Hüseyin Arslan yazdı: Dersim, Su Karekterlidir!..

Author editor

Asmen Ercan Gür has written 917 post in this blog.

Belirtilmelidir ki bu, “kendisini doğanın efendisi değil, bir parçası sayan ve yaşamın ancak bütün çevrenin korunması ile mümkün olduğunu” bilen esnek inanç ve yaşam sisteminden gelir.
Dersim, Su Karekterlidir
 
Dersim, tarihi ve insanı, iklimi ile su karakterlidir. Neden su? Su, sonsuz derecede esneyen ama asla kırılmayan bir elementtir. En sert kayalara, ağaca dahi çarpsa bir akarı bulup yoluna devam eden, geçtiği, biriktiği yere hayat veren bir elementtir…
 
Tarihteki toplumsal örgütlenme modelleri içinde istisnalardan biridir Dersim. Sınırlı tarih bilgimiz bizi Derebeyliklerden İmparatorluklara, Krallıklardan  Cumhuriyetlere dek onlarca yönetim biçiminin belli süreler yaşayıp yerini başka formasyonlara bıraktığını gösteriyor. Çoğunlukla da savaşlarla, yıkımlarla yer değiştirmiştir bu formasyonlar. Peki bütün bunlarla yaşıt olduğu ve her daim bunların saldırılarına uğradığı halde nasıl hâlâ ayakta kalabiliyor ve var olabiliyor? Çünkü kendini içeriden yeniden üreten bir hukuk, adalet, inanç, ekonomi gibi örülü, hiyerarşik olmayan ama rızalığa, hakka dayalı bir sistemdir bahse konu olan.
 
Pirler, ocaklar bu sistemin devamında başat bir yere sahiptirler. Belirleyen sanırım daha çok inanç sistemidir. “Kırmanciya Beleke” densin, “Rawa-Yaya Heqi” densin, kim ne isterse desin; ama böyle bir özelliği var tarihsel Dersim’in. Doğada, ağaçtan kuşa, dağ keçisinden suya her şey Xızır’ındır, her şey kutsaldır.
 
Belirtilmelidir ki bu, “kendisini doğanın efendisi değil, bir parçası sayan ve yaşamın ancak bütün çevrenin korunması” ile mümkün olduğunu bilen esnek inanç ve yaşam sisteminden gelir. Kutsallık atfedilmesi, bir koruma ve birlikte var olma formudur. Su ve diğer yaşam kaynakları bütün canlı hayatın ortak ihtiyacı ve hayatın devamı için mutlak korunmalıdır.
 
Toplumsal sosyal formunda ölüm cezası ve benzeri ağır cezalar yoktur ve bu çatışmanın, sert kırılmaların yaşanmasını engelliyor. En ağır ceza toplumdan izole edilmek olan düşkünlük cezasıdır ki, bu dahil sorunun sebep olduğu sonuçları onarmak ve rızalık içinde sosyal hayatı yeniden üretmek üzerine kuruludur. Her yeni zaman ve koşula göre kendisini yeniden üreterek var olmaya devam eden bir mekanizma gibidir Dersim Kızılbaş Alevi süreği.
 
“Textê xo bıruzne, bexte xo merızne/evini yık, ama bahtını yıkma!”
 
“Coğrafya gerçekten kader midir” başka mesele; ama Ortadoğu cehenneminde bir tür Nuh’un gemisidir Dersim. Bir yaşam vahası. İtirazı olanın, başı dertte olanın, devletle başı derde girenin gelip sığındığı, gelip saklandığı yerdir Dersim. Diğerlerince kırılmak, kesilmek istenen entegre olmayan, onlara rağmen var olma becerisi gösteren bu “baht” özelliğidir. Eskiler boşuna dememiş; “Textê xo bıruzne, bexte xo merızne/evini yık, ama bahtını yıkma!”
 
