Hewtêmal-Roza Nêwuye/ Remzi Aydın*

Hewtemalê Sıma xer vo! (Yeni seneniz, baharla birlikte iyilik, güzellik getirsin!) Bu yıl Hewtemal konusunda sevgili Remiz Aydın'ın yazısı bilgi dağarcığımıza bir ışık, bir güneş gibi doğdu. Wes u var vo, qom rê usar, serra newiyê zer vo! (editör, çıla)

Howtêmalê Sıma xêr vo! (Yeni seneniz, baharla birlikte iyilik, güzellik getirsin!) Bu yıl, “Hewtemal” konusunda soyadı gibi aydın yazarımız sevgili Remiz Aydın’ın yazısı (roman) bilgi dağarcığımıza bir ışık, bir güneş gibi doğdu. Wes u var vo, qom rê usar u serra newiye xêr vo! (editör, çıla)

Hewtêmal-Roza Nêwuye, Remzi Aydın.

“Her madde aslına (döner) rücu eder.”…

Evlerine doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Duvarın dibinde tavuklar gibi tünerken yakaladım onu. Elinde cigarasını tellendiriyor, adeta güneş ışınlarını sünger gibi emiyor.
Ma be xer Apo Wôli.
–Xer be selamet bra.
–Apo, herkesin ağzında “Xewtemalê” küçük ve büyük var. Nedir bu? Bana anlatır mısın?
Apo Wôli, hafifce gülümsedi:

– Nika cigeremi (şimdi ciğerim), Xewtemalê gız; martın yedisidir. Tabi bu eski hesap, sizin hesapla değil…
Arkasından kahkahayı basıverdi. Ben de gülümsedim, öylesine.
–Şimdi sen martın yedisine on üç gün daha ekle, ne oldu efendime söyleyeyim: Martın yirmisini, martın yirmi birine ekleyen gece. İşte o gün Xewtemalê Qızdır. Şimdi ondan on gün daha ileriye git, oldu mu martın otuzunu otuz birine bağlayan gece, işte o gün de Xewtemalê Pil‘dir.

– İyi de Apo Wôli, bunda bu kadar sevinecek, bu kadar hazırlık yapacak ne var?
– Ero qıdaye to cen, tı asma meri de ama riyê dina? (Gadanı alayım, sen fare ayında mı dünyaya geldin?)
– Ça hên wana, Apo Wôli? (Neden öyle dedin, Wôli amca?)
– Xewtemalê Qız’dê, dar ber awe sımeno. (Martın yirmi birinde, ağaçlar ve dallar su içmeye başlar.) Sojia sure, kuno bine hard’i. Hardo Dewres beno germın. (Korlaşmış sac toprağın altına girer. Toprak ısınmaya başlar.)

Ve o gün yılın ilk günüdür. Karanlık ve aydınlığın savaşında aydınlık kazanmaya başlar artık. Ateş düşmeye başlamıştır, tüm kâinata. Büyük ve küçük Xewtemal arasında ateş; kâinata yaşam verir, O’nun manasında. (O anda sağ elinin işaret parmağını öpüp, başının üstüne kaldırdı.)

–Toprağın altına giren kor halindeki demir ne peki? Ağaçların su içmesi? Bu nasıl bir takvim, neye göre çalışır?
Bunları düşündüğümde Apo Wôli devam etti:
– İyi dinle beni: “Cümle eşya, konar kudret balına. Doldurmuş badeyi, sunar elinden.” İşte o gün tabiat kendi eliyle tüm canlılara ve hatta cansızlara bade sunar. Bu bade, kendini kaybetmek için değildir, kendi özüne dönebilmek içindir.
– Ya efendime söyleyeyim, “Muhabbet ateşi yanar sinemde.” Ateş sadece odunlarda olmaz, çakmak taşında da olmaz. Ateş tüm varlıklarda vardır, hatta senin yüreğinde. Yeter ki Xewtemal’in himmetine varasın. Nıka karemi esto bıra, ez son. (şimdi işim var kardeş, ben gidiyorum.)
– Tabi Apo Wôli ile beraber benim öğreneceklerim de onun beyni ve ağzıyla gitmiş oldu. Elinden şekerleri alınmış çocuk gibi boynumu bükerek baktım…

