İdeolojilerin hükümdarlığı ve gelecek yaşam üzerine-II – Hüseyin Sevinç

İdeolojilerin hükümdarlığı ve gelecek yaşam üzerine-II

 

İdeolojiler yönetme, hükmetme, egemen olma yönünde bir karakter arz eder. İdeolojiler normlar getirir ve bu normlara herkesin uymasını ister. İdeolojilerin bu baskıcı yönü, dışındakiler ile çatışmalara neden olur. Kendisinden olmayanı, kendisini kabullenmeyeni dıştalar, ötekileştirir. Gerektiğinde hayali düşmanlar yaratır. Farklılıklarını sürekli ön planda tutar. Doğruluğundan şüphe duymaz algılar geliştirir, yayar. Yani ideolojiler sürekli teyakkuz halindedir. Etkilediği kitleleri, karşı düşüncelerle temas etmelerinin koşullarını mümkün mertebe ortadan kaldırırlar. Şüphe ve sorgulama, güvensizlik ve inançsızlık ifadesi olarak görülür, horlanır. Burada yaptığı aslında korku yaymaktır. Korkuların egemenliğine giren bireyin şüphe veya merak etme bu nedenle de araştırma ve sorgulama yetisi elinden alınmış olur. Cehennem ateşinde yanma korkusu kişide itaat veya boyun eğmeyi, söyleneni sorgulamadan kabul etmeyi sağlar. Bu durum ideolojilerin yaşamsal kaynağıdır. Dolayısıyla bütün ideolojiler kitlelerde yaratılan korkulardan beslenirler. Korku esiri kitlelerin haleti ruhiyesi, hakikatleri araştırmadan çekinen, ondan korkan bir alışkanlığa dönüşür.

 

“Düşman” kavramı ve bu kavramla yaratılan ve yayılan korku tüm ideolojilerin adeta can simididir. Her dara düştüklerinde bu kavrama yüklenen anlam ve tehlike adeta kitlerin gözüne sokula sokula devreye girer. İdeolojiler düşmansız yaşayamaz dersek yanılmış olmayız. Her ideolojinin bir düşmana mutlak surette ihtiyacı vardır. Ve düşman korkusu, kitlelerin psikolojik yaşamında bir yanıyla edilgen ama diğer yanıyla da saldırgan bir özellik yaratır. Birey edilgendir çünkü egemenliğine girdiği ideoloji karşısında duramayan ona itaat eden bir durumdadır adeta eli kolu bağlıdır. Saldırgandır çünkü diğer ideolojilerden son derece korkmaktadır ya da o korkuyla koşullandırılmış saldırgan bir zihin sahibidir.

 

O zaman korkularla sindirilmiş, onun tesiri ve hükmünde bulunan bireyin zihinsel bir devrime ihtiyacı vardır. Bu devrimlerin en zoru ama özgürlüğe kavuşmasının da ön koşuludur. Bundan dolayıdır ki, ideolojiler özgür bireylerden hiç ama hiç hoşlanmazlar. Merkeziyetçi örgütte ısrar ve “parti disiplininin” önemine ve zorunluluğuna ilişkin yürütülen propaganda hep bireyin bu özgürleşmesinden duydukları korkular sonucudur.

 

Demek ki, korku denen belayı ideolojiler de yaşıyor. Her iki durumda da korku ve korkular etrafında yaratılan döngüsel bir yaşam ile karşı karşıyayız. Birey örgütten dışlanmanın korkusunu yaşarken, ideolojik örgütler de bireyin özgürleşmesinden ve dolayısıyla kendisinden kopmasından korkuyorlar.

 

Korkular sarmalından kurtulmak son derece zordur ama olmadan da özgürleşmenin olamayacağını bilmek durumundayız. Adım adım zihnimize yerleşen ve hissettirmeden bilinç altında yer edinen korkularımızın farkında olmayışımız ise başka bir zayıf ve olumsuz yanımız. Özgürleşme yönünde attığımız her adım bu korkuların kontrolü altındadır ve engelleniyor. İnsanoğlu, kişi veya birey bu koşullandırılmış zihin ile hesaplaşmadığı müddetçe, korkuları ile yüzleşmediği sürece özgür olamazlar. Trajedi de burada başlıyor. Dünya nüfusunun sanırım çoğunluğu özgür olmadıkları halde, özgür olduklarını; özgür olmadıklarını fark etmeyen bir düşün dünyasında yaşamakta.

