Munzur Güven Kılıç yazdı: Dersim’de “BARÊ (Bahar Şenliği)”.

Author editor

Asmen Ercan Gür has written 906 post in this blog.

Kuşburnu çicek açmaya başladı mı, sevinçten havaya zıplardık; bu, biz köy çocuklarının  beraber geçireceği güzel zamanlarınhabercisiydi…

Dersim’de “BARÊ (Bahar Şenliği)”*

 

“Barê “, bizim için eğlence, şenlik  ve oyun demekti; takvimimiz kuşburnunun çiçek açmasıydı. Biz köy çocuklarının  ilk tecrübesi, çalısmanın  ilk adımı “gidikleri otarmak” olurdu. Hemen köyümüzün üstünde  olan tümsekten sonra gelen 7 veya 8 dönüm büyüklüğünde dümdüz bir alan olan Çola Caf** bölgesindenasıl “Barê” yaparız” diye planlamaya  başlardık.

 

Çola Caf ‘ta bazen köy çocuklarıyla buluşup top oynardık; evlerimizin bulunduğu alan çok taşlıydı. Top oynamaya elverişli değildi; ondan olacak ki oraya gittiğimde çok büyük bir çoşkuya kapılırdım. Orası bana çocukluktan o zamanki görüntüsüyle çok heybetli , uçsuz bucaksız bir ova gibi gelirdi . Yalnız içinde  küçük küçük öbekler halinde bulunan meşelere topumuz takılınca,  ben  futbol sahasında değil, Çola Caf’te oynadığımı fark ederdim. Şilan (Kuşburnu) çiçek açmıştı, “Barê” vakti gelmişti. “Barê”, biz köy çocukları için eğlence demekti; oyun oynama, paylaşım ve doğanın bize sunduğu güzellikleri şenliklerle kutlamaktı. İlk  birliktelik ve paylaşım…

 

Barê, Dersim coğrafyasında hep birlikte ortaklaşa planlanıp organizasyonu yapılan çocukların ilk örgütlenme ve paylaşım deneyimiydi. Öyle ki kendi aramızda iş bölümü ve erzak paylaşımı yapardık; “Kim evden ne getirebilir?” diye aramızda konuşup planlama yapıyorduk. Yokluk; tabi ki yiyecek listemiz fazla zengin olmazdı. En çok yöresel ve undan yapılan yemekler tercihimiz olurdu; tabi başlıca olmazsa olmazımız olan “ronê mal (tereyağı)”, çökelek ve yumurta mutlaka olurdu.

 

O gün “haiz (un, su ve yumurta ile birlikte bir kapta karıştırılır ve tavada eritilen kızgın tere yağının  içine dökülür ve iyice karıştırılır)”, yemeğinde karar kılmıştık. Elbette yanında ayran da olmalıydı.Yemekten sonra çay ise olmazsa olmazımızdı. Kırda odun ateşinde, kendi ellerimizle demlediğimiz çayın tadı ise hala damağımdadır. Yapacağımız yemeğin menüsü ve iş bölümü tamamlanmıştı. Hepimiz üzerimize düşen  görevi yerine getirmek için  çok sabırsızlanıyorduk.

 

Bu durum, benim için ilk defa birileriyle toplu-komün ortak bir şekilde, yani deyim yerindeyse ilk örgütsel ve paylaşım tecrübesiydi. İlginçtir; çok keyif aldım ve beraber bir şeyler yapmak, o yaşlarda bana çok güzel duygular yaşatmıştı. Beş yaşından on iki yaşına kadar olan çocuklardık. Ben 7-8 yaşlarındaydım. İş  bölümünde kızlar, evde annelerimizin aldığı rolü üstleniyorlardı. Pişirme ve yemeklerle ilgileniyorlardı; erkeklerde odun toplama, ateş yakma,yiyecek ve içecekleri taşıma gibi görevler üstleniyorlardı.

*

İlk defa Yemos yengeme, “Bize ‘haiz’ pişirmeyi tarif eder misin?” diye sorduğumuzda, önce küçük bir şaşkınlıktan sonra, o da bizim gözlerimizdeki ışıltıyı ve sevinci görmüş olacak ki, küçük detaylarına kadar bir güzel tarif etmişti .En çok içimizdeki kızlar hata yapmayalım diye tarifi çok iyi dinliyorlardı. Bu durum, hepimiz için  bir öz güvene atılan ilk adımdı; bir şeyler yapabilmek ve daha da önemlisi birlikte bir şeyler yapmak; çok güzel  bir duyguydu.