Sabah olmamıştı henüz, seslere uyandım. Gaz lambasının kısık ışığında olanları anlamaya çalıştım. Amcamın dedikleri aklıma geldi, erken kalkılacaktı. Üzerimi giyinip, ben de dışarıya çıktım. Neredeyse tüm köy, elinde gaz lambası, kapılarının önünde bekleşiyorlar. Murşên’in yanına yaklaştım ve ona:
12115830_736322716504220_1384881668401253602_n– Hayırdır Murşên, neyi bekliyoruz?
– Seycan abi mi.
– Herkes kapısının önünde! Herkes Seycan’ı mı bekliyor?
– Yok, biz bekliyoruz.
– Peki, onlar niye bekliyor?
– Onlar da kendi (Nuhri) çocuklarını bekliyor.
Bu iş Murşên ile olacak gibi değil. Amcamın yanına yaklaşıyorum, elindeki gaz lambasında gözlerini görüyorum. Yediveren çiçeği gibi, güller gibi açmış. Sevinç var, özlem var bakışlarında.
– Amca Seycan nereye gitti? Her evin Nuhrisi nereye gitti?
Ero cigerema, nıka Qere Çarsemeo. (Bak ciğerim şu anda Kara Çarşamba’dayız.)

Neden “Kara Çarşamba” amca? Oysa bu gün aydınlık olmalı, paylaşım var. İnsanlar paylaştıkça çoğalmaz mı, büyümez mi? Hem ruhen hem de bedenen; temizlenme günü değil mi bu gün?
Amcam karanlığa rağmen, başını dağlara doğru çevirdi, gördü mü? Görebilir mi? Bilmiyorum. Gözlerini kıstı, bir ses aradı gökyüzünde adeta. Sonra:
Siyah; karanlık demektir. Ama bilesin ki aydınlıklar karanlıkta gizlidir;

İnsan ne zaman çözüm üretir biliyor musun? Ancak sorunla karşılaşınca, işte onun gibi. Çözüm ancak sorunun içinde gizlidir. Beyaz da karanlıkta gizlidir, hatta bir tomurcuğun içindeki çiçek gibidir, tomurcuğun içinde gizlidir.

Kaldı ki buradaki “Qere” kara anlamında kullanılmaz! Eğer siyah deseydik “Şia” derdik. Diyeceksin ki, “yedi” nedir, “mal” nedir?

“Xewt u Mal” yedi mal anlamına geliyor Türkçede”.

Lakin bu Türkçe ile nasıl anlatılır onu bilmiyorum. Yedi; güneş ışığının renkleridir, ateşin rengidir ama yedinci renk “nur”un rengidir. Nur ise insanın ruhudur, doğanın ışığıdır. Yedi; insan demektir. Birler, üçler, beşler, yediler…

Yedi; insan ile doğanın birleşip yine insanı oluşturmasıdır. Üç senin içinde yani ruhunda. Dört ise, Tnrının asi çocuklarında. Hava, su, toprak ve ateş artık kendi aklıyla düşünür ve kendi maddesel nedenlerinin zorunluluğu ile hareket eder. Ama bu dört doğru miktarlarda karıştırılırsa insan bedenini oluşturur. Yani üç içinde dört dışında, etti mi sana yedi. Yedi evrenin temelidir, insanın ışık katmanıdır, dünyanın katmanları, gökyüzünün katmanları, sarımsağın dişleri…

Sen nesin dersen, sen de yediden beşi kullanarak bire düşensin. Bir nedir dersen; o da hiçtir.
– Anlamaya çalışıyorum amca ama çok karışık. Qere siyah değil, yedi yedi değil, mal mal değil, hepsi iç içe geçmiş sihirli kutlular gibi.
Amcam gözlerini hafifçe açarak devam etti:

– Vücudundaki gözle görme, kafandaki kulakla duyma, elindeki deriyle hissetme, dilinle tatma, burnunla koklama; işte o zaman ne dediğimi anlayacaksın! Küçük Xewtemal’den sonraki ilk çarşambayı perşembeye bağlayan gece, bu gece evin en büyük çocuğu (Nuhri) şafaktan önce evden çıkar ve 7 kaynaktan su getirir. Evden çıkmadan önce alınlarına, avuçlarına, ayak altlarına, göğüslerine ve sırtlarına kazanın dibindeki isten artı işareti çizerler, siyah bir mühür yaparlar.

