Kürtlere, PKK eliyle şimdi de “Erdoğan faşizmi” reva görülüyor!”

Author editor

Asmen Ercan Gür has written 920 post in this blog.

“Olağanüstü hal değil, Sıkıyönetim değil sadece; “Sokağa Çıkma ve İlçeye Girme Yasağı” sonucu; Cizre’de çatışmalarda hayatını kaybeden 21 kişiden aralarında bebek ve çocukların da bulunduğu 16’sına ait cenazeler için düzenlenecek tören başladı.  Hayatını kaybedenlerden 5’i olaylar sırasında defnedilirken, otopsileri daha önce tamamlanıp Cizre Devlet Hastanesi’nde bekletilenler ile Şırnak Devlet Hastanesi’ndeki diğerlerinin otopsilerinin bugün tamamlanması sonrası Cizre’ye getirilen Mehmet Emin Levent (21), Sait Çağdavul (19), Muhammed Tahir Yaramış (35 günlük), Cemile Çağırga (13), Osman Çağlı (18), Meryem Süre (53), Özgür Taşkın (20), Seyit Eşref Erdin (60), Zeynep Taşkın (18), Maşallah Edin (35), Sayit Nayici (17), Selman Ağar (10), Bünyamin İrci (15), Mehmet Dikmen (70), Mehmet Erdoğan (75) ve M. Emin Açık‘ın (70) cenazeleri taşıyan ambulans konvoyu, ilçenin Konak Mahallesi’nde yer alan Şırnak-Silopi-Cizre karayollarının yol ayrımında 100 bine yakın kişi tarafından karşılandı…” (Haber: Newsamed.)

 Aralarında bir bebeğin ve günlerce buzdolabında defnedilmek için ailesi tarafından tutulmak zorunda kalınan Cemile Çağırga adlı bir çocuğun da bulunduğu bu “acı tablo” sadece Cizre’de bir haftalık sokağa çıkma yasağı ardından oluşan bilançonun bir kısmının dökümü. Dahası var; Dêsım (Tunceli’de) kızı ile beraber seyahat ederken kızının gözü önünde taranan bir baba, Iğdır ve Dağlıca’da “beş tonluk” bir bomba ile katledilen gümrükte görevli güvenlik görevlileri ve daha bir çok olayda yüzü aşkın yaşamını kaybeden güvenlik görevlisi bu tablonun dışında. Peki bu tablo; bizim artık adım adım Suriye ve Irak gibi ülkelerin içine düşürüldüğü bataklık ve kan gölüne doğru sürüklendiğimizin bir işareti değil de nedir!

Cizre'de Kente Girme ve Sokağa Çıkma Yasağı'nın sadecec bir günlük kaldırılması sonrası on binler; kayıplarını toprağa vermek için sokağa döküldü.

Cizre’de, “Kente Girme ve Sokağa Çıkma Yasağı”nın sadece “bir günlük” kaldırılması sonrası on binler; kayıplarını toprağa vermek için sokağa döküldü.

“Devlet Kürtlere; Çiller’den sonra, şimdi de Erdoğan faşizmini reva görmekte.”

“Erdoğan, 1 Kasım’dan sonra istediğini elde edemez ve bunun sonucu bu çatışmalar tırmandırılır, kontrolden çıkar ve iç savaşa evrilirse; o andan sonra Türkiye asker tarafından yapılan bir “darbe” ile yüz yüze kalabilir...” (Erdoğan Aydın)

Fakat “devlet” bu konuda; geçmişte olduğu gibi şimdi de yalnız değil ve üstelik “siyasi erk” bu ortaklıktan “1 Kasım” sonrası ısrarında devam ederse zararlı çıkabilir. “Mısır” örneği ve Öcalan’ın geçmişteki bu konudaki uyarılarını hatırlayalım. Aslında çok geniş çevreler de özellikle sermaye çevreleri, bu durumdan rahatsız ve bunu hükümete belli etmektedirler. Bu, Türkiye’nin ve de Kürt halkının pek iyiliğine olmayacak olan durumu şimdilik bir tarafa not düştükten sonraya bırakalım.  Biz, “1 Kasım” öncesi günümüzde yaşadıklarımıza dönecek olursak; eğri oturup doğru ve tarafsız bir şekilde düşünelim ve konuşalım:

94 köy boşaltmaları“nda olduğu gibi, şimdi de onun başka bir versiyonu olan ve ayağı yere basmayan “özerklik” ilanlarıyla, bu “faşizmi ve zulmü” uygulamak için Kandil-PKK/KCK devlete altın tepsi içinde “Kürt Coğrafyası”nda böyle bir fırsatı doksanlı yıllardan sonra ikinci defa ve sonuçları öngörülmeyen ve daha da “ölümcül” bir şekilde sunmaktadır. Ne bölgede, ne de bölge dışında yaşayan ekseriyeti Kürt halkının lehine olmayan ve de “istenmeyen” bu durum; çok kanlı ve acımasız. “Sözde savaşıyor”lar gibi görünüp ama ne yazık ki, her türlü kahpeliğin ve alçakça saldırıyla hedef alınan halk ve güvenlik güçlerinin can verdiği, “sunni” olarak kurgulanmış ve belli merkezlerce yönetilen ve kontrol edilen figüranların sahaya sürüldüğü bu ortam belli ki; her iki taraf ya da bir taraf (Saray) istediklerini elde edinceye kadar, bu durum devam edecek gibi görünüyor.

Burada asıl ve birincil olarak her iki taraf da; HDP’yi devre dışı (baraj altı) bırakarak karşılıklı kazanım elde etme peşindeler. Bu şekilde yapılacak seçimlerde Erdoğan ve Saray Kabinesi hükümeti kuracak çoğunluğu elde edecek, Kandil-PKK/KCK da Erdoğan’a yardımcı bir aktör olmuş olacağından; Erdoğan ve hükümetine sağladığı bu avantaj ile muhtemel yapılacak görüşmelerde bizzat ve birincil olarak muhatap alınmayı ve görüşme masasına aracısız, “asıl aktör” olarak oturacaktır. Bunun en önemli işareti de, seçimlere yakın her başı sıkıştığında MİT vasıtasıyla İmralı’nın kapısını çalan Erdoğan’ın; artık Öcalan’ı devre dışı bırakmış olmasıdır. Bu durum belki de gizli bir antlaşma ile sağlanmıştır, bilemiyoruz. Fakat görülen ve bilinen şu ki, bu durum; bölgede neyi amaçladığı hala “muğlak ve bilinmeyen” olan Kandil-PKK/KCK “üst kadrosu”nun da işine gelen bir durumdur.

Ünlü Psikolog Prof. Dr. Özcan Köknel, 2013 yılında Yurt Gazetesi'nden Namık Koçak'a 9 Haz.2013'te Erdoğan ile ilgili şu tespitlerde bulunmuş: "Bilime göre Erdoğan'ın psikolojisi lider olmaya ve bir ülkeyi yönetmeye uygun değil. 'Yüzde elliyi zor tutuyorum..' çok tehlikeli bir şey. Hiçbir yerde hiçbir diktatörün söyleyemeyeceği bir laf ki, bir diktatör bile diktatörlüğünü tüm halkı için yaptığı inancındadır. Hitler dahi, yaptıklarını Almanya'nın bir bölümü için değil, tümü için yaptığını savunuyordu..." şeklinde. Bugün geldiğimiz noktada, "evdeki yüzde elli"nin özellikle HDP'ye dönük saldırılarda neler yaptığına tanık olduk. Yine, bu ruh halinin başka bir ifadesi olan Erdoğan'ın seçimleri kazanmak için PKK ile karşılıklı savaşı tırmandırdığı gerçeğini anlatmak için bu "sembolik" fotoğrafı kapağına taşıyan "Nokta Dergisi", Erdoğan'ın hedefi oldu ve akabinde emir kulu, civanmert(!) savcılar tarafından toplatıldı ve hakkında dava açıldı. Oysa (tasvip etmesem de) demokrasisi gelişmiş ülkelerde liderler, basın tarafından bundan daha beter hallere sokulmaktadırlar. Burada sorun şu ki; bir gerçek yüzlerce sayfa yazıya gerek kalmadan çok çarpıcı bir şekilde ifade edilmiş. Kaldı ki Erdoğan, aynı ithamı MHP ve lideri Bahçeli'ye defalarca "ip atmak" suretiyle geçmişte bir çok defa yapmıştır. yani Bahçeli'yi "terörden medet umuyor" diye suçlarken, geldiğimiz süreçte kendisi bu duruma düşmüştür. Nokta, sadece bu gerçeği sembolleştirmiş.

