bir tek tanığı oydu. O da yitip gitti…

      Halbuki nasıl da tane tane, duru duru anlatırdı görüp duyduklarını ve yaşadıklarını. Akli melekeleri daha yerli yerindeyken, belleği su kadar berraktı. Metruk konağının o yıkık çardağına çıkar, görmeyen gözlerini ufka diker, hurdi hurdi (küçük küçük) başlardı söylenmeye; “Heywax hey!..” derdi.

       “Şimdi, ıssız Piltan çayırlarında olsaydık seninle ha! Önümüzde Çırtık, arkamızda Dilav; fokur fokur kaynasaydı yine. Karşı yoldan eli kulağında İbé Khuresu gelip geçseydi; içli ağıtlar söyleye söyleye. Atlar, taylar, küheylanlar da eksik olmasaydı yanı başımızda. Bir de ağabeyin olsaydı. Güneşi erken gören kavaklar kadar boyuyla; ağabeyin!.. Değil mi ki Garbın Bizansı’nda kendini büyük suya attığında, ben o gün öldüm. Artık gözlerim görse de görmese de ne fayda; ben o gün öldüm işte oğul!..” diye söylenirdi.

      Demek beni bekliyormuş annem; ağıtçı anam; meğer yolumu gözlüyormuş. Onu Aşağı Höyük’ten aldım; dosdoğru yabanın bağrına çıktık. Oduna ocağına vardığımızda, artık rahatlamıştı. ‘Kadim’ yer yatağını serdik, içine gülkurusu gibi bıraktık… Artık, yastığını ‘üç kez’ üst üste öpmüyordu; kendinden geçmişti. Gece, adlarımızı anarak uyuya kaldı; kậh beni, kậh Seray’ı, kậh Yusuf’unu istedi… Sabahın erken vakti, Heq’inin (Allah’ının) Meleği’yle baş başaydı…

***

       Ah; ne diyordu acem sesli, hazin gırtlaklı Furuğ: “Benim de ölümüm, gelip çatacak bir gün/Ansızın bir uyku alıp götürecek beni/O günler gelip geçti/O günler, kirpiklerimin arasından…”.

      Evvelce ahuyken, son deminde âmâ olan o gözleri, konağın isli merteklerine asılıp kalmıştı öylece. Nelere tanıklık etmemişlerdi ki; 38’de daha çocukmuş. O, 38’e “Tertele” diyordu. Anlatırken de ağlamadan edemiyordu:

       “Xısgordım’da bir harmanda topladılar bizi. Lılkı (dedenin katline sebep olduğu kardeşinin dul karısı), “sakın söylemeyin” diyordu. “Allah’ın mührü ağzınızda olsun; adını bile anmayın. Yoksa hepimizi öldürürler..”. Kastettiği dedendi. Her taşın altında, her suyun başında, her ağacın gölgesinde onu arıyorlardı. Dönemin uslanmaz sefkanlarındandı…

       Köyleri, harmanları, ekinleri onun için yakıp yıkıyorlardı. Oysa o, mavi göklerdeki şahan gibi, kara kartal gibi, kanatlanıp uçmuştu; nereye gittiği meçhuldü. Asker, ağır makineliyi kurmuş, hazır u nazır bekliyordu. Sonra, birden uzaktan iki beyaz atlı süvari göründü. Ellerinde sanki pusulalar vardı; el kol hareketi yaptılar. Ve biz, ansızın kurtulduk…”.

***

      Ömürlük anam ki benim yegâne ışığım, çılamdı, kör ozanımdı; o söyler, ben yazardım; o anlatır, ben kusardım… Şimdi, kaldım yabanın ortasında lal u kher!.. Oysa daha cinleri gelmeden, etrafını sarıp sarmalamadan, nasıl da sakin, nasılda aydınlık ve duru bir beklemedeydi; habire dualarıyla ölüme çağrılar yapıp duruyordu. Kâh yatakta, kâh çardakta, kâh Muhammed’in Nuru dediği güneşin karşısında oturuyor; cümle kutsallara baka baka “birleşin, bir araya gelin..” diyordu. “Birleşin de, beni muxanete muhtaç etmeyin..”.