İki avuç, iki ayak tabanı, alın, göğüs ve sırt etti i sana yedi. Her sonsuzluk bir ışığın temsilcisidir, kalp ise nurun ışığıdır, yani yedinci ışık. Bu artı işareti altı yönü yani aslında mekansızlığı, sonsuzluğu temsil eder. Ölüm ve yaşamın ötesini gösterir. Vücudumuzdaki ışık noktalarıdır bu yerler, aynı zamanda ateş aldığımız yedi noktadır. Ateşin şekil değiştirmiş hali olan közden, yani ateşin yaşam sonrası sonsuzluğu ifade eden siyah bir leke sürmek ve bunu gidip suyla yıkamak gerekir.
Alındaki karalıklar gibi her şey temizlenir, o suyla. Bu aynı zamanda Tanrı´nın iki çocuğunun buluşmasıdır. Ateş ve su kutsal yaratık olan insan bedeninde buluşur. Toprak ve hava ile bütünleşir. İçteki üçle tamamlanır. Hasta olanlar, bacakları, kolları ağrıyanlar, bu gece kaynak suyuna girince şifa bulur. Su bu gün çok önemlidir, yaşamdır, sıhhattir, temizliktir…

Khevaniye (evde hizmeti gören hamarat kadınlar), yayıklarını alıp suya gidecek. Akşam pişirdikleri (dani) buğday tanelerini, suyu alacakları kaynağa serpiştirecekler. Verecekler ki, su da onlara versin. Buğday emektir, buğday toprağın çocuğudur. Buğday ana rahmine düşen hayattır, sevdanın çocuğudur. Böylece suya vermiş ve sudan almış olacaklar. Su ve emek birbirini özlemle kucaklayacak. Sonra onlar da bu suyla ellerini, yüzlerini yıkayacak, temizlenecekler.

Aslında verdikleri de suyun mahsulüdür ama yine de suya vermek gerekir, suya hayrını yapmak zorundayız. Yayıklarının içindeki suyu farklı kaynaktan almak zorundalar, ama hane sayısı kadar kaynak yoksa her hane kendine göre kutsal olan farklı Jiyarê’den suyu almalı.

Ve en önemlisi: “Yayık içindeki su “yedi” kaynaktan alınmalı”. Khevani yayığını iyice suda yıkar, sonra içine su koyup eve getirir. Kaynaktan suyu alırken;

“Ya Awa jiare, to rıskê ma kemi meke, marê xêre biya. Nêweşiye, nezer, qıtlığiye, xıravıniye düri bere. Bollığiye,xomediye weşiye, haştiye, hiraiye mau qomê marê nasıvke. Çımê ma rau welağu de meverde, ma motazê mıxenetu meke. şia şero, sıpe bero; qıler şero, pak bero; xırava mâ awede şero.” (Ya kutsal su, bizim rızkımızı azlatma. Bize ve ahalimize hayır getir. Hastalığı, nazarı, kıtlığı bizden uzak tut. Bolluk, sağlık, bereket, rahatlık ve barış getir bize. Bizim gözümüzü yollarda bırakma. Siyah gitsin, beyaz gelsin; kir gitsin, temiz gelsin; bizim tüm kötülüklerimiz bu su ile beraber gitsin, yok olsun.) diye dua ederler.  Üç günlük oruçları bitmiştir artık.

Neden “dani” (kaynatılmış buğday) Apo?
– Buğday kutsaldır, buğday emektir, buğday terdir, buğday tüm kuşların ve hayvanların yiyeceğidir. Ama buğday aynı zamanda göçebelikten yerleşik hayata geçişin temsilcisidir. Göçebe olan bizler daneyi suya atarken göçebeliğimizi de dane ile beraber suya aktarırız. Toprak Ana´nın bize sunduğu nimettir, onun için buğday ayakaltında çiğnenmez, yeşil buğday tarlasına girilmez, basılmaz, buğday tanesi ortalığa serpiştirilmez. Seni doyuranı, çocuklarının rızkını, tüm varlıların rızkını nasıl çiğnersin? Hakk’ın zoruna, emeğin ve toprağın zoruna gitmez mi?
– Evet, haklısın Apo Wuşen.

