Hindistan’dan Anadolu’ya kadar “duvar yürütme” kerameti. (I)

14705910_10154661069868259_2956274401555626010_nHindistan’dan Anadolu’ya kadar “duvar yürütme” kerameti. 
Makale: Prof. Martin Van Bruinissen
Çeviri: İbrahim Kılıç

 

Hacı Bektaş-ı Veli, Sultan Sahak, Şah Mina Sahib ve “Yürütülen Duvar”la İlgili Çeşitli Avatarlar:

 

1. Avatar: “PİRDİWAR‘DA”.

 

Dalahu’da yaşayan Ahl-i Haqq (Ehli Hak) tarikatı mensupları 15. yüzyılın ortalarında kök salmış tarikatın kurucusu Sultan Sahak’a ilişkin bir efsane anlatırlar. Efsane, Bektaşilik konusunda bilgisi olanlara yabancı gelmeyecektir:

 

Sultan Sahak, gizli öğretilerini dünyaya yaymaya hazır olduğunda, ilk dört yoldaşıyla beraber, Sirvan nehrinin yukarı kesimlerinde, Havraman’da, Pirdiwar denilen bir yerde yerleşmeye karar verdi. Yoldaşlarından biri olan Davud, usta bir duvarcıydı ve nehre uzak olmayan bir yerde bir ev inşa etmeye başladı. Ancak ev yapımı için seçilen yer, önemli sihirli güçlere sahip olan ve uzun süredir yörede ruhani hakimiyetini sürdüren Pir Mikail’e aitti. Pir Mikail, tahtına göz diken bu adamın ve müritlerinin gelişine çok sinirlendi ve gizli güçlerini kullanarak onları cezalandırmaya karar verdi.

 

Vahşi bir arslana bindi, zehirli bir yılanı kırbaç gibi kullanarak, vahşi bir savaşçı görünümünde Pirdiwar’a doğru sürdü. Pir’in yaklaştığını gören Sultan Sahak, Davud’a ördüğü duvarı yükseltmesini, duvarın üzerine tünemesini ve Pir Mikail’i karşılayarak ne istediğini sormasını emretti. Sultan’ın emriyle duvar, Davud’u sırtında taşıyacağından mutlu olarak yükseldi. İki binici (biri aslan’da, biri duvar’da) Sirvan nehrinin iki yakasında karşı karşıya geldiler.

 

Davud, Pir’i dostça selamladı. Ancak diğeri çok kızgındı ve “Nedir bu?” diye bağırdı.

 

“Ben Şeyh Sahak’ı bulacağımı sanmıştım. Oysa şu anda duvarlarla oynamaya çalışan sıradan bir büyücü çırağıyla karşı karşıyayım.” dedi. Davud, sakince cevap verdi: “Ben Sultan’ın sadece kölesiyim; Sultan’ın dışında, hiç bir şeyin varlığı yoktur!”. Pir Mikail, Davud’a; “efendisini çağırmasını” emretti. Fakat, daha arkasını dönmeden, Sultan Sahak aniden ortaya çıktı. Sultan’ı görünce Sirvan nehri coşkuyla kükredi. Bu ses öylesine güçlüydü ki, nehrin kenarındakiler birbirlerinin konuştuklarını duyamadılar.

 

Sultan, Pir Mikail’e; “O kadar güçlüysen, şu nehri yatıştır da görelim” dedi. Tabi ki Pir bunu beceremedi. Bunun üzerine, Sular Tanrısı olan Sultan Sahak, nehre “sakinleşmesini” emretti ve nehir hemen itaat etti. Sonra Sultan, Davud’a; “sihirli halısını nehrin üzerine serip, halının üzerine oturmasını” emretti. Ayrıca, Pir’in aç olduğunu da fark etti ve elini nehrin suyuna vurur vurmaz, tamamen pişmiş, yenmeye hazır bir balık ortaya çıktı. Balığı Pir’e vererek, “tek bir kılçığını kırmadan balığı yemesini” söyledi.

 

Pir, balığı yeyip bitirdiğinde nehirden canlı bir balık başını çıkardı ve Sultan’a; “Arkadaşıma ne yaptın? Onu geri istiyorum! Lütfen arkadaşımı geri ver ey Sular Tanrısı!” dedi. Sultan, kırılmamış balık kılçıklarını Pir’den geri aldı ve onları tekrar canlı bir balığa dönüştürdü. Sonra onu nehre bıraktı. Bütün bu olup biteni gören Pir Mikail, Sultan Sahak’ın ruhani üstünlüğünü kabul etti ve onun sadık müritlerinden biri oldu.

