“Nenemin Kadim Dili ve Ezgileri/Désım-Qoçgiriye-Qerebel Kültür Projesi”

Désim-Qoçgiriye-Qerebel bölgelerinin öncelikli olarak dil ve müzik alanında olmak üzere yerel tarihini ve genel olarak kültürünü araştırarak kayıt altına almayı, arşivlemeyi, bunu korumayı ve bu şekilde geleceğe aktarmayı hedefleyen, “Désim-Qoçgiriye-Qerebel Kültür Projesi” , 8 Nisan’da İstanbul’da Şişli Kent Kültür Merkezi’nde düzenlenen panel, sergi, yöresel yemek sunumu ve konser gibi bir dizi etkinlik ile içinden çıktığı, gerçek sahipleri olan halkıyla buluştu.

63054_357392507699807_856300199_nDésım-Qoçgiriye- Qerebel Kültür Projesi:

 

“Nenemin Kadim Dili ve Ezgileri”

 

Eskişehir’den uzun bir tren yolculuğu sonrası, etkinlik salonunun bulunduğu alana girdiğimde salonun dört bir yanına konulan panolara; Désım-Qoçgiri-Qerebel’de yaşayan insanlara, coğrafyalarına ve yaşam mekânları olan köylerine, evlerine ait resimler dört bir tarafı süslemişti.

 

Resimlerin dibindeki stantlarda ise yine yöre insanının eskiden kullandığı yerel ismiyle verebileceğim cacım, bures, tencık, ğızık, ğızıko qız, kud, topiç, idara, düvezıng, rıştıké, dıstari gibi daha birçok ev eşyası ve çiftçilikte kullanılan araç ve gereçlerden bazıları sergilenmişti.

 

Salonun sağ tarafında ise, düzenli bir sıra halinde yerleştirilen masalardan oluşan stantlarda gerek bu proje ürünü ve gerekse önceden yörede yaygın konuşulan üç, hatta dört dilde, başta Zoné Ma/Zazaca olmak üzere Kürtçe, Türkçe dillerinde ve kısmen Ermeni kültürüne ve tarihine dönük olarak kaleme alınmış kitaplar satışa sunulmak üzere sergilenmişti. Bu stantların her birinin başında gözlerinin içi gülümseyen, özgüvenleri yüksek, bazıları ana dilini de bilen gençler, bu kıymetli eserleri okurla buluşturmak için çabalıyorlardı.

17523350_1384913281554278_3774909903641871961_n

 

Panel ve konser hazırlıkları devam ederken, öte taraftan proje sorumlu ekibi ve bu etkinliği yürütmekle görevli olan canlar da boş durmuyorlardı; hem kendi hazırlıkları ile meşgullerdi, hem de gerek yurtdışından, gerek İstanbul’dan ve gerekse Anadolu’nun muhtelif vilayetlerinden gelen konuklarla ilgileniyorlardı.

 

Salonun, “mutfak” diye adlandırabileceğimiz bir bölümünde de ise Koçgiriyeli kadınlar ve onlara yardım edenler, yöre yemeklerinden lezzetlerini biraz sonra konuklarla en güzel şekilde buluşturabilme telaşındaydılar…

 

***

 

Nihayet; beklenen gün, yani “8 Nisan cumartesi” günü gelmişti. Sabah erkenden kalkıp hazırlanmaya başladım. Keza bugün, tanıtımlarını haftalar öncesinden yaptığımız ve ana dilimizde Cefo Çarekız mahlasıyla yazılmış, yayınlanmış kitaplarını yıllar öncesinden okuduğum, fakat bu etkinliğe kadar şahsen tanımadığım ve nüfustaki adının Tevfik Şahin olduğunu bilmediğim hemşerimin beni “sılayiye, mijdani” vererek davet ettiği bu etkinliğe gidecektim.

 

Karla karışık ve yağmurlu, biraz da soğuk esintili bir Eskişehir sabahına uyandım. Kısa bir hazırlıktan sonra, meşakkatli bir yolculuk beni bekliyordu. Bereket, hızlı tren vardı; bir nebze olsun rahat ve birkaç saatlik kısa sayılabilecek bir sürede İstanbul’a varacaktım.