fotoğraf: Asmên E. Gür

fotoğraf: Asmên E. Gür

– Pişmiş buğdayların diğer kalanı Khevani tarafından hayvanların üzerine serpiştirilir, bir kısmı da malların önlerine konur, yiyecek olarak. Pişmiş buğday taneleri ipe mühür yapılır, tespih gibi, ve ahırın direğine asılır, orada kalır. Bereket getirsin, bolluk getirsin, kıtlığı bizden uzak tutsun diye.

Biz konuşurken Seycan (Seyco), elinde kocaman bakraçla geldi. Ağzına kadar su doldurmuş ve dökmemeye gayret ederek eve kadar gelmişti. Alnındaki odun közünün karalığından hafifçe bir iz kalmış. Amcam, suyu Seycan’ın elinden aldı ve evin içine girdi. Biz de arkasından. Yengem içeriden üzerinde eski yazıların olduğu bakır bir tas getirdi. Büyük bir olasılıkla yüzyıllar öncesine ait bir tas bu.
Amcam, parmağındaki altın yüzüğü çıkardı ve tasın içine attı. Sonra tasın içini suyla doldurdu, kendisi içti ve kalan suyu yengeme uzattı. Yengem içtikten sonra sırayla herkes o tastan su içti. Amcam, biz su içerken dua etmeye başladı. Güneş’e, Ay’a, toprağa, havaya, suya, erenlere, Munzur, Düzgi, Ağ Bawa, Tujik Bawaya, Xızır’a, Oniki İmam’a ve Hakk’a niyaz etti. Sonra yengem tası tekrar doldurdu, parmaklarını suyun içine sokarak suyu eve çiselemeye başladı.
Amcam o esnada yüksek sesle;
İmdadê ma de bêro Qılavuzê Muzır Baway.
Carê made bıreso Xızırê ser deyray,
Hala hallah hala hallah hala hallah
Zikr u duwaze ma, kurwan u niyazê ma,
şerê Oli Diwande, tabuye Heqi de, qeyd u qebul vê…

Tüm eşyaların üzeri, tavan ve taban damla damla bu sudan içti. Yengem daha sonra diğer odaları dolaştı, kapının önünü, evin etrafını.
Arkasından çıktığımda, neredeyse tüm evlerde aynı işin yapıldığını hayretle izledim. Dışarıda hafiften yağmur çiselemekte. Damla damla yaşam aktarılmıştı tüm evrene, evlere ve eşyalara. Hatta bize ve giysilerimize, o da yetmezmiş gibi içimize, ağzımızdan boğazımıza, midemize, böbreklerimize ve hatta işeme organlarımıza. Amcam taş duvara yaslanmış, çiseleme işinin bitmesini bekliyor. Çocuklarda bir neşe, bir hareket var ki görmeye değer. İleride, derenin kenarında Heydo’nun annesi Heydo’yu kovalamakta. Amcam gülerek Heydo’ya bağırıyor:

– Ero kutik, ewro awoe nekena, roze çandinede kena. (Köpek, bu gün yıkanmayacaksın da hangi gün yıkanacaksın!)
Xeydo (Xêydô) durup amcamı dinlerken annesi de Heydo’yu yakalayıp derenin kenarına götürdü. Elindeki tas ile Heydo’ya su dökerken ayın son gülümsemesine haykırarak:

11070849_648002545345280_1806975050023827705_n– Awe can goşt bo, (Su can ve et olsun,
Awe worde şero. Su aşağı aksın.
Phıt wore bero, Bebek büyüsün.
Çı xırave esta awede şero. Ne kötülük varsa, su ile gitsin.
Xızır; aqıl, marifet u izan todo, Tanrı; akıl, beceri ve anlayış versin sana
Xızır to marê werdo. Tanrı seni bize bağışlasın.)