 

Sonu gelmez savaşların, ölüm ve katliamların varlığını bütün hızıyla sürdürmesini, bu bilinç yanılgısı (yanlış bilinç) altında yaşayan kitlelerin varlığı dışında başka nasıl açıklayabiliriz.

 

Korkularımız ve bu korkulardan kurtulmanın çarelerini ararken, ideolojiler doktorlu hastaneler misali çözüm merkezleri oluyor. Kimimiz solcu, kimimiz sağcı; kimimiz dinci, kimimiz sosyalist-komünist ideolojilerde çareler arıyoruz. Bu durumun korkularımızın yönlendirmesiyle oluşan bir süreç olduğunu hiç düşündünüz mü?

 

Yukarda adı verilen her sosyal-toplumsal kategoride aslında ortak bir nokta var. İnsanlar korkularından kurtulmanın yollarını ararken, bilinçli bir tercih yapmadan bir yerlerde yer almaya; bir yerlere gitmeye (tedavi için bir hastaneye) zorunlu kalıyor. Yaşam hep bu arayışların sarmal döngüsünde gelişiyor ve görünürde değişiyor. Bugün İslamcı olan, yarın komünist veya bugün solcu olan biri yarın sağcı olabiliyor nitekim. Aslında, özünde değişen bir şey yok. Gerçek olan, korkularımız ve bu korkularımızın yönlendirmesi altında var olan bir arayış. Yaşanan savrulmaların altında bireyin özgürleşememesinden kaynaklanan nedenler var. Bunun altında yalnızlık ve yalnızlaşma korkusu var. Dışlanmanın verdiği bu korkunun bir sonucu olarak sığınabilecek bir aidiyet, bir guru arama yönünde içgüdüsel bir tepki var.

 

Burada bilinçaltındaki korkularımızın fark etmeden bizi değişik ideolojilerde, örgütlerde yer almaya itiverdiğini düşünüyorum. Öyle gözükür veya söylenir ama, aslında bu bizim “özgür kararımız” değildi. Küçüklüğümüzden itibaren bize verilen telkinlerin, korkuların, öfke ve yaşanan acıların bir sonucu, başka bir ifade ile başkaları tarafından (ebeveyinlerimiz-öğretmenlerimiz vs.) şartlanan veya manipüle edilen koşullandırılmış bir zihin sonucu bu arayışlara itildik. Korkularımızdan kurtulmak istediğimiz için kendiliğinden bir arayış içine girdik. Yani aslında “özgür” değildik, var olan seçeneklerden birini tercih etme zorunluluğumuz vardı. Oysa, “Şartlanmış bir zihin kendi çevresine ördüğü setleri, kendi sınırlarını asla aşamadığı için özgür değildir.“ (Krishnamurti)

 

Düşüncelerimize aslında alt beyin denilen o bilinçaltımız yön veriyor. Fakat kimse kendi bilinçaltı dünyası ile ilgilenmiyor. Belki de bundan korkuyor. Maddi dünya ile, görünürdeki bilinç dünyamızla boğuşup duruyoruz.

“… düşünce kaynak değil bir sonuçtur. Kaynağı kökten dönüştürmeden sonucu değiştirmek yetmez. Günümüzde bizler sonuçlar ve belirtilerle uğraşıyoruz. Eski düşünce tarzlarını kökünden kazıyıp, zihni geleneklerden ve alışkanlıklardan özgür kılarak hayati bir değişim meydana getirmiyoruz.” (Krishnamurti).

 

Hakikat ve gerçek tartışmalı ve birbirine karıştırılan iki kavramdır. Oysa bunlar farklı olgu ve içerikler taşır. Hakikat bir şey ne ise odur. İradi ve kişisel müdahalelerle hakikatin değişmesi mümkün değildir. Gerçek ise duyularımızla yani işiterek, görerek elleyerek doğruluğuna şahit olduğumuz olaylardır. Hakikati bulma alanı, ideolojilerin sahası dışındadır. Bu alan Felsefe alanına girer. Ki, bu konuyu ileriki bölümlerde ele alacağız.

 

Hüseyin Sevinc

Devamı var…

Birinci Bölüm: http://www.cilagazete.com/ideolojilerin-hukumdarligi-ve-gelecek-yasam-uzerine-i-huseyin-sevinc/.html

(Visited 64 times, 1 visits today)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

187 kere okundu

Widgetized Section

Go to Admin » appearance » Widgets » and move a widget into Advertise Widget Zone