 

Kızım Nehir, sabahın o erken saatinde hafta sonu olduğundan hala uyuyordu. Varıp yanağına, usulca bir buse koydum ve kapıya yöneldim. Tam çıkmak üzereydim ki kızımın arkamdan uyanıp kapıya geldiğini ve bana seslendiğini duydum:

 

17522866_10155330121558746_1066301139753513924_n

-Baba; nereye gidiyorsun?

 

-Kızım İstanbul’a; dilimiz ve kültürümüz üzerine bir etkinlik var ona katılacağım.

 

-İyi baba; güle güle güle git. Sonra, sözlerine bu şekilde devam etti; gülümseyerek:

 

-Her ne kadar o “nenenin dili”ni şimdilik bilmiyorsam da; sen diyorsun ya -beraber konuşalım ki öğrenelim-, o zaman bana o bahsettiğin çizgili çocuklar için ‘Zazaca gramer’ kitabını getirmeyi unutma!..

 

Çalışırız; hem senle annem de evde konuşursanız, iyice bir pekiştiririm”, dedi. Keza, kızımdan bunu hiç beklemiyordum. Yola çıkarken bu söyledikdleri bana büyük bir moral ve motivasyon oldu.

 

Evet ben, vaktinde evde konuşmadığımız ana dilimi öğrenmemiş olan kızıma arada bir; “qedae tu mı ser béru/ez qedaé tu bıjeri…” dediğimde, utanıp bana; “baba; aynen nene gibi konuşuyorsun ha; utanıyorum böyle deme…” diyen kızım, bu beklenmedik ilgisi ve çıkışıyla beni şaşırtsa da bu, bana güzel bir uğurlama hediyesi olmuştu…

17807238_1384911281554478_2627843545839451693_o (1)

 

***

 

Evvela panel oldu. Paneli, Dersimli hocamız Prof. Ali Tutay yönetiyordu. Katılımcı olarak sunumlarını sunmak üzere Avrupa’da yaşayan, Hamburg Üniversitesi’nde Hint-Avrupa (İrani) dilleri alanında yüksek lisans ve doktorasını yapan, yine aynı üniversitede Zazaca üzerine dersler veren Désım-Pılemuriye’li dil bilimci hemşerimiz Mesut Asmén Keskin idi.

 

İkinci olarak da doğduğu ve büyüdüğü Sevaz-Koçgiri u Qerebel’den yöre kültürüne, özellikle kılam ve deyiş gibi müziklerine dair sahada sözlü araştırmalar ve derlemeler yapan, ana dilinde de birçok kitap çıkartmış, bu alandaki çalışmalarda ve en son da Mikail Aslan ile “Pelgüzar” adlı müzik çalışmasında yer almış olan Tevfik Şahin (Cefo Çarekız) idi.

 

Désim-Dersim’de yıllardır, yörenin “sözlü tarihi/1937-38, gelenekleri, müziği ve yaşam biçim” üzerine araştırmalar yapan, bunları kitaplaştırıp kurucusu ve ortağı olduğu Tij Yayınları’nda  yayımlayan, köylerin boşaltıldığı ve Dersim nüfusunun “terör” bahanesiyle zorla göçertildiği yıllarda İstanbul’da “Dedef” gibi federasyon ve derneklerde görev, sorumluluk üstlenen, festival fikrini ortaya atanlardan ve örgütleyenlerden olan Cemal Taş ile; yine Koçgiri yöresinden Cebrail Kalın doğdukları ve büyüdükleri yörelerine ait bilgileri, deneyimleri panel dinleyicileri ile paylaştılar…

 

Sağ baştan proje ekibinden Sumal Erdoğan, Pınar Polat, Bülent çatalkaya ve hunermend Gülseven Medar.

“İnsan, ait olduğu kökleri başka toprağa salamaz” der, Sevgili Mehmet Uzun*. Sağ baştan proje ekibinden Sumal Erdoğan, *Pınar Polat ve Bülent Çatalkaya.

***

 

Salonda gördüklerimi size anlatmıştım. Tren yolculuğu sonucu yorgunluk atmak için kahvemi yudumlarken, Mesut Asmén Keskin hocam yanıma gelerek:

 

-Bak; bıra Ercan. Seni biriyle tanıştıracağım. O da senin gibi uzaktan ta Ankara’dan zahmet çekerek bu etkinliğe gelmiş, dedi.