Ama şimdi rahatlıkla söylenebilir ki, tarihte ilk kez bu denli derin bir tehlike altındadır ve varoluş sorunu ile karşı karşıyadır. 1937-38 Soykırımından (Tertelê 38’i) sonra bile hayatta kalmayı, kendisini yeniden üretmeyi başarabilen Dersim, ikinci soykırım olarak addettiğimiz 1994’ten beri aralıksız geriye götürülmektedir.
 
Kanımca daha önceleri kendisi için süreklileşmiş bir tehdit görüp kabaca saldıran, katliam ve sürgünlerle çözmeye çalışan dinci-ırkçı devlet aklı, kendisini yeniden üreten dinamiklerimizi keşfetti ve çözmeye tam da buradan başladı. Tarihsel Dersim sınırlarını düşünün! İnanç sistemini, toplumsal ve ulusal birliğimizi dağıtmak için farklı iller, farklı merkezler şeklinde örgütleyip alabildiğine küçülten, sınırları daraltan devlet, yine de istediği sonuçları alamadı üzerinden geçen yüzlerce seneye rağmen. Ama şimdi daha sinsi, daha acımasız yöntemlerle saldırıyor Dersim gerçekliğine ve süreğine.
 
İzleğin üretilme merkezlerini hedef almakla başladılar ikinci büyük soykırıma. İlk olarak da toplum, kanaat önderlerinden, oluşmuş devrimci-yenilikçi birikimden ayıklandı. Kimi katledildi, kimi zindanlarda çürütüldü, kimi ise sürgün… O güne kadar toplumu bir arada tutarak getiren ocaklar, pirler, kanaat önderleri toplumdan tecrit edildi. Çözüldük; sahipsiz kaldık, toplumun bağrında derin gedikler açıldı. 1937-38 Soykırımı gerçek anlamda, pek çok boyutu olan bir travma ve biz, bunun etkileri henüz kırılmaya başlanmışken 1994 Tertelesi’ne yakalandık. Tarihsel aklımız ve hafızamıza, 1938’de yaptıkları yetmiyormuş gibi ikinci defa müdahale edildi, kesilmeye ve kopartıulmaya çalışıldı. Ancak bizler saldırıların bu vahim derinliğini doğru değerlendirip mevziler oluşturamadık, yıkılan mevzileri zamanında tahkim edemedik.
 
Bu kez kırmakla, sürgün etmekle yetinmediler. Coğrafyayı, hayat alanlarımızı yaşanmaz hale getirdiler. Geri dönse bile insanımızın hayatta kalabilecek koşullarını tahrip etti-ediyor devlet zulmü. Türk devlet yapısı Sünni ve Türk’tür. “Türklük sözleşmesi” ile Türklük bütün etnisitelerin, Sünnilik de bütün inançların efendisi pozisyonundadır. İkisi dışında kalanların tamamı mutlak tehlike ve baskı altındadır. Dersim, Kürdistan’dan özellikle tecrit edildi. Kızılbaş Alevi kimliği Sünni Kürtlere, tarihsel kötülükler propaganda edilerek de Sünni Kürtler bize tehlike olarak belletildi. Seyit Rıza ve Şeyh Sait Efendi arasında geçtiği söylenen “Alevilerin kestiği kurbanı yemeyiz” yalanı tam yüz yıl bizi birbirimizden koparmak için işlendi. Doğrusu başarılı da oldu. Zaten zemini var ve bunu çok ciddi bir şekilde işlediler.
 

Bugünkü Tunceli adlı merkez ilçenin 1930’lu yılları son çeyreğindeki görünümü. Kalan-Mameki Köyü’üne, asker ve sivil devlet görevlileri için inşa edilen vilatet binası, askeri kışla, Camii ve lojmanlar.


