Hindistan’dan Anadolu’ya kadar “duvar yürütme” kerameti.(II)

Ré/Reya Heq/ Raa Haq" olarak tanımlanan, Dersim İnanç Sembolizmine dair araştırmaların yayımlandığı Munzur Dergisi.(Derginin yayım yeri, Désim/Dersim-Mameki'dir.)

Ré/Reya Heq/ Raa Haq” olarak tanımlanan, Dersim İnanç Sembolizmine dair araştırmaların yayımlandığı Munzur Dergisi.(Derginin yayım yeri, Désim/Dersim-Mameki’dir.)

Hindistan’dan Anadolu’ya kadar “duvar yürütme” kerameti.(II)

 

Makale: Prof. Martin Van Bruinissen (Çeviri: İbrahim Kılıç)

 

Hacı Bektaş-ı Veli, Sultan Sahak, Şah Mina Sahib ve “Yürütülen Duvar”la İlgili Çeşitli Avatarlar: (2. Bölüm)

 

4. Avatar: “İslam Dünyası” dışında.

 

Bir Hintbilimci dostum, aynı mucizelerin Hindu-Budist geleneğindeki “Seksendört Sidha” efsanesinde de geçtiğini dikkatimi çekti. Bu Sidha’lar, 11. ve 12. yüzyılda, Kuzey Hindistan Hinduları arasında çok popüler olan dinsel ve büyüsel bir akımın efsaneleşmiş ilk ürünleridir.

 

Brahman geleneğiyle pek ilişkisi olmayan bu akım; çoğu “Şivaist”, bazıları ise “Budist” olan, pek çok dini, sihirli ve simya gelenek ve uygulamalarını içeren bir konu çeşitliliği ortaya koyuyordu. “Büyüsel mükemmelliğe” ulaştıklarına inanan bu Sidhalar, Tibet Budizmi ve Sih Efsaneleri’nde olduğu kadar, özellikle popüler Hinduizm’de görülmektedir. Bu Sidhaların varlığını hala sürdüren en eski efsaneleri şu an Tibet dilinde mevcuttur. Bunlar 11. veya 12. yüzyıllarda derlenerek, Sanskritçe orijinallerinden tercüme edilmişlerdir.

 

Seksendört Sidha’dan biri olan Guru Dombipa, Tantrik ayinlerinde kendine aşağı kasttan bir kadını eş seçtiği için, tahtı elinden alınmıştı. Kral Dombipa, kadının ait olduğu şarkıcılar, dansözler ve cambazlardan oluşan “Dom” kastına geçmeyi kabul etti ve eşiyle birlikte tam on iki yıl boyunca ibadet edecekleri bir ormanda yaşamaya başladılar.

 

***

Bu sürenin sonunda çift, “dişi bir kaplana binip, ellerindeki zehirli yılanı bir kırbaç gibi kullanarak” ormandan ayrılırlar. On iki yıl sonunda mükemmel bir yogi olan kral, eski müritlerinin kendisini tekrar kral yapma önerilerini reddeder ve onlardan kendisini diri diri yakmalarını ister. Yakılmaları esnasında kral ve karısı dönüşüm geçirerek, Tanrı Hevayra ve karısının şekline girerler.

 

Bu sidha (kral), ismini kendi arzusuyla geçtiği “Dom” kastına borçludur. (Bu kast değiştirme olayı, toplumları bilinçli olarak küçümseyen Malamati Dervişleri’nin davranışlarını hatırlatıyor.).

 

Bu Dom toplulukları, Çingene benzeri bir kast olarak hala mevcuttur. Bunlar çeşitli eğlence olaylarında ve ölü yakma törenlerinde uzmandırlar. En çok gittikleri hac yeri Makanpur’daki Şah Madar Tapınağı idi. Bu durum bazı kişileri “Acaba tapınak, daha eski bir Dombipa manastırının yerinde miydi?” diye meraklandırmaktadır. Zira bu Dombipa manastırı, daha sonraları Madari dervişlerince benimsenip, kendi “kaplan binici aziz”lerinin tapınağı olarak gösterilmiştir.