 

Karşımda; ana dilimiz Zoné Ma/Zazaca’yı da konuşan, bu dilde benim gibi yazma ve okumaya çabalayan, gözlerinin içi umutla ve sevgiyle gülümseyen, dilinden ve kültüründen kopmamış, ona aşina Désim’li genç ve güzel kadın bir öğretmen duruyordu. Bana bakarak ve gülümseyerek, “Mawe xér di” dedi.

 

İstanbul dışından, uzaktan geldiğim halde salondaki birçok insanın siması tanıdıktı. Keza Désimliler başta olmak üzere dil ve kültürümüze ilgi duyan bazı kurumlar bu türden etkinliklerini burada, Şişli Kültür Merkezi’nde yılda bir veya birkaç kere yapmaktaydılar.

 

İki yıl önce bunlardan birini yine bu salonda “21 Şubat, Dünya Ana Dil Günü”nde Zaza-Der gerçekleştirmiş ve ben bunu haberleştirmiştim. O etkinlikteki konuşmaların, ana dilimizi kurtarmaya ne kadar yararı olduğu pek bilinmez ama; orada dile getirilen “Zoné Ma/Zazaki” ezgiler hala zihnimde, hala yüreğimde yer edinen ince bir sızı…

11081012_1564708857132824_5568690981054686574_n

 

Désim/Dersim’de yaşlı kâmil insanların söylediği anlamlı fakat yürek burkan bir söz vardır; Zoné Ma/Zazaca derlerdi ki:

 

Ju ke derde isoni fişt téra; zere isoni eyra manenu, zof şikinu/insan, derdini deşene derin kırılır ve küsermiş”, şeklinde bir nevi Désim/Dersim atasözü. Boşuna dememişler; gerçekten de öyle. O etkinlikte de, bu etkinlikte de bunu hissettim…

 

***

 

Panelde ilk söz, Mesut Asmén Keskin’e verildi. Keskin’in sunumu; Zazaca kelime yapıları, gramer ve özel olarak bazı seçilmiş kelimelerin ağız farkını, etimolojik yapılarını ortaya koyan güzel bir sunumdu.

 

17834875_1384912331554373_1177611188430377110_o

Sonra söz-kelam sırası Tevfik Şahin’e geldi:

 

Bıra Tevfik te sunumunu; bu projenin ana konusu olan ve yörede adı “şüar, lauk, lorıké, kılam, deyiş ve qeydu” olan, yörenin yaşlı ve kâmil insanları tarafından yıllar önce, hala da birkaç kişi tarafından dillendirilen, sözlü anlatım geleneğin ana ve taşıyıcı öğeleri üzerine kurgulamıştı.

 

Öte taraftan doğup büyüdüğü ve yıllardır gurbet ellerde uzak kaldığı yöre yaşamını, yaşanmışlıkları, tarihsel acıları, gelenek ve görenekleri, çocuk masalları gibi konulara değindi. Şu konu başlıklarının altını çizdi:

 

“Geç kaldıklarını, yeterince kayıt yapamadıklarını, kayıtları yaparken bu tarihi toplumsal mirası, sanki kendi şahsi malıymış gibi sahiplenen insanlarla karşılaştığını, ancak bu kadarını kayıt altına alarak bugüne ve geleceğe bu çalışmayla kazandırdıklarından…” bahsetti.

 

Bunlara ilave olarak da: “Toplumsal ve bireysel olarak artık bakış açımızı değiştirmemiz gerektiğini, bireysel ve amatör çalışmalardan ziyade daha kolektif, bilimsel ve profesyonel çalışmalar ile bu türden projeler yapmamız gerektiğini” belirten sözlerini şöyle sürdürdü:

Geçmişeki yaşama duyulan özlem; onları sembolleyen bu nesnelere bakarken, kim bilir bu adamnın yüreğinde hangi kelimelere dökülüp sesszice dile geliyordu...

