Yerel Seçimler ve çıkarılması gereken dersler – Hüseyin Sevinç

Author editor12

has written 85 post in this blog.

 

„İnsanlar tecrübeleri oranında değil, tecrübelerinden aldıkları dersler oranında olgundurlar.“ Bernard Shaw

 

Yaşanan her sürecin deneylerini tecrübe edinmek ya da bunlardan dersler çıkarmak hayat felsefemizin ana eksenini oluşturmalıdır. Olgunlaşma tecrübelerin öğrettikleri ile var eder kendini. Zira tecrübe en iyi öğretmendir; eğitici ve öğreticidir. Düşün dünyamız bu tecrübeler ışığında gelişir, zenginleşir. Tecrübenin pahalı bir öğretmen olduğu söylense de bu öğretmene herkesin ihtiyacı var.

 

Tabii öğretmenlere kulak veremezsek, onlardan öğreneceğimiz bir şeyimiz olmaz. Öğrenmek, süreci anlamak aynı zamanda bir yüzleşmeyi gerektirir. Bu öğrenim veya yüzleşme sürecince, doğrularımızdan çok, hata ve yanlışlarımıza daha bir öncelik verilmelidir. İmmanuel Kant’ın dediği gibi “ Bugün sahip olduğumuz bilginin tecrübe ile başladığına şüphe yoktur.”

 

Kuşkusuz insanlar yaşadıkları tecrübeleriyle değil, tecrübe kapasiteleri ile, tecrübeleri ile farkındalık bağı kurmaları oranında bilgeliğe giriş kapısı aralarlar. Yaşanan tecrübelerden sonuçlar çıkarmak, onlardan öğrenmek; bir yanıyla bildiklerimizin sorgulanabileceğini düşünmek ve buna sosyal ve psikolojik olarak hazır olmamızı da gerektirir.

 

“Tecrübe, okulların en gelişmişidir. O okulda aptallar bile bir şeyler öğrenirler.” Benjamin Franklin. Bizde pek olmasa da yine de umarım öyledir.

 

Türkiye’de bir seçim sürecini yaşadık. Bu sürecin açığa çıkardığı önemli dersler olmalı diye kendimizi yoklamamızda yarar var. Kısa başlıklar altında bu dersleri şöyle sıralayabilirim:

 

Bir: Her şeye rağmen umudu elden bırakmamak gerek. Yılmak, küsmek, kararsız kalmak umut düşmanlarını daha da cesaretlendirir.

 

İki: Hayat her döneminde karşımıza yeni yollar, örgütlenme ve mücadele yöntemlerini çıkarır. Donmuş, değişmeyen doğrular yoktur. Söylediklerinde ideolojik sağlamlık adına ısrarcı olmak, değişmeye ve yenilenmeye karşı direnmek hayatın kabul edemeyeceği bir gerçekliktir.

 

Üç: Türkiye’de yaşanan yeni sürecin, diktatoryal ve gerici evrilmenin farkındalığına varmak; buna karşı geniş kesimlerle ittifak yollarını aramanın gerekli ve ihtiyaç dahilinde olduğunu fark etmek. Bu farkındalıkla oluşan ittifakların ve verilen mücadelenin küçümsenmeyecek başarılar elde edebileceğini tecrübe edinmek.

 

Dört: Sığ ve elimizi-kolumuzu zincirleyen katı belirleme, kavram ve söylemlerden kaçınmak gerek. Söylediklerimizin hayatın belirli döneminde geçersiz kalabileceğini hesaplamak durumundayız. Bu konuda yeterli olgunluk içinde olmadığımızı seçim sürecinde keza epeyce deneyledik.

 

Beş: Cumhur ittifakına karşı gelişen resmi veya gayrı resmi ittifakların yarattığı dönüşüm sürecini iyi anlamak gerekir. Yaratılan bu muhalefetin önemini ve kıymetini bilelim. Muhalefet cephesinin gelişmesi ve genişlemesi önündeki yargılarımız, önyargılarımızla yüzleşmek; onları güncelleştirerek toplumsal sorumluluk duymak, yeni bir düşünceye yol aralamak geleceğimiz için göz ardı edilmemeli.