Ünlü Psikolog Prof. Dr. Özcan Köknel, 2013 yılında Yurt Gazetesi’nden Namık Koçak’a 9 Haz.2013’te Erdoğan ile ilgili şu tespitlerde bulunmuş: “Bilime göre Erdoğan’ın psikolojisi lider olmaya ve bir ülkeyi yönetmeye uygun değil. ‘Yüzde elliyi zor tutuyorum..’ çok tehlikeli bir şey. Hiçbir yerde hiçbir diktatörün söyleyemeyeceği bir laf ki, bir diktatör bile diktatörlüğünü tüm halkı için yaptığı inancındadır. Hitler dahi, yaptıklarını Almanya’nın bir bölümü için değil, tümü için yaptığını savunuyordu…” şeklinde. Bugün geldiğimiz noktada, “evdeki yüzde elli”nin özellikle HDP’ye dönük saldırılarda neler yaptığına tanık olduk. Yine, bu ruh halinin başka bir ifadesi olan Erdoğan’ın seçimleri kazanmak için PKK ile karşılıklı savaşı tırmandırdığı gerçeğini anlatmak için bu “sembolik” fotoğrafı kapağına taşıyan “Nokta Dergisi”, Erdoğan’ın hedefi oldu ve akabinde emir kulu, civanmert(!) savcılar tarafından toplatıldı ve hakkında dava açıldı. Oysa (tasvip etmesem de) demokrasisi gelişmiş ülkelerde liderler, basın tarafından bundan daha beter hallere sokulmaktadırlar. Burada sorun şu ki; bir gerçek yüzlerce sayfa yazıya gerek kalmadan çok çarpıcı bir şekilde ifade edilmiş. Kaldı ki Erdoğan, aynı ithamı MHP ve lideri Bahçeli’ye defalarca “ip atmak” suretiyle geçmişte bir çok defa yapmıştır. yani Bahçeli’yi “terörden medet umuyor” diye suçlarken, geldiğimiz süreçte kendisi bu duruma düşmüştür. Nokta, sadece bu gerçeği sembolleştirmiş.

Yeri gelmişken, geçenlerde bir televizyon programında konuşan Kemal Burkay da bu konuya dikkat çekti:

“PKK/KCK ne istiyor, neyi amaçlıyor belli değil. Çıkıp, bu savaşı vermekteki amaç ve istemlerimiz bu ve bunlar; yerine getirilinceye kadar bu savaşı sürdüreceğiz vs. türünden her hangi bir açıklama da yapmış değiller. Bildiğim PKK/KCK’nın yürüttüğü bu savaşın, Kürt halkının pek lehine olmadığı ve böyle bir seyir izlemediğidir…” 

yürü bre Hızır Paşa, senin de çarkın kırılır, güvendiğin padişahın, gün gelir o da devrilir…” (Pir Sultan Abdal)

Evet, beş yüz sene önce Pir’in maruz kaldığı bu zulüm hala devam etmektedir. Hem de Hızır paşaların torunları tarafından. Belki Cizre’de yaşadığımız gibi çok acılara, masum halkın kanına ve çocuklarının geleceğine mal olacak ama; elbette hiç bir zulüm sonsuza dek değildir ve gün gelir biter. Tüm bunlar geçtiğinde buna sebep Hızır Paşalar da “lanetlenmiş” olarak tarihin çöplüğüne gider ve unutulurlar.

“Çarkı Kırık, Fani Dünya”

Erdoğan’ın ve Saray hükümetinin eliyle, “İç Savaşın” amaçlandığı ve bunun üzerine kurulu bir “algı yönetimiyle” zihinlerin bulandırılıp seçimlerde lehlerine bir kazanım elde etmek maksadıyla itildiğimiz, bu “kan ve ölüm” üzerine kurulu “kaos” dolu günlerde, şunun unutulmaması ve hep akılda tutulması gerekir:

Her ne kadar Erdoğan, şu günlerde Kürtlere bir bela olarak yine belirse de, aynı zamanda Türkler için de kurtulması gereken daha büyük bir beladır. Bunun böyle olduğu; “Gezi, 17-25 Aralık süreçleri ve sonrası beliren Başkanlık istemi ve 7 Haziran’da” ile iyice bir belli ve aşikâr oldu.