 

“Barê” yapmak, çok hoşumuza gittiği için birçok defa tekrar tekrar bu güzel geleneğimizi çocuklarla birlikte kutlardık. Yemeklerimizi yedikten sonra “saklambaç”, “top”, “beş taş”  gibi oyunlar oynardık. “Top” dediysem, öyle bildiğimiz gibi bir topumuz hiç olmadı. Eski püskü bezleri yuvarlayıp birbirine dikerek yapardık topu; hiçbir zaman gerçek bir  topumuz olmadı!..

 

Ama elimizde olanlardan çok mutlu olurduk. Ben çimenlerin üzerine uzanmayı çok severdim; gök yüzünde bulutları seyretmeye doyamazdım. Bulutları bazen bir dağa, bazen bir insana ya da başka şeylere benzetirdim. En çok gökyüzünde üzerimde kavis çizerek uçan kartalı seyretmeye bayılırdım. Bazen şansım olduğunda kartalın füze gibi aşağıya süzülmesini de görürdüm. Bu durum karşısında her seferinde çok heyecanlanırdım; yüksekten görmüş olabileceği  avı merak ederdim ve o ava acırdım.

*

Her birimiz kendi gidiklerimizi (keçi yavrusu) ve kuzularımızı otarıyorduk. Doğanın ve tabiatın, baharla birlikte Xızır’ın bize verdiği nimetlere, güzelliklere ve bu güzel geleneğimizi, bu eğlencelerle kutlayarak minnettar oluyorduk.

 

“Waxtê Xozanu” 

 

Barê’yi birde ekinler biçildikten ve hasattan  sonra xozan*** zamanı, ağustos ayının sonlarında biz köy çocukları, inekleri ve davarları otarırken, tekrar birkaç defa bu güzel geleneğimizi eğlenerek birlikte kutlardık. Doğaya ve varlıklarına minnetimizi  eğlenerek sunardık .

 

Takvimiz belliydi; birinci BARÊ, kuşburnu çiçek  açtığında, mayıs ayına denk geliyordu. İkinci BARÊ, ekinler biçilip hasat toplandığı zamandı; bu da ağustos ayının sonlarına  denk geliyordu. Burada tabi ilk Barê Şenliğimizden tecrübe kazanmıştık. Köy çocuklarının kendine öz güveni artmıştı. Artık yemekleri ve menüyü  kendi başımıza daha büyük bir deneyimle hazırlıyorduk. Çayı daha bir güzel demliyorduk; birlikte çok güzel vakit geçiriyorduk. O yaşlarda bir şeyleri birlikte başarabilmek, paylaşmak ve eğlenmek bize büyük mutluluk veriyordu.

 

Barê’mizi yaptıktan sonra artık yüzme vakti gelmişti; hep birlikte Kuruyan Dere’den arda kalan göletlerde yüzüyorduk. Havanın sıcak olduğu dönemlerde Derê Khula**** vadisini tercih ediyorduk. Göletlerde yüzmenin keyfini tarif etmek çok zordur; bu duygular ancak yaşanmakla anlaşılır. 

 

Derê Khula demişken; “khula” çok heybetli ve büyük bir mağaradır. Çok yakınına gitmeden fark etmek imkansızdır. Çünkü çok yüksek ve oldukça geniştir. Çocukken yalnız içeri girmeye korkardım; mağaranın arkasında derine giden bir boşluk vardı. Cesaret edip arkaya doğru pek ilerlemezdik; boşluğa doğru taş  attığımızda, taş yuvarlanıyor aşağıya doğru gidiyordu. Bu durum bizi daha çok ürkütüyordu; yinede o mağarada oynamaktan ve Barê yapmaktan asla vazgeçmiyorduk.

 

Khula’nın çok farklı hikayeleri de vardı; 38’den hemen sonra, zaten yoksul ve darbe yemiş köylülerin hayvanlarına vergi konulduğu için bir  köylümüz hayvanlarını (davar) burada vergi memuru görmesin diye günlerce saklamış. Başka bir köylümüz sevdiği kızı kaçırıp günlerce bu mağarada kızın ailesini razı edene kadar saklanmışlar. Kim bilir daha neler var neler; Khula, dile gelse de anlatsa…

 

Barê , Khalo Gağan ve Hawtemal’dan sonra unutulmaya yüz tutmuş bir geleneğimizdir; çünkü Anadolu çok çeşitli kültürlere ev sahipliği yapmıştır. Bu güzel geleneklerimiz unutulmasın ; tekrar yaşatalım.

Barê sıma xêr bo, şen bo; Barê şenliginiz kutlu olsun!..

 

Munzur Güven Kilic 

 

*Barê: Bazı bölgelerde çoban şenliği (çoban bayramı) olarak da geçiyor. 

**Çola Caf: Çok uzun zaman önce o bölgede yaşamış olan Cafer adındaki adamın mıntıkası(!). 

***Xozan: Tarlalar biçildikten sonraki hali 

****Derê Khula: Mağaranın olduğu dere.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

133 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”