 

***

Bu efsane; her biri tarikatın aslına ilişkin ilginç ipuçları veren birbiriyle alakasız birkaç unsuru içeriyor. Efsane, “Dalahu’lu Ehli Hak tarikatı” mensupları için, en önemli ve başta gelen efsanelerden birisidir. Bunu sık sık anlatırlar ve birkaç değişik versiyonu daha vardır. Ancak bütün versiyonlardaki ortak bir ayinsel öneri vardır. Kurban hayvanlarının kemikleri kesinlikle kırılmamalı ve bir arada tutulmalıdır ki böylece “Sultan Sahak ruhlarını serbest bırakabilsin.” Bu kuralın bir ispatı olarak, tarikat müritleri, balığın kemiklerinden tekrar hayata dönüşünü ve öteki efsanelerdeki benzeri mucizeleri öne sürerler. Bu konuya daha sonra değineceğim, fakat önce “yürüyen duvarla” ilgili mucizeye ayrıntılı bir şekilde bakmak istiyorum.

 

***

Bir aslana binen, elinde yılan sallayan bir savaşçıyla, yöreye yeni gelen ve bir duvarı yürüten muhteşem rakibi arasındaki yarış konusu, çok geniş bir coğrafi açılıma sahiptir. Alan araştırması sırasında bu gerçeğin henüz farkında değildim; fakat eminim ki “Ehli Hak” tarikatına mensup dostlarım, aynı efsanenin başka yerlerde, Hacı Bektaş’la ilgili olarak anlatıldığını söylersem pek şaşırmayacaklardır.

 

Sultan Sahak’ın değişik pek çok kez kendini dünyada, -insan suretinde- gösterdiğine inanılır ve Hacı Bektaş’ta bunlardan biri olarak kabul edilir. Ayrıca kozmik önem taşıyan belli bazı olaylarında da, her bir dönüşü esnasında meydana geldiğine inanılır. O halde Sultan Sahak’ın günümüzde de, başka bir kılıkta, dünyanın herhangi bir yerinde; yürüyen duvarını, aslan süren rakibinin üzerine göndermesi ihtimali yok sayılmaz. Bu noktadan ortaya, Ehli Hak görüşünden kaynaklanan bir soru çıkıyor; Bu kadar sıklıkla tekrar eden bir olayın, kozmik veya sosyolojik anlamı nedir?

 

2. Avatar: “BEKTAŞİ – ALEVİ AVATARLARI“.

 

Bu yarışmanın, kazanan rolünde Hacı Bektaş’ın olduğu çeşitli anlatımları vardır. En eskisi, 15. yüzyıl sonlarına ait bir evliya hikayesi olan “Vilayetname’dir”. Bu hikayede rakip, Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin bir müridi olan Hacı Mahmud Hayrani’dir. O, hikayede; seccadesini bir kayalığın üzerine serer ve kayaya yürümesini emreder. Ardından Hacı Mahmud tövbe eder ve Hacı Bektaş’ın üstünlüğünü kabul eder.

 

Daha sonraki versiyonlarda, bu bir kaya değil de, Hacı Bektaş’ın sürdüğü bir duvardır. Ve karşısındaki rakip, -daima aslan ve yılanlı- sihirbazın kimliği; Ahmed Bedevi, Ahmed Rıfai ya da Hacı Bayram olarak değişmektedir. Bu üç rakip evliyanın, üç büyük tarikatın kurucuları olduğu gerçeği kesinlikle ortaya koyuyor ki Bektaşi dervişleri, rakip tarikatın liderlerine karşı kendi liderlerinin üstünlüğünü ortaya koymak için, hikayeyi kendi yararlarına göre uydurmuşlardır.

 

Bu tür uydurmaların en uç örneklerinden biri de, Yunanlı Aziz Karambolos’un, Hacı Bektaş’ın görüntülerinden biri olduğu yolundaki Hırıstiyan hikayesidir. Bu hikayeyi anlatanlar, Karambolos’u bir duvara bindirip, aslanı süren Muhammed’e karşı üstünlüğünü kanıtlarlar.

 

Günümüz Bektaşi çevrelerinde hikaye, derviş safları arasındaki yarışmalardan bahsetmez ve bir mucize yarışması olarak görülmez. Bana bilgi veren Alevi ve Bektaşi dostlarım, fikir birliği içinde, aslan sürücüyü meşhur bir Bektaşi azizi olan Karaca Ahmet olarak tanımladılar. Üsküdar’daki Karaca Ahmet Türbesi’ne yakın zamanlarda asılan bir yazıda, bu mucizevi kahramanlık gösterilerinin birbirlerine karşıt değil, uyum içinde olduklarını belirtiyor: “Azizler yan yana sürüyorlardı.” Böylece efsanenin dış bir çatışma ve rekabet yerine bir iç uyum haline gelmesi sağlanmıştır.