Heydo, tüyleri diken diken titrerken annesi hem su döküyor hem de dua ediyordu. Su dökme işi bitince getirdiği peşkir ile Heydo’yu sarıp kucakladı ve evlerine doğru hareket ettiler. Amcam:

– Seyco, tosa Nêweşiya mali biya mırê. (Seycan, hayvanların hastalık tasını getir bana.)
Biraz önce su içtiğimiz tasa benzeyen başka bir tasla geldi Seycan. Amcam aynı sudan tasın içine koyup ahıra gitti. Tabi ben de arkasından. Amcam parmaklarını tasın içine sokarak hayvanlara su çiseledi. Sonra da doldurduğu tası hayvanlara tutarak su içmelerini sağladı.

Dışarıda işimiz bitince içeriye girdik. Seycan, elinde bir çubukla Şilan (Kuşburnu dalı) geldi. Bir metreden biraz uzun olan, dikenli, ince dal, uzunlamasına tam ortadan ayrılacak şekilde kesildi. Dikenleri ve yapısı ile yabani gül ağacını andırıyor. Ortadan kesilen dal her iki ucu birleştirilerek kasnak haline getirildi. Sonra yengemden başlayarak herkes, başından ayaklarına kadar üçer kez bu halkanın içinden geçirildi. Qervani (hamarat) olan yengem hava henüz aydınlanmadan yayığını alıp Xızır’ın çeşmesine gitti. Ben de yolun bir kısmına kadar ona eşlik ettim ama suya yaklaştığımızda bana artık gelemeyeceğimi söyledi.

Uzaktan, yapılan işlemi inceledim. Yengem elindeki buğday tanelerini suyun içine serpiştirdi, biraz da suyun etrafına. Sonra yayığını iyice yıkadı ve içine biraz su doldurdu. Ellerini aya kaldırarak uzun uzun dua etti, onun yüreğinden aya kadar ulaşan güzel dilekleri duyamadım. Sonra eğildi, kaynağın başındaki kayayı üç kez öptü, Düzgün Bawa’ya yönünü döndü ve işaret parmağının ikinci boğumunu üç kez öpüp elini başının üstüne götürdükten sonra ellerini göğsünün üzerinde kenetledi, selamlar gibi. Yanıma geldiğinde ben hâlâ ayakta onu bekliyordum:

Yenge, bu su ne olacak peki?
– Bu suyu yoğurt yapacağım, sütün içine bir bardak dökeceğim, bu sütle akşam yoğurt yapacağım. Bu suyla yapacağım yoğurdu sizler yiyeceksiniz. Bir kısmını da âmên (maya) yapacağım. Bu yılki mayamız bu sudan yapılmış olacak ve yıl boyunca bu mayayı kullanacağım. Başkasından maya istemek ve maya vermek uğursuzluk getirir, ölüm getirir, kıtlık getirir.
Yaşamda her şeyi paylaşan bu insanların mayayı paylaşmamasına şaşırıyorum. Maya paylaşılsa ne olur, paylaşılmasa ne olur, diye geçiriyorum içimden. Birbirleri için günlerce çalışıyorlar, sevgi gösteriyorlar, kıtlıkta paylaşıyorlar ama mayayı paylaşmaktan korkuyorlar, neden? Karanlık çarşambada aydınlığı gördüm o gece. Sağlık, mutluluk, bereket için doğaya başvurulduğuna şahit oldum. Suyun önemini farklı bir pencereden öğrendim. Oysa biz, koca denizleri nasıl da fütursuzca kirletmiştik. Ağaçlara, beton binalar için nasıl da kıymıştık.

Qerê Çarsemê (Kara Çarşamba), benim yüreğimde hep aydınlık olarak kalacak, biliyorum. Ruhumun ve insanlığımın aydınlandığı günlerden biri olarak, belleğimde kalacak, kalmalı da. Karanlığa inat, dışarıda ateş yakılmış, aşureler pişiriliyor. Yengem ve amcam aşureye katılacak her meyveyi tek tek sayıyorlar, on iki tane olmalı. Saydıktan sonra tekrar sayıyorlar, on iki değil mi? Öyleyse tamam. Eller kalkıyor havaya, insanların ellerinden ay şahitliğinde Tanrı´ya doğru ışık süzülüyor.
– Ya Oli, tı zonake na germi xêrê Xewtemalia, qêwul ke. (Ya Ulu, sen biliyorsun ki; Bu aşure Xewtemal içindir, kabul et.)