Yoksa, Gezi’ye bile ürkek ve mesafeli duran bir Kürt siyasasının HDP’ye dönüşerek Türkiye’yi kucaklaması ve bu bela-dan kurtarmak için tüm Türkiye halklarına umut vermesi nasıl açıklanabilir? Bu durum Türkiye için, Ortadoğu’daki girdabı ve karabasanı düşündüğümüzde çok doğru ve yerinde bir şekilde, insanları bir veba gibi kırıp geçiren bu salgın karşısında bir nevi tabir yerinde ise “bağışıklık sistemini güçlendiren bir aşı” gibi olmuştur.

Ancak; Erdoğan tarafından bizzat başlatılan ve PKK’nın da ne yazık ki geri durmadığı, bunu bir “fırsat” olarak değerlendirip yükselttiği saldırı ve çatışma ortamında her gün yeni ölümlerin olduğu bilerek yaratılan bu “kaos” ortamında bu aşının tutup tutmadığını ise ileri ki günlerde göreceğiz. Şayet, gerçek bir “barışa” ve huzura erersek bilin ki; şimdilerde yaşadıklarımız, bedelleri ağır da olsa bu bedeli ödeyenlerin çoluk çocuğu için, geleceği için bedenin bu aşı karşısında “yükselen ateşinden” ibaret kalacaktır. Organize olayları ve kışkırtmaları göz önüne almazsak, şehit ve gerilla aileleri dahil, tüm Anadolu halkı ”Barış” söylemiyle bunu umut etmekte ve beklemektedir. Bunu; bir aksilik ve halkın iradesine “menfi” yönde bir müdahale olmazsa “1 Kasım” seçimleri sonrası, bu “barış talebini ve ısrarının” ülke bütünlüğü içerisinde dile getirildiğini ve “7 Haziran” öncesi sürecin devam ettiğini tekrar göreceğiz.

Yüz elli bin nüfuslu koca bir kent, göz açıp kapayıncaya kadar; "ölümlerin kol gezdiği ölü bir şehir" haline getirildi.

Yüz elli bin nüfuslu koca bir kent, göz açıp kapayıncaya kadar; “ölümlerin kol gezdiği ölü bir şehir” haline getirildi.

Elbette bu “umutlu” olma hali, bu olaylar öncesi daha güçlüydü; kendisini HDP ile ifade etmiş ve “7 Haziran” seçimlerinde Haziran” ete kemiğe büründürmüştü. Yoksa Türkiye’ye açılmayan bir HDP, mümkün müydü hadi bilemedin yüzde 7 olan oyunu neredeyse ikiye katlayacak bir şekilde, tam iki misli arttırarak yüzde 14 yakın bir oya ulaşsın. Üstelik vekil sayısı açısından da yıllardır Meclis’te bulunan ve “Türkçülüğün” kalesi olduğunu iddia eden MHP’nin önüne geçip Türkiye’nin üçüncü büyük partisi olarak, iktidara ve ana muhalefete de aday bir parti olsun. (İşte, yukarıda ana paragrafta bahsettiğim rahatsızlık sebebi budur!) Bu durum, Türkiye siyasal yaşamında ender görünen ve dikkat çekici bir gelişme oldu. Yunanistan, İngiltere ve sanırım şimdi de sıra Türkiye’de..

Bu “umudun” doğmuş olmasının ve Türkiye halklarını sarıp gerçekleşmesi ise; Erdoğan’dan kurtulmanın HDP’nin “on’dan sonra” şeklindeki akılcı ve stratejik formülünün, Türkiye kamuoyunca kabul görmesi ve gerçekten de Anadolu halkının bir nevi savaş hali olan “çatışma” yorgunu bir halk olarak “Barışa” olan özleminden başka bir şey değildir. Bu böyle biline ve zihinlere de unutulmaması gereken bir bilgi olarak düşüle.