 

***

Buraya kadar Hacı Bektaş’ın kendisi duvarın ya da kayanın sürücüsü olarak gördük. Ancak Dersim’li Kızılbaş (Alevi) Kürtleri, hikayeyi daha değişik kahramanlar koyarak anlatırlar. Bu Dersim versiyonunda aslan sürücüsü, Kureyşan Kabilesi’nin mitolojik atasıdır. Duvarı süren adam ise, Bamasuran Kabilesi’ne adını veren, Baba Mansur’dur. Ancak kabul edilir ki Baba Mansur kendi üstünlüğüyle kazanmamıştır ve o duvarı “Hacı Bektaş’ın gücüyle” yürütmüştür. Bamasuran ve Kureyşan kabileleri bu bağlamda “talip”, “öğrenci” durumundaki diğer Dersim kabilelerine “rehber” “pir” (dini öğretmen) sayılırlar. Pir, talip kabileleriyle Hacı Bektaş arasında bir iletişim kanalı oluşturur. Diğer yandan rayber (rehber) ise talip ve pir arasında aracılık yapar.

 

***

Hayvan biniciliğine ait mucizevi efsaneler, değişik şekilleriyle Küçük Asya’da büyük bir popülarite toplamıştır. Çünkü pek çok yerin halkı “Yürüyen Duvar” kalıntılarının kendi bölgelerinde olduğunu söyleyerek böbürlenirler. Yerel Kızılbaş’larca hala saygı gören “Baba Mansur Duvar’ının, Baba Dujik Dağı’nın kuzey sırtlarındaki Kardere köyünde olduğu”, Molyneaux-Seel tarafından belirtilmiştir.

 

Diğer yandan Bumke’ye, bunun Mazgirt yakınındaki Mohonu’da olduğu söylenmiştir. Yerel inanışa göre ise, azizin bindiği şey, Hacı Bektaş köyündeki kayadır. De Cholet’e, duvar kalıntılarını Kırşehir yakınlarında gösterilirken, diğer yandan 17. yüzyılda yaşamış olan Evliya Çelebi, duvarı Saru Bey denen yerde görmüştür. Ayrıca Balkanlar ve Türkiye’de temsili resimlerin de olduğu iyi biliniyor.

 

Efsanevi popülaritesi Bektaşi ve Aleviler arasında da bilindiğinden, aynı meselenin Ehli Hak içinde de olduğunu söylemek pek şaşırtıcı gelmeyecektir. Bu toplulukların birbirleriyle iyi kötü ilişkide oldukları çeşitli dönemler olmuştur. Ve şimdi birisi çıkıp Sultan Sahak ile Pir Mikail arasındaki yarışın Hacı Bektaş mucizesinin başka bir adaptasyonu olduğunu da iddia edebilir. Ancak Hacı Bektaş etkisi hipotezi, aynı efsanenin daha eski Avatar’ları göz önüne alındığında, pek ikna edici görünmüyor.

 

3. Avatar: “HİNT ÇEVRESİ”.

 

Birkaç yıl önce Multan’da (Pakistan) satın aldığım popüler bir dini resim de, aynı mucizevi yarışa katılan iki Hintli Müslüman azizi gösteriyor. Burada da yine sol taraftan gelen rakip, kaplana biniyor ve elindeki yılanı kırbaç olarak kullanıyor. Sağ taraftan gelen “üstün” rakibi ise bir duvara binmiş olarak gösteriliyor. Aynen Ehli Hak versiyonunda olduğu gibi yarışma bir nehrin yanında geçiyor.

 

Bu resimde yaptığım bir diğer gözlem ise Hacı Bektaş duvarının, taştan bir köprüye benzemesidir. Buna daha sonra değineceğim. Resimlerden, kaplan üzerindeki azizin Şah Madar Sahib, diğerinin ise Şah Mina Sahib olduğu anlaşılıyor. Her ikisi de 15. yüzyılın tanınmış sufi’leridir. Resmin tam ortasındaki bölümde ise Şah Mina Sahib’i Luknow’daki tapınağı görünüyor.

 

Bu iki aziz hakkında yazılan yazılarda bu yarıştan hiç bahsedilmemektedir. (Ancak halk arasında bu hikaye anlatılır.) Şimdi bu iki azizin birbirlerine zıt yapıları hakkında biraz bilgi vermek çok yararlı olacaktır. Şah Mina’nın “Malfuzat’ı”, bilgili bir Ortodoks sufi olarak gösterir. Öte yandan Şah Madar ise gezgin bir mucize işçisidir.