Geçmişeki yaşama duyulan özlem; onları sembolleyen bu nesnelere bakarken, kim bilir bu adamnın yüreğinde hangi kelimelere dökülüp sesszice dile geliyordu…

 

“Gelecekteki çalışmalarının ise Avrupa’da özellikle ana dil alanında olacağını, olması gerektiğini, bu dilin ve kültürün ana ve taşıyıcı değerlerini UNESCO’ya çeşitli projeler ile arkadaşlarıyla sunmak istediğini, bu şekilde alınabilecek destekler ile bu çalışmaları yine burada olduğu gibi bu dili konuşan ve bu kültüre sahip Anadolu’daki insanları ile buluşturmak, onları bu işe bire bir katmak olduğunu” da ilave etti…

 

Diğer panelistlerden Cemal Taş ve Cebrail Kalın’da; kendi çalışma alanlarına dair düşüncelerini dinleyiciler ile paylaştılar.

 

Panelin bu son bölümünde ayrıca dinleyiciler ile beraber müziklerin ve doğal olarak bunları dillendiren “ana dilin”, bunu konuşanlarla birlikte azaldığını, şehirlere göç ile kentlerde çocuk ve gençlerin bu dili evde konuşmaması ve okullarda eğitim dili olmaması sebebiyle artık neredeyse tamamen yok olacağını, bu yapılan çalışmaların ise şimdilik sadece bir arşiv belgesi olarak geriye kalacağını, bu gidişe dair çözüm önerileri karşılıklı dile getirildi…

 

***

 

“BEDESTAN”, rüya gibi bir girişle başladı ve bir süreliğine bizi Firik Dede’nin o fakir xanesine mihman/meyman eyledi. Adeta yüreğimizi ve ruhumuzu bedenimizden soyutlayarak, nenemizin bize masallarda anlattığı uzaklarda ve o yerinin neresi olduğunu bilmediğimiz, sırrı ve gizemi kendine menkul “Kaf Dağı’na” götürdü…

Konser bölümü ise adeta geçmişe gidilen bir yolculuk ve katılımcıların da daha sonradan ifade ettiği gibi adeta bir rüya gibiydi:

 

Evvela, proje ekibinde de yer alan şef Bülent Çatalkaya yönetimindeki “Bedestan Müzik Topluluğu” otantik giysileriyle sahne aldı. Çatalkaya’nın ayakkabı yerine, yöreye has kök boyalarıyla boyanmış, yünden örülme renga renk çoraplar ile çıkması, içinden çıktığı toplumun gelenek-görenek ve inançlarına hem atıfta bulunma, hem de saygı açısından hoş ve anlamlı bir ambiyans olarak dikkatimi çekti.

 

Wuşene Pardiye ve eşleri niajni ile...

Wuşene Pardiye ve eşleri niajni ile…

Konser; Türkçe Alevi deyişleri ile başladı. Sonrasında Zazaca, Kürtçe ve Ermenice ağıt, kılam ve türküler ile devam ederken ortalara doğru solo olarak yine Koçgiri yöresinden bir ses, bir değer olan Gülseven Medar’ı konuk etti ve dinleyiciler ile buluşturdu. Şef Bülent Çatalkaya’nın üç telli curası ile ve “selpe tekniği” ile Medar’a eşlik etmesi, eşine az rastlanır muhteşem anlardandı.

 

Verilen bir aradan sonra ise Bursa’da yaşayan Dersim-Mameki’li halk ozanları sahne aldılar. Qemeré Areyiz ve Wuşené Pardiye, okudukları eserler ile salonda bulunan özellikle yaşlı ve kamillerin anılarını ve geçmiş yaşamlarını hatırlatarak onları gözyaşına boğdular.

 

Daha sonra bir rahatsızlığı olan ve tedavi gören Metin Kahraman’a Zazaca dua edilip şifa dilekleri dilendikten sonra Kemal Kahraman ve Maviş Güneşer, müzisyenleri ile sahne aldılar.

 

Désim ve yöresine ait Kırmancki/Zazaca esreleri seslendirdiler. Muhteşem sesli çalgıları eşliğinde söyledikleri Bawa Duzgın eseri ise dinleyicilerin çoğunluğunun yine hüzünlenip duygulanmasına yol açtı.