 

Bu Tibet sidhasında yürüyen duvarlar yoktur. Fakat daha sonraki bir efsanede bunu görüyoruz. Sih Dini’nin kurucusu olan Guru Nanak’a ilişkin bir 17. yüzyıl aziz hikayesi Guru Nanak’ın “Seksen dört Sidha” ile karşılaşmasını anlatır. Sidhalar, ona karşı çeşitli mucizeler gerçekleştirirler. Bir tanesi de “bir duvarı yürütür.”!

 

  • Acaba bu; sidhaların “Ehli Hak ve Bektaşi büyü-işçileri”nin ilk Avatarlarına en yakın olduğu anlamına mı geliyor, yoksa başka bir yerde daha yakın örnekler bulabilir miyiz?..

 

Ortak Unsur: Kemiklerden Yeniden Yaratılma”.

 

Tibetçe yazıda; sidhalardan biri ve Dombipa’nın Tantrik öğretmeni olan Guru Virupa güvercinleri öldürüp yedikten sonra, onları tüylerinden tekrar hayata döndürmekteydi. Bu da farklı bir mucize değil. Sidhalardan biri olarak kabul edilen yüce yogi Gorakhnath’ın da yine benzer şekilde, ölü insanları derileri ve küllerinden tekrar hayata döndürdüğü söylenir. Ve aynı tip mucizeler pek çok Hint halk hikayesinde görülür.

 

Dnyanashwar, kardeşleri ile birlikte bir duvarın üzerinde oturmaktadır. Dnyanashwar, kardeşlerine; “Büyük yogiyi karşılamamız gerek!” der ve üzerinde oturdukları ‘duvar yürümeye’ başlar…

Dnyanashwar, kardeşleri ile birlikte bir duvarın üzerinde oturmaktadır. Dnyanashwar, kardeşlerine; “Büyük yogiyi karşılamamız gerek!” der ve üzerinde oturdukları ‘duvar yürümeye’ başlar…*

Bu unsur, yukarıdaki de dahil olmak üzere pek çok “Ehli Hak” efsanesinde bulunur. Bektaşi çevrelerinde de çok iyi bilinir. Bu iki durumda ayrıca bir unsur daha bulunur:

 

Hayat, diğer vücut parçaları yerine sadece kemiklerden oluşturulmakta ve kemiklerin kesinlikle kırılmamış olması gerekmektedir. Efsanenin genel konusu bütün dünyada bilinir, ancak bu iki form tipik Orta Asya unsurlarıdır. İslam öncesi Türkleri ve Moğollar, başka bir dünyada tekrar yaratılacaklarına inandıkları için, kurban hayvanlarının kemiklerini kırmamaya dikkat ederek, bunları ya gömerler ya da yakarlardı. İnanışa göre kemiklerin zarar görmesi veya kaybolması halinde hayvan sakat olarak doğardı.

 

Bu durumda, Ehli Hak ve Bektaşi kültürlerinde ve sidhalarda görülen bir unsurun benzerliği, iki geleneksel soy arasında direkt bağlantılar olduğunu söylememizi gerektirmez. Ehli Hak ve Bektaşi versiyonlarının doğrudan kaynakları kesinlikle Türk-Moğol’dur. Roux, Mokri tarafından yayınlanan bir Ehli Hak metninde buna benzer pek çok Türk unsurunun bulunduğunu ifade etmiştir.

 

Bizim bu kaplan ve duvar efsanelerimiz, sidhalardan uyarlanmış ve onların kaynağı olabilecek olan Türk unsurları sınıfına ait olabilir mi? Bu motiflerin doğru kaynaklarının ve coğrafi dağılımlarının izini sürmek zor da olsa, ben buna pek inanmıyorum.