Sabah ilk ışıklarla beraber aşuremiz olmuştu ve sıcacık aşure ile kahvaltı yapmıştık, o gecenin fecrinde. Getirilen her aşure diğer aşurelere karıştırıldı, tek bir kazanda pişmiş gibi. Dualar dualara, hayırlar hayırlara, ruhlar ruhlara karıştı o gün. Güneş doğmamış daha, ama uzaktan Apo Wôli’nin sesi kulağıma geliyor. Öylesine anlamlı, öylesine duygulu ki kendimi tutamayıp o sesin peşine takılarak uzaklara gidiyorum:

– Ya Xızır, sata tenge, sata mawa tengede bırese, vengê ma bıesne. Azê ma, Ciranê mâ, Hometa xo, Teyr u turi, dar u beri can u candey, Dinâ tenge de meverde. Ya Xızır peyniya ma xêr biya, iman u meramet mara mece. (Ya Xızır, her saat her gün sesimizi duy. Çoluğumuzu çocuğumuzu, komşumuzu, halkımız, tüm kuşları ve canlıları, kayaları taşları, dünyanın tüm canlılarını darda, zorda bırakma. Ya Hızır, sonumuzu hayır eyle, iman ve merhameti bizden esirgeme.)

fotoğraf: Asmên E. Gür

fotoğraf: Asmên E. Gür

Son cümlesi beni titretti, tenimle ruhum arasında kar tanelerini hissettim adeta. “Ruhum bedenimle ve bedenim doğayla ahenk içinde olursa, mutlu oluruz.” Bu nasıl bir cümleydi ve bu kaynağın suyu nereden akıp gelmişti, hiçbir zaman anlayamayacaktım.
Şaşaalı kutlamalar yoktu, şaşaalı sofralar, giysiler, dualar ve bakışlar yoktu. O gün herkesin aşuresi tek kapta birleşmiş, aynı lezzetle sunulmuş ve kabul görmüştü. O gün fakir ile zenginin farkını yaşamadım.

Yengem Miyaz (Lokma) pişirmiş, sacın içinden misler gibi davetiye kokuyor. Lokmanın üzerinde hâlâ yağ kabarcıkları kaynamaya devam ediyor, kaynadıkça etrafa kokular, cızırtılar saçıyor. Çocuklar koşarak yanımıza kadar geliyorlar. Amcam o nasırlı elleriyle kızgın sacı tuttu, yüzünü güneşe döndü. Sacı üç kez toprağa değdirdi ve güneşe kaldırdı. Her seferinde:
– Ya hardo Dewres, ya Asmêno khewe sıma danoğê, nu loqme xêrê Xewtemalê pilio. (Ya kutsal toprak, ya mavi gökyüzü; siz şahitsiniz, bu lokma büyük Xewtemal’ın (mart onyedi) hayrınadır.)
Amcam, gözlerini kapatarak duasına devam etti:
– Ya Heq tı wengê ma bıhesne, ya Xızır marê wayirêni bıke, destê azê ma bıjê. (Ya Hakk, sen sesimizi duy. Ya Xızır sen bize sahip çık, çocuklarımızın elinden tut.)