“Dersim, devlet için hep siyasi bir sorun olarak görüldü”
 
Devlet aklı, ekonomik olarak kendisine bağımlı olmayan bir kesimin kültürel ve etnik aidiyet bakımından da asimile olmayacağını bilir. İlkin ekonomik geçim kaynaklarımıza saldırdılar: Orman yasakları geldi, ardından yayla yasakları… Tarlaları yakıp hayvanları bombaladılar. Büyük meraları uzun sürelerle askeri yasak bölge ilan ettiler. Neredeyse geçim kaynağı olan bütün vadiler barajlarla su altında bırakıldı. Devlet için bu siyasi bir sorundu ve ekonomik olarak kendisine bağımlı hale getirmeden siyasi olarak çözemezdi sorun gördüğünü.
 
En iyi bildiği iş elinden alınınca bir usta bile en kötü işçi durumuna düşer. Bizim ata dedemizden gördüğümüz, geçinip var olduğumuz bir ekonomik sistemimiz vardı. Devletten hiçbir yatırım, hiçbir destek olmadan hayata devam edebiliyorduk. Devlete ihtiyacımız yoktu. Ve bu yüzyıllardı böyle olagelmişti. Sırf bu anlamıyla bile bir modeldi Dersim.
 
Alışık olduğu kurulu düzeni dağıtılan ve şehirlere balık istifi doldurulup en alt sektörlerde en ağır koşullarda çalışan insan başını kaldırıp devlete itiraz edemez. Ailesini korumak zorundadır şehrin boğucu ikliminde. Kira ve ekmek birinci sorundur. İlkin bunu tehdit aracı yapar, bu kaygılar bağlar esir eder insanı. Dolduruldu varoşlara insanımız. Hayat üç sıfır yeni bir başlangıçla start aldı o saatten sonra.
 
Herhangi bir ağaç, bir ot bile kendi florası faunası içinde ancak kendi hayatını sürdürebiliyor. Alp lalesini Arap çöllerine dikemiyorsun, dikersen bu cinayet olur. Bir üretim sisteminiz var, diğer bütün şeyler bu üretimin olduğu alanda şekilleniyor. İnanç mekanlarından kopunca orucunu tuttuysan komşunla pay edemediğin geleneklerin ölüyor. Pirin evine gelmiyor, komşuna kurban dağıtamıyor, darlığa düşsen dayanışmada bulanamıyor, ziyaretlerine gidemiyorsun… Çocuklar, Xızır lokması toplayamıyor, onlara kimse masal anlatmıyor ve bir zaman sonra başkaları oluveriyor çocuklarımız.
 
“Sözde ‘medeniyet’in bedeli asimilasyon oldu”
 
Elektrik, 1984’den sonra geldi köylere. Boşuna değildi. Özel kanallarla birlikte televizyonlarla Türkçe’yi evimize taşıdılar. Tek kelime Türkçe konuşulmayan köylerde tek kelime Türkçe bilmeyen eski kuşaklar, gün boyu Türkçe haber, film ve diziler izlemeye başladılar. Zaten eğitim olanağından yoksun olduğu için dilimiz tehlike altındaydı ama korunuyor; yaşantımızı iki dille de sürdürebiliyor idik. Ama bu tarihlerden itibaren asimilasyonun etkisi birkaç kat daha arttı ve hızlandı. Dilimiz gözümüzün önünde eridi ve ölümüm döşeğinde yatıyor şu an.
 
1970’lerden itibaren sol düşünce ve siyasi akımlar, yaygın olarak örgütlendi ama Sol’da hiç bir zaman dilimizin, inanç sistemimizin ölmesini kendine sorun saymadı. Bizi Türkçe kurtarmaya çalıştı. Bütün faaliyetlerini Türkçe yürütünce devletin yatılı okulları, memurlarıyla başaramadığı kadar Türkçeyi Dersim’de yaygın ve etkili kıldı. Olanaklarımız da yoktu; ama asıl sorun aklımıza yeni çağın araçlarını kullanmak, karşı koyuşun olanaklarını zamanın ruhuna uygun olarak örmek gelmedi: Med tv, TV 10 ve birkaç küçük yayın oluşuncaya dek.
 