 

Çünkü bir defa benim bilgime göre, bunlar İslam öncesi Türk-Moğol kültüründe kayıtlı değildir. Görünüşe göre bu unsurlar, yılan ve kaplanın sembolize ettiği bazı Tantrik uygulamalarıyla birlikte, Horasan’lı dervişlerce gezgin yogilerden alınmıştır. Yukarıda değinilen yogi tipi Hint sufi hikayelerinin pek çoğunun kaynağı da 10. ve 12. yüzyıl Horasan’ına dayanmaktadır.

 

Müslüman mistiklerle, avare Budist ve Hindu sufileri arasındaki etkileşim, açıkça görülüyor ki burada, daha sonra Hindistan’da olduğundan daha verimlidir.

 

“Mucize Yarışmasının Anlamı”

 

Tantrik kültürdeki yılan ve kaplanın anlamı bir yana, Müslüman çevrede ve özellikle de “yürüyen duvar”ın yerleşik, ayık ve daha bir seriye odaklı anlamlarına karşılık, yılan ve kaplan unsurları, avare, sufist, büyülü, coçkun ve ruhani gibi çağrışımlar yapmaktadır.

 

Bir aslana binerek yılanı bir kırbaç gibi kullandığı söylenen ilk sufinin, sarhoş ve şaşkın sufi tipindeki Bayazid Bestami olması çok önemlidir. Ayrıca Dom kastının rolü burada ne olursa olsun, daha sonraki bir efsanede yine kaplana binen Şah Madar’ın tipi de bu kalıba uyuyor.

 

Diğer iki aslan- sürücüsü olan Pir Mikail ve Mahmud Hayrani‘nin kişilikleri hakkında hiç bir şey bilmiyoruz. Fakat yine bu iki kişinin hikayesinde de görülüyor ki efsane daima “avare” ve “disiplinsiz” bir ruhani geleneğin, “yerleşik” ve “ortodoks” bir geleneğin üstünlüğünü kabul etmesi çerçevesinde gelişiyor.

 

Farklı iki ruhani yol arasındaki karşıtlık, hem Ehl-i Hak hikayesinin anlatımında, hem de diğer iki hikayenin resimli tasvirlerinde açıkça görülmektedir. (Figür 1-2) Aslan (ya da kaplan) ve zehirli yılan; vahşi hayatı simgelerken, efendilerinin onlara karşı hakimiyeti ise İslam-dışı büyüyü gösterir. Diğer yandan duvar, yerleşik hayat ve medeniyeti temsil eder.

 

14705910_10154661069868259_2956274401555626010_nFigür 1’deki Hacı Bektaş duvarı bir köprüye benzemektedir; Ehli Hak hikayesi ve Figür 2’deki yarışma nehir kenarında geçer. Nehir, sulu tarım ve yerleşimi temsil eder. Bu durum yine, aslan sürücüsünün geldiği dağlar ile tam bir tezat halindedir.

 

Hacı Bektaş’ın deri namaz seccadesi (ayrıca elindeki tespih) şeriyeye bağlılığı ifade eder; Figür 2’de, yanında duran su testisi ve ayrıca yapılan açıklamadan anlaşılacağı gibi, Şah Madar geldiğinde, Şah Mina büyüsünü gerçekleştirmektedir.

 

Bu iki resimde ve gördüğüm diğer bazı resimlerde de “aslan-binici”nin soldan, “duvar-sürücü”nün ise karşı yönden gelmesi, raslantı olmasa gerek! Sağ ve sol ayrımı çoğu kültürlerde sembolik sınıflamanın bir parçasıdır. Ayrıca bu iki “yön”ün çağrışımları hemen hemen evrenseldir. Ancak burada, duvardaki adamı “dürüst”, aslandakini ise “uğursuz” olarak kabul etmemiz doğru olmaz.

 

O halde açıkça görülüyor ki; yarışma, küçük veya büyük farklarla, dünyanın her yerinde gerçekleşebilecek bir olayı sembolize etmektedir:

 

  • “Yüksek” bir mistik geleneğin, “popüler” bir gelenek üzerine; ya da yerleşik, dürüst ve “ağırbaşlı” bir geleneğin, avare, kötü ve “serseri” bir geleneğe karşı zaferidir bu.