Kolunu lokmanın üzerine koyduktan sonra, lokmayı ikiye böldü, sonra tekrar kolunun yardımı ile parçalara böldü. Çocuklara birer parça dağıttıktan sonra bir parça da bana verdi.
– Ben yemeyeyim, sen oruçsun amca.
– Asıl şimdi ye. Tok adamın verdiği lokmadansa, aç insanın verdiği lokma her zaman daha hayırlıdır, daha makbuldür.
Bu cümleyi daha önce de duymuştum, bu duyguları ifade etmesi beni mutlu ediyor. Lokmayı elime alıp, yiyerek uzaklaşırken, amcam arkamdan bağırdı:
Mı, çüyê Xêq’i torê noro ke, tı rehet wınderê, namê Hızıri bo ke, to kun. Duri meso, dormê dewe de bıfeteliye. (Hakk sopasının üzerine and olsun ki, rahat dur. Hızır’ın adına and olsun ki seni döverim, uzaklara gitme, köyün etrafında gez.)
Bir ıslık tutturmuşum, gülümsemekte ağzım lokmayı yerken. Geriye dönüp:
– Nêson Apo, zautu mıro mede. (Gitmem amca, bana beddua etme.)
Yönümü Qemerê Qhala’ya’ (taş kaleye) vermiş, ıslık çalmaya devam ederek uzaklaşmaktayım. Sanırım bir de küfür savurdu amcam arkamdan, tatlı tatlı gülümseyerek.
Tek tek selamlaşıyoruz, soruluyor ve cevaplanıyor. Oysa daha gündüz, defalarca gördük birbirimizi ama yine de soruyorlar.
– Ewro Xewtemale pilo bıra Wuşên, xêr bo. (Bu gün büyük mart yedidir, hayırlı olsun Hüseyin.)
– Pöre piya, Xecê. (Tüm kâinata Xecê)
Amcamla Xecê’nin konuşmasını bölüyorum:
– Xecê, Oli kamo? (Xecê (Ali) ulu kimdir)
– Xewtemalo gızıde amô ria dinâ. (Küçük mart yedide, dünya yüzüne gelmiştir) O, her sene bu zamanda doğar. Etrafına bak, ağaçlar yeşilleniyor, çiçekler açıyor, hayvanlar doğuruyor, yumurtalardan civcivler çıkıyor, yeraltındaki canlılar uyanıyor, toprak uyanıyor. Bunların hepsi O’nun bir parçasıdır. Bu diriliştir, yaşamın içine akıştır. Oli’nin, şekildeki doğumudur. Onun için o günü kutlar, O’na layık olmaya çalışırız. Şekle takılma, şeklin arkasındaki mânâyı gör, aklını kullan, hayallerini kullan. O’nun bizim şekilci, katı düşüncelerimize ihtiyacı yok. O sonsuz güce sahiptir, bağışlayıcıdır, sevecendir.
– İyi de Xecê, Oli kamo? Heqo? (İyi de Xecê Ulu kimdir, Hakk mı?)
– Cigeramı Oli; Bawa Munzıro, Bawae Duzgıno, Derwes Cemalo, Bawa Mansuro, Xızıro, Elyaso, Heqo, Mıhemmedo, ezune, tiya, gomo, Hometa. (Ciğerêm, ulu; Baba Munzur, Derwes Cemal, Elyas, Düzgün Baba, Hızır, Hak, Mıhemmed, sen, ben, bu topluluktur, kâinattır.) Tanrı´nın beden ve akla bürünmüş mükemmel halidir.

fotoğraf: Asmên E. Gür

fotoğraf: Asmên E. Gür

– Nıka Xızır ve Olira Jüyê? (Şimdi Hızır ve Ulu aynı mıdır?)
– Kham ke wengê to hesneno, khamke destê to pêceno, kamke torê wayirêni keno, O Oliyo. (Kim ki senin sesini duyar, sana sahiplik eder, elinden tutar, O, Ulu olandır.) Olike qewulnêkero, kes wengê to nêhesneno, destê to pênêceno, torê wayirêni neqeno. (O istemeden, kimse senin sesini duyamaz, elinden tutup sahiplik yapamaz. Bil ki sana ulaşan ses onun anlamıyla, izniyle olmuştur. Onun eli, kulağı, sahipliği doğrudan onun tarafından değil ama onun izni ve izin verdiği şekille olacaktır.)
Yüzümü ateşe çevirip dalıyorum yine. Çiçeğin polenlerinin içine girip koklamak gibi, ateşin alevlerinin ötesine gidip onu hissedebilmek gibi. Dalın henüz patlamayan kabuğunun altındaki tomurcuğu, onun içindeki çiçeği ve meyveyi koklayıp, tadabilmek gibi bir şey bu. Kayaların içine sızıp, toprak kadar yumuşak kalbine ulaşabilmek, karanlıkta güneşin ısısını ve ışığını hissedebilmek gibi. Bu garip ve büyüleyici bir duygu.

Remzi Aydın
*”Sahipsiz Çığlıklar” Romanından.

https://www.facebook.com/Dersim-Meclisi-2016-149587968746341/?fref=nf

Sımarê haletiya Howtêmal vo. (Yeni senenin bahar armağanı olarak siz değerli okurlara!.. editör, çıla)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

1.504 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”