“Dersim’in ruhu, inanç ve kültürü ‘dil’ temeli üzerinedir”
 
Kavim dili ile kavimdir. Bu sebeple asimilasyon, önce dil-i hedef alır. Toplumsal ve bireysel kimliği dil üretir zira. Şehirde dilin tehlikede, inancın tehlikede; dilin ve inancından dolayı senin varlığın tehlikede. Ana dilinle konuşamazsın sokakta, komşuların yanında yoktur, akrabaların yok… Mezarların orada bir başına kalmıştır ve ziyaret dahi edemiyorsun. Dağılmışız batının da batısına. Zaten iki sıfır eşitsiz başlayan sömürge eğitim sistemi, toprağımız ve işimizden koparıldığı için cehenneminiz oluyor. Ama en acısı da kendi toprağında kendi komşu çocuklarıyla oynamadan, toprağı ve suyu görmeden tamamen başka iklimde, tehlikeler girdabında adım adım senden koparak büyüyen, büyüdükçe kopan çocukların oluyor. Evet, ne yazık ki en acı kayıp Jiar u Diyar yurdundan koparak kaybettiğimiz çocuklarımız oldu…
 
“Toplumsal varlık ve onu var eden coğrafyamıza yapılan tüm saldırılar boşa çıkartılmalıdır”
 
Dersim’deydim ve bütün o zulme zamanında tanıklık ettim. 1994 Tertelesi, “38” kadar can kaybı yaratmadı belkide; ama yıkımı sonuçları itibariyle kat be kat fazla oldu. Tam olarak neredeyse bütün dağ ve orman köyleri mezraları ile birlikte yakıldı, yıkıldı ve insandan arındırıldı. İnsanımız sırtındaki elbiseyi, beslediği hayvanlarını dahi alamadı kimi yerlerde. Çırçıplak bir halde canını kurtarmaya razı oldu. Kim hayatta, kim nereye sürüldü, kim öldü, kim dağda, kim kayıp bu bilgilere ulaşmak bile yıllar aldı. 1937-38 kıyamı masala dönecekken, ki vakit, Soykırım hikayeleriyle şekil alan çocukluğumuz 1994 kıyamına taşıdı gençliğimizi. O anlatılanların, ne olduğunu anladık ormanlar yakılmaya başladığında.
 
Şimdi diasporadan köylere kadar bir yeniden toparlanma çabası içerisindeyiz. İlkece, saldırı alan mevzilerimiz, bizi zayıf düşüren alanları tahkim etmemiz gerekiyor. Günübirlik palyatif tedbirler elbette önemsiz değil. Yüzlerce tekil çaba var, dönem dönem bir araya getirme çabaları da az değil; ama bizim daha gerçekçi, daha köklü çözümler bulmamız ve hayata geçirmemiz gerekiyor. Zira geçim kaynağımız ve ulaşım ağımız olan, bizi hayata bağlayan vadilerimiz sular altında bırakılıyor. İnanç mekanlarımız sulara boğuluyor veya tahrip ediliyor. Kutsal alanlarımız turizm bahanesiyle yağmalanıp kirletiliyor, kadınlar ve çocuklarımız katlediliyor, taciz tecavüz tehlikesiyle karşı karşıya…
 
Işıklı kırları, kadim masalları, en çok da annelerimizin sesiyle kulaklarımızda kalan Xızır’ın dili dediğimiz dilimizin hasta yatağında olduğu kadim Dersim için, yekinmek huzursuzlunğundayız. Yeniden inşa, yeniden Nuh’un Gemisini yapmak mümkün. Kadimden bu yana masalımızın komünyası olan Dersim, bu hayatta olmayı ve yerini temsil etmeyi fazlasıyla hak ediyor.
 
Hüseyin Arsalan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

292 kere okundu