 

Daha doğrusu bu, Kalanderizm’in çöküşü ve onun yerleşik düzene geçişini temsil eder. Sefil görünümlü, çok yoksul, avare dilenci kılıklı, dini ibadetlere apaçık saygısız ve aşırı alkol tutkunu ilk Kalenderler, Horasan’da 10. veya 11. yüzyıllarda ortaya çıktılar.

 

Moğol istilalarıyla sayıca çoğaldılar ve yolculukları onları Horasan sınırlarının çok ötesine götürdü. “Kalenderizm” 13. yüzyılda batıda Küçük Asya, Suriye ve Mısır’a kadar ve az zaman sonra doğuda Hindistan’a kadar yayıldı.

 

Bu tek yönlü bir trafik değildi; 13. ve 14. yüzyıllarda pek çok Kalender tipi avare, Küçük Asya’dan Hindistan’a hareket etti (Suriye’den gelen Şah Madar’da, doğu-batı arasındaki bu kitle akımının bir parçasıydı.) Daha sonraki birkaç yüzyıl içinde de Bengal ile Atlantik kıyıları arasında herhangi bir yerde hareket eden Kalenderlere rastlamak olasıydı.

 

  • 13. yüzyıldan itibaren, Hindistan’da olduğu kadar Küçük Asya ve Mısır’da da Kalenderler arasında kurumlaşma ve yerleşmeye karşı bir eğilim görülmeye başlandı. Bunlar belki küçük etkiler yaptılar ama sonunda, mirasını Bektaşiler, Aleviler ve Ehl-i Hak içinde gördüğümüz popüler dini akımlar içerisinde eridiler.

 

Hindistan’lı Madari’ler, varlıklarını ta 17. yüzyıla kadar koruyan Kalender tipi tarikatlardan biriydi. 17. yüzyıldan itibaren, Kalender ve benzeri grupların sayıları pek çoktu ve İran’daki halk kitleleri arasında etkiliydiler.

 

Ancak artık avare hayatını bıraktıkları, hanaka ve zaviyelere yerleştikleri açıkça görülüyordu. Benim inancıma göre bu, bizim mucize yarışmasının çeşitli avatarlarında yansımalarını gördüğümüz “yerleşme” ve “uzlaşma” sürecidir. Hikayenin uyarlandığı bütün çevrelerde kesin Kalender izlerinin bulunmasının tesadüf olması zordur. Ve hatta hikayenin çıktığı yer ve zaman bilindiğinden, bunu İslam dünyasına yayanlar büyük ihtimalle Kalenderlerdi.

 

“Şimdi bir kaç soru ortaya çıkıyor: Kalenderler, kendilerinin kaybeden taraf olarak göründüğü bir hikayeyi niçin yaysınlar? Ayrıca; Bektaşi, Kızılbaş ve Ehl-i Hak gibi kesinlikle heterodoks olan tarikatlar, niçin kurucuları ve atalarını ortodoks olarak gösterirler?”

 

Eğer iki mistik davranış yolu arasındaki mücadelenin Kalender tipi akımlara da geçtiğini varsayarsak, bu görülen tezatlar çözümlenmiş olur. Dahası, orijinal Bektaşi ve Ehl-i Hak tarikatları, ortodoks İslam’a sonraki nesillerden daha yakın görünmektedir.

 

  • Tarihi Hacı Bektaş ve onun müritleri, belki de Şeriyye’ye sadık Sünni’lerdi ve ancak daha sonraki bir safhada ‘düzen’, koyu Şii ve bunu Kalenderlere çekici gösteren İslam öncesi Yakın Doğu mistik fikirlerini birleştirdi.