 

Son olarak da Koçgiri-Karabel yöresinden Sefer Tunç sazı ve sözüyle sahne aldı ve etkinlik, bu şekilde sona ermiş oldu.

17880285_10213370520956246_5607303415117127555_o

Dilan Dalga

 

***

“Sonra yerde bir halı ve o sessizlikte su ve pepuk sesiyle yerdeki el ile yapılmış tarihi halı seyircilerin dikkatini çekiyordu! Sahnede alışagelmiş sandelyeler yoktu! Sazı ile genç bir kız yürüyerek usulca geldi vede ayakabısız oluşuda çok dikkat çekici idi! Süslemeli yünden yapılmış tarihi Dĕrsim Qoçgriye çorapları sahnede oldukça dikkat çekici idi. Genç kız sanki anaannesinin Dĕrsimde ki kutsal evine giriyormuş gibi usulcacık geldi ve saygılı bir şekilde yerde ki halıya oturdu. 3 telli sazı ile profesyonel Mama Hatune ezgisini zazaca söyledi vede o an oldukça büyüleci idi. Bu genç kız sanki sahne değilde, kendi atasının kutsal odasından çıkar gibi sesizce parmaklarının ucuna usulcacık basarak sahneden ayrıldı”… (Tevfik Şahin) 

Bu etkinliğe dair şunu söyleyebilirim:

 

Bıra Tevfik kılam seslendiren, yörenin kâmil bir kadını olan Kibara Gozeli adlı niajninin (teyze) kendisine;

 

Derdé ma kınare derey de jé qumi zof vi; hama onder laşer ame, qendere yi derde ma maré jéde di; taşti gureti berdi… (dertlerimiz dere kenarındaki kumdan çoktu; bir gün sel geldi; ne yazık ki o dertlerimiz de bize çok gördü, elimizden alıp götürdü…)” diyor.

 

Bu sözler bile, tek başına yöre insanının bu son yıllarda içine düştüğü büyük çaresizliği anlatmaya yeter de artar bile. Yüzyıllarca tabiatın en haşin ve korunaklı yerlerinde bütün baskı, zulüm ve katliamlara karşı ayakta kalarak varlığını sürdürerek bugünlere gelen, kendisine ait “Raa Heqi/Raa Xızıri” adında özgün ve otantik bir inancı olan, bunu da yüzyıllarca ana dilleriyle yerine getiren bu insanlar, devletin soykırım ve katliamlar ile başaramadığını, bilinçli ve sistematik olarak yürüttüğü asimilasyon politikaları sonucu, köylerden kentlere göç ile başta dilini, buna bağlı olarak da inancını ve genel olarak kültürünü gün be gün yitirdiler.

 

Bugün ise bu toplumun çocukları ve torunları, son on beş yirmi yıldır, “ata yadigarı” kadim kültürüne ait bu değerlerden artta kalanını kurtarmanın peşindedirler; bunun için çabalıyor ve bu türden çalışmaları da bunun için yürütüyorlar.

17855032_1384912364887703_7789495435221623507_o

 

Amaçları, bu kadim ata yadigarı kültürü başta dil, inanç, müzik, tarih, doğa ve yaşadıkları coğrafyasını tüm değerleriyle bugüne taşıyarak gençleriyle, çocuklarıyla buluşturabilme ve yarınlara ulaştırabilme çabasındalar.

 

 

İşte bunlardan Tevfik Şahin, Cemal Taş, Mesut Asmén Keskin, Bülent Çatalkaya, Fevzi Kaya, Sunal Erdoğan, Pınar Polat ve daha adına burada yer veremediğimiz birçok isimsiz kahraman böylesi bir çalışmada yer aldılar. Şahsım adına kendilerine, sonsuz teşekkürlerimi ve hürmetlerimi sunuyorum.

 

 

“Heq u Oli, Xızır u Duzgı sola derd u keder sıma medu; dest u pae sıma, mezgé sıma wes vu, lınga sıma kemere negıno sola!”.

 

Bımané weşiye de…   

 

Asmén Ercan Gür editör, çilagazete.

 

 

(Visited 543 times, 1 visits today)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

1.623 kere okundu

Widgetized Section

Go to Admin » appearance » Widgets » and move a widget into Advertise Widget Zone