 

Sonradan Müslüman olan Suriye’li bir Yahudi olan Madar, avare dervişlerin yüzlerce yıl gidip geldiği yollardan doğuya doğru seyahat etmiş ve en sonunda Hindistan’da tanınan bir aziz olmuştur. Mirat-i Madari adındaki bir 17. yüzyıl aziz hikayesi onu en olmayacak mucizeleri gerçekleştirirken gösterir. Şah Madar, Madari Dervişleri’nin koruyucusu oldu. Bu dervişler Ortaçağ Hindistan’ının çeşitli Kalender tip mezheplerinin, belki de Yogilere en çok benzeyenleri idi.

 

***

Kökeni ne olursa olsun, bu yarışma hikayesi Şah Mina’nın müritleri tarafından, liderlerinin Madari Dervişleri’nden ne kadar üstün olduğunu ve Sufi’liğinin de ne kadar ileri olduğunu göstermek amacıyla uydurulmuş olabilir. Azizlerin yaşadığı tarihler bilindiğinde, bu hikaye 15. yüzyılın ikinci yarısından biraz önce kurulmuş olabilir. Zaten ilk kez bu tarihlerde bir Bektaşi yazısında bu yarıştan bahsedilmiştir. Böylece Bektaşi versiyonunun Şah Mina hikayesinden alıntı yapmış olması ihtimali pek yoktur.

 

Dolaylı yönden alıntı olması zaman açısından mümkün olmasına rağmen, başka bir sebepten dolayı mümkün görülmüyor. Efsane, Digby ve Rizvi tarafından incelenmiş olan Yogi etkisinde ve sufi hikayelerine dayanan tipik Ortaçağ Hint kalıplarına uymaktadır. Böylece, belki de tamamen aynı iki hikayenin pek tanınmayan iki Hintli Müslüman aziz hakkında da anlatıldığını söylememiz pek ilginç gelmeyecektir: Seyyid Tajuddin Şersavar ve Şeyh Kutbuddin Mannavar Hansoi.

 

Dahası, yarışla ilgili olmamakla beraber, efsanemizin mucizelerini bir çok eski Hint-Müslüman kaynaklarında da bulailiyoruz. Örneğin 14. yüzyılda yaşamış olan Penjap’lı sufi Kalender Abu Ali’nin bir duvarı at gibi sürdüğü söylenir. “Yürüyen Duvar olayı” daha önceki bir tarihte de (1308) Delhi’li Şeyh Nizamüddin’in, Sarakhs’lı Şeyh Lukman’a ilişkin konuşmalarında geçer. Şeyh Lukman, şeriat kurallarında ihmalkar olmasıyla tanınırdı. Bu yüzden din adamları onu uyarmaya gelirler. Ancak Lukman oturduğu duvara, “Tanrı adına yürü!” diye emir verir ve kendini eleştirmeye gelenleri karşılamak için duvarı sürer.

 

Aynı Lukman, 1180 yıllarında derlenmiş olan ve Horasan’lı Şeyh Ebu Said bin Abilhayr’a ait olduğu söylenen Asrar-ı Tawhit ismindeki deyişler kitabının çeşitli hikayelerinde de ortaya çıkmaktadır. Burada Yürüyen Duvar’dan bahsedilmiyor, ancak Bayazit Bistami’nin bir aslana binip, zehirli bir yılanı da kırbaç olarak kullandığını anlatan bir bölüm bulunmaktadır.

 

Şimdi bu noktada, bu mucizelerin popüler sufi kültürüne ilk kez girdiği yer ve zamana gelmiş durumdayız. Daha sonraki bir tarihte de bu mucizelerin hemen hepsinin yer aldığı bir yarışma Horasan’da geçtiğini ve buradan da, efsanenin hem batıya, hem de Hindistan’a yayıldığını söylemek mantıklı bir yaklaşımdır. Fakat ne Beyazid, bir yılanı kavrayıp kaplana binen, ne de Lukman bir duvara yürümesini emreden ilk kişiler değildiler… (1. Bölümün sonu).

 

Makale: Prof. Martin Van Bruinissen
Çeviri: İbrahim Kılıç

 

2. Bölümde: “İslam Dünyası Dışında, Ortak Unsur: kemiklerden Yeniden Yaratılma, Mucize Yarışmasının Anlamı…

 

Konuyla ilgili olarak daha önce ve ilk defa gazetemiz Çıla’da yayımlanan Erdal Kıllı (Yado) çevirisi:

Erdal Yado: “Dersim’den Hindistan’a, ‘duvar yürütme’ kerameti ve bir film.”

 

(Visited 590 times, 2 visits today)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

7.512 kere okundu

Widgetized Section

Go to Admin » appearance » Widgets » and move a widget into Advertise Widget Zone