 

14813504_10154685436138259_858982713_n_png

Sah Madar bir kaplana binmiş vaziyette ve elindeki zehirli bir yılanı kaplanı yürütmek için kamçı olarak kullanmaktadır. Onu karşılamak için ise bindiği duvarı yürüten ise “Lacklow li Sah Mina Sahib”dir. Yer : Pakistan.*

Kalenderlerin düzenle uyuşmaları aslında, Bektaşilerin Şeriyye’ye karşı rahat tutumlarına katkı sağlamış olabilir. Duvarına binmiş olan “yerleşik” ve “ortodoks” aziz böylece aslan-binicisi avare büyücüyü mucize yarışında geçmiş oluyor. Ancak alan-binici, duvar-sürücü azizin bir müridi olduktan sonra, bindiği aslanın bir “Truva atı” olduğu ortaya çıkıyor.

 

Ehl-i Hak içinde de benzeri bir gelişme oldu. Sultan Sahak’ın mirasçısı olan Baba Yadigar, kendi devrinden kalan bir belgede (16.yy.) sıradan bir Müslüman Şeyh olarak görünüyor. Oysa daha sonraki nesiller, inançlarını artan bir şekilde heterodoks ve İslam-dışı kalıplar üzerine oturttular.

 

Şah Mina Sahib’in müridleri arasındaki gelişmenin de aynı çizgiler doğrultusunda olduğu görülür. Konuşmalarından oluşan “Malfuzat” adlı eser, onu ciddi ve ortodoks bir sufi olarak gösterir. Fakat, 20. yüzyıla ait “hacı hikayesi”, onun Şah Madar’la görüştüğünden bahsetmekle kalmaz, onu Şah Madar’ın bir müridi olarak da gösterir. Bu eserde de bizim anekdotumuzun bahsi geçmesine rağmen, kendisiyle görüştüğüm, Şah Mina Tapınağı ‘seccade-nişin’i ve pek çok ziyaretçi, bunu iyi biliyorlardı.

 

***

Günümüz Bektaşileri gibi onlar da; olayı, bir yarışma değil de, farklı ruhani güçlere sahip iki adamın güçlerinin birleşmesi olarak yorumlamayı tercih ediyorlardı: “Her ikisi de olağanüstü mucizeler gerçekleştirdiler. Ancak hangisinin daha üstün olduğunu söylemek bize düşmez”.

 

Diğer yandan kendisine efsane hakkında soru sorduğum Şah Madar Tapınağı ‘seccade-nişin’i ise biraz rahatsız olmuştu. Efsaneyi çok iyi biliyordu ancak Şah Madar’la ilişkisini şiddetle reddediyordu. Ona göre “aslan-binici” başka birisiydi. Bu belki de iki azizin müritleri arasında geçen ve Şah Mina’nın üstünlüğünün gösterilmek istendiği daha evvelki bir yarışmaya işaret ediyordu.

 

Böylece hikaye art arda üç değişik fonksiyonu ortaya koymuş ve üç değişik anlam ifade etmiş görünüyor. Öncelikle “avare”; dilenci ve uyuşturucu kullanan dervişlerin yerleşik hayatı ve kurulu düzeni kabul etmelerini sembolize ediyor.

 

Daha sonraki bir safhada, pek çok benzeri “sufi hikayesi”nde olduğu gibi, başka aziz ve sufi tarikatlarının müritleriyle yapılan mücadelelerde bir “ruhani üstünlük” iddiası olarak kullanılageliyor. “Avareye karşı yerleşik” muhalefeti geriye gitmiş ve içerikteki anlam, İncil ve Kuran’daki Musa ve Mısır’lı Büyücüler Hikayesi’nin içeriğiyle aynı hale geliyor:

 

“Yanlışa karşı doğru” doğa üstüncülüğü. Son safhada ise, önceki rakipler arasında uzlaşmaya varılıyor ya da heterojen bir soy yapısı kabul ediliyor. Buna göre, her iki binici de farklı fakat eşit güçleri temsil etmektedir.