“Kanaatimce PKK, Kürtlerin “Türkiyelileşme” projesiyle HDP’nin böyle bir yükseliş göstermesini hazmedemedi. Bu açıdan ortada böyle bir durum var: AKP ve PKK-Kandil terörü yükseltmekle aynı amaca hizmet etmektedir…” (Özer Sancar)

Bu görüşe katıldığımı yazının girişinde ana hatlarıyla ifade ettim. Konu açılmışken, tekrar yinelemek gerekirse; “Cizre” ve Sur’daki sokak çatışmaları, açılan hendekler ve kent içi güvenlik güçleri ile girilen çatışmalar ve bu bahaneyle “çözüm” olmayacağını ve halkın nefretini sanki bilerek yükseltmek isteyen hükümetin; “sokağa çıkma ve şehre girme yasağı, hükümet güvenlik güçlerince kanun dışına çıkılarak keskin nişancılarca yapılan infazlar(!?)” türü, insanları açlık ve hastalığa maruz bırakan, günleri bulan uygulamalar (karşılıklı yükseltilen fakat kimin ne yaptığı pek muğlak olan çatışma faaliyetleri) bu konudaki işbirliğin ve ortak çıkarın birer ispatı gibi durmaktadır. Adını şu an hatırlamadığım bir yorumcu, PKK’nın;

Dêsım (Tunceli) Pülümür yolun'da PKK tarafından taranan, baba ve kızın bulunduğu ve babanın hayatını kaybettiği aracın yakılmış hali.

Dêsım (Tunceli) Pülümür yolun’da PKK tarafından taranan, baba ve kızın bulunduğu ve babanın hayatını kaybettiği aracın yakılmış hali.

“Özerklik” denemesindeki amacı Türkiye’nin Suriye’de talep ve yaratmak istediği “güvenli bölge” konusunda elini zayıflatmak ve şayet “çözüm masasına” tekrar otururlarsa, o halde bunu masaya sürmeyi ve Türkiye’ye geri adım attırma amacındadır…” dedi.

Bu da geçerli olan başka bir tespit. Bu açıdan ve kanımca iki tarafın karşılıklı ve bilinçli bir şekilde yükselttiği “terörün” gerekçesi ve amacı konusunda bu iki “tespit” bence ele alınmaya ve dikkate değerdir.

Neticede ortada bir gerçeklik var; o da hükümetin niyet ve amaçladığı maksadının ortada ve aleni olmasının yanı sıra PKK-Kandil’in bu yoğun saldırılarla “ne ve neyi amaçladığı” ise pek muğlak olduğu ve bilinmediğidir… (16.09.2015)

Asmên E. Gür

07 Ekim 2015 Tarihi itibariyle güncellenmiş dip not:

Financial Times, Batı’nın Türkiye’deki Kürt militanlara yaklaşımının Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde çatışmaların başlamasıyla birlikte değişmeye başladığını, desteğin azaldığını yazıyor. Gazete Batı’da, PKK’nın Türkiye’deki çözüm sürecindeki tavrı ve örgüte yakın grupların Suriye ile Irak’ta IŞİD’le mücadelesi nedeniyle Kürt militanlara yönelik oluşan olumlu yaklaşımın gelinen aşamada kaybolduğunu belirtiyor… Bu, PKK’nın Temmuz ayında isyanı yeniden başlatmasıyla değişti. PKK, Türkiye’nin, Kürt – Güneydoğu bölgesinde yeni karakollar kurarak ve barış görüşmeleri sırasında verdiği sözlerinden cayarak kendisine bunu dayattığını iddia ediyor. Ankara’daki makamlar ise buna karşı çıkıyor ve PKK’nın hiçbir zaman barış görüşmelerine hazır olmadığını ve çatışmaların yatışmasını silah stoklamak için istismar ettiğini söylüyor…

http://www.msn.com/tr-tr/haber/dunya/ft-bat%c4%b1n%c4%b1n-k%c3%bcrt-militanlara-deste%c4%9fi-azal%c4%b1yor/ar-AAfbowq?li=AAatXwc&ocid=U348DHP

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

3.028 kere okundu