       Kim derdi ki Bilges’in o ahu gözlü ceylanı, o eşsiz güzeli, o son bekleyeni, ahir deminde bahar suyu gibi boz bulanık akacaktı! Evinin hem erkeği hem de kadını olan annesi, yalanuz nenem de bir başına aynı akıbeti yaşamamış mıydı! Akli melekelerini yitirdikten bir zaman sonra, bir şafak vakti ahıra inip boynunu “hebın” dedikleri kalın urgana yekten geçirmiş. Şaşıracaksınız ama bu kara duygululuk ya da kara safralık bizde hiç kesintiye uğramamış. Nesilden nesile aralıklarla hep sürüp gelmiş.

       Nice zaman sonra bu kez halam “Mansur’un boynu urganda” misali, yemyeşil bir ağacın dalında ölü bulunmuş. Zamanla pırıl pırıl gözleriyle, bir genç ömür daha “serin vermiş” aynı yola. Zindanda vakit kâh geçiyor, kâh geçmiyorken, kavı tutuşturmuş gencecik bedeninde “kahrolsun..” diye diye yanıp köze, sonra da küle dönmüş Orhan’ımız!..

      En sonunda da Yusufum’un -roştiya çımanê mı-gözlerimin ışığı- dediği ağabeyim devralmış bu ırsi geleneği. Garbın çok ırak, bin bir yüzlü bir şehrinde kendini bir akşamüstü büyük suya bırakıvermiş…

Köyün, Koê Muziri (Munzur Dağları) karşısındaki mezarlığı.

***

       Ama annemin ki daha başka bir şeydi sanki. Kırmancların o “qerqele” dedikleri şeye benziyordu. Hatırlıyorum; eskiler gitmekle kalmak arasındaki bu ‘can çekişme’ halini hep anlatırlardı. Şimdi düşünüyorum da, annemin ki düpedüz o hal imiş. Cinleri geldiğinde aklı melekeleri hepten yitiyordu. Demek ki o ‘med u cezir’ de ölüm meleğine hem kafa tutuyor, hem de minnet ediyormuş. Direnirken de habire irtifa kaybediyordu.

Hasılı Bilges Doruğu’nun namlı Sıvıskı Tepesi’nin gökle komşu Veroc’un son bekleyeni inatçı kuşu; sonunda kanatlarını içine kapatarak sustu…

     Varsın kahpe felek bayram etsindi. Doksan yıllık hafıza haznesinde ne varsa derleyip toplayıp bohçasına koydu ve gitti. Geride, o yıkık dökük evin içinde, Yusuf’unun hiç o hiç dinmeyen “ax u waxı” kaldı…

 

Haydar Oğur

 

haydarogur95@gmail.com

 

*Ustına Çê Ma/evimizin bel kemiği-direği”; Dêsim inancındaki yeri çok önemlidir. Yörede çoğunlukla konuşulan ana dillerden biri olan “Zonê Ma-Kırmanci (Zazaca)” dilindedir. Dêsim/Dersim’de bir zamanlar yöreye özgü toprak damlı köy evlerinde dış duvarlar haricinde evin ya da odanın ortasında tavanı ayakta tutan ana taşıyıcı bir kolon/unsurdur. Genelde coğrafyada rahatlıkla yetişen düzgün ve kalınca bir kavak ağacından ibaret olup, Dêsim “Raa Heq u Oli/Raa Xızıri” inancındaki ritüellerden ötürü “teverık/ziyaret” gibi kutsal objeler asılı olduğundan “ata/ejdat” ile  eşdeğer ölçüde bir kıymeti harbiyesi bulunmaktadır. Zaten yazının başlığı ve içeriği, bu durumu yeterince açıklığa kavuşturmaktadır… (editör/Çılagazete)

Yanıt Haydar Oğur yazdı; “Ustuna Çê Ma” şikiye…

  1. mehmet Oğur 16/09/2018 de 23:03

    Yüreğinize, elinize sağlık,

    Cevapla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

845 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”