 

***

"Dersim’i anlamanın yoluna çıkarmakla kalmıyor bu kitap okuru… İnanç dünyasını ve inanç sembollerini okumanın, bir toplumu bunlar üzerinden anlamanın macerasına çağırıyor..." Dersim İnanç Sembolizmi" üzerine antropolog Dilşa Deniz tarafından sahada yapılan araştırmalar sonucu yazılmış ve İletişim Yayınları'ndan çıkan başka bir kaynak.*

“Dersim’i anlamanın yoluna çıkarmakla kalmıyor bu kitap okuru… İnanç dünyasını ve inanç sembollerini okumanın, bir toplumu bunlar üzerinden anlamanın macerasına çağırıyor…” Dersim İnanç Sembolizmi” üzerine antropolog Dilşa Deniz tarafından sahada yapılan araştırmalar sonucu yazılmış ve İletişim Yayınları’ndan çıkan başka bir kaynak.*

Hikayemizin gerçek kahramanları, çeşitli Avatar’ların vasıtaları olan Kalenderler ve onların Budist yahut Hindu öncüleridir. Bir yanda Bektaşi ve Kızılbaş diğer yanda ise Ehl-i Hak arasındaki benzerliklerin sebebi, paylaşmış olabilecekleri eski Yakın Doğu altyapısının yanı sıra, kuvvetli Kalender etkileri de olabilir.

 

Bu tarikatlar, İslami mucize hikayelerinden çok farklı olan ve kuvvetli Hint etkileri taşıyan efsanemizi kabul etmekle kalmamışlardır. Günümüzde de, Hindistan’dakileri anımsatan inanç ve uygulamaları ve hatta kutsal reenkarnasyon ve ruh göçü olaylarına karşı büyük bir inançları olduğu bilinmektedir.

 

Ruh göçü olaylarının çıkış yeri Hindistan’dan ziyade Yakın Doğu olmasına rağmen, bu tarikatlar içindeki eğitimli kişilerin, Budizm ve Hinduizm’i de “akraba dinler” olarak algılamaları sağlanmaktadır. Hint dini fikirlerinden haberi olan eski nesiller de çok farklı davranmış olamazlar. Askında Ehl-i Hak geleneğinde de, Hindistan’la bağlar olduğuna ilişkin birkaç kesin referans vardır.

 

Hindistan’daki ve Batı Asya’daki, görünürde bağımsız fakat birbirinin benzeri heterodoks tarikatlar arasındaki temasları ve karşılıklı etkileşimi sağlayanlarda yine büyük ihtimalle Kalenderler ve onların büyük bir coğrafyaya yayılan tarikatlarıdır. İlk zamanlardan beri “yuvarlanan taşlar” olarak ün yaptıklarını dikkate alırsak, tarikatları içinde en yüksek mertebeye ulaştıklarında ise bir “Yürüyen Duvar” olacaklarını söylemek gayet mantıklı görünüyor.

 

Makale: Prof. Martin Van Bruinissen

 

Çeviri: İbrahim Kılıç

 

*Görsel seçimi ve açıklamalar: Erdal Kıllı (Yado)

(Visited 373 times, 1 visits today)

Yanıt Hindistan’dan Anadolu’ya kadar “duvar yürütme” kerameti.(II)

  1. Asmen Ercan Gür 27/10/2016 de 20:24

    “Yüksek” bir mistik geleneğin, “popüler” bir gelenek üzerine; ya da yerleşik, dürüst ve “ağırbaşlı” bir geleneğin, avare, kötü ve “serseri” bir geleneğe karşı zaferidir bu…” bu metindeki ana çıkarımı çok beğendim ve yerinde buldum. Bu çıkarım, bilimsel olarak elbette tartışmaya açık ama bu “mistik/mitolojik olayı/anlatıyı” böyle anlamlandırmak daha doğru gibi geliyor bana. Zaten benim bu konuya eğilmemin ve ilgi duymamın sebeplerinden biri de Désim halkının kültürünün köklerinin nereye dayandığından ziyade, “bu inanç temelli kültürü nasıl anlamlandırmamız gerektiği” hususu ki Mr. Bruinissen bu makalenin bu bölümünde bunu iyice bir açıklığa kavuşturuyor. Ne diyelim; emeği geçen her kes, wes u var wu*! (*sağ olsunlar).

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1.234 kere okundu

Widgetized Section

Go to Admin » appearance » Widgets » and move a widget into Advertise Widget Zone