 

Altı: CHP karşıtlığı üzerinden kendini var etmenin bir yararı yok. Bu konuda yaratılan yaygaraların kimlerin işine yaradığını düşünmek durumundayız. CHP üzerinden ısrarla sürdürülen manipülasyonların, yaratılan korkunun esiri olmaktan kurtarmalıyız kendimizi. Bugüne kadar söylediklerimizin AKP-MHP ittifakının, daha da ötesinde gerici dini çevrelerden kaynaklı manipülasyonlarının birer sonuçları olduğunu (en azından olabileceğini) için özel bir çaba göstermek gerekmiyor.

 

Burada bir parantez açmak gerekiyor. Sonrasında çıkarılması gereken derslere devam edeceğiz.

 

“Olgun bir insan kendini korkuyla bağlantılı her şeyden koparmalıdır.
olgunluk, bu şekilde gelişir.”
Osho

 

Korku vermek, korkuluklar dikerek zihinsel tahribat yaratmak egemenlerin sık sık ama sinsice başvurdukları bir yöntemdir. Zira korku, zihinsel düşünceyi tahrip eder, kendisine bağımlı kılar. Bu nedenle Bilim dünyası ve bilim insanları bunun üzerinde epeyce deneyler yapmış, sonuçlar çıkarmışlardır. Korkunun olduğu yerde özgürleşmenin olamayacağını, insanların özgürce düşünemeyeceğini bilen egemen düşünce sahipleri bu nedenle korku yaratarak kitleleri kolaylıkla manipüle edebiliyorlar.

 

Bu seçim sürecinde Cumhur ittifakının yaratmaya çalıştığı “beka” sorunundaki amacı da bu yönde idi. Ne var ki, yaratılan bu yaygara, korku sürecine evrilmeden farkındalıkla karşılanması sonucunda ters tepti. Bu farkındalık içine girilmeseydi verdikleri korkunun zihinlere yerleşmesi, onu düşünsel olarak kötürüm durumuna getirmesi engellenemezdi. Bu korkunun yine de önemli bir kesimin içine sindiğini seçim sonuçlarından hareketle söylemek yanlış olmasa gerek.

 

“Yönetici için korkutma, şiddetin kendisinden daha etkilidir.” diyen Yalçın Küçük konunun son derece farkındadır.

 

CHP ve ittifak yaptığı kesimlere yönelik ciddi bir korkunun işlerliğe sokulmak istendiğini biliyoruz. Laiklik karşıtı çevrelerin bu yönde kitlelere sürekli korku verdikleri ve son derece sinsice manipülasyon çabası içinde oldukları da bilinmez bir sır değil.

 

Türkiye solunun özellikle de şiddet sarmalından kendini kurtaramayan kesimlerin CHP karşıtlığı ile, önceki paragrafta bahsedilen çevrelerle önemli ölçüde yakın söylemlerde bulundukları abartmadan söylenebilir. Bunu fark etmek, farkında olmadan bu çevrelerle söylem ve itham düzeyinde yakınlaşan fikir ve düşüncelerimizle yüzleşmekten kaçınmamalıyız.

 

Bu kısa araya girişle korkularımızla yüzleşmemiz gerektiğini; onlardan mutlaka kurtulmamız gerektiğini son derece önemsediğimi anlatmak istedim. Zira “Hayat korkunun bittiği yerde başlar” (Osho). Bu konu önümüzdeki yazılarımın ana ekseni olacak.

 

“İnsanları harekete geçirmek için iki manivela vardır: menfaat ve korku.” (Napolyon Bonapart)

 

Yedi: CHP Türkiye’nin bir gerçekliğidir. Kısmi sorunlar da olsa Sosyal Demokrat bir partidir. Bu gerçeklik ile birlikte yaşamak durumundayız. Tarihsel arka planında epeyce günahlarının olduğunu biliyoruz. Fakat aynı CHP’nin 1950’lerden beri gerici Vahabi çevrelerin hedefinde olduğunu da görmek durumundayız. CHP’yi savunan ya da ona yakın duran onlarca yürekli gazeteci, bilim insanı hunharca öldürüldü. Solun bu durumu yeterince sorgulamadığını, bununla yüzleşemediğini görmesi gerekiyor.

 

Verili durumda CHP’nin mi yoksa AKP-MHP yönetimindeki vahabi-selefi iktidarının mı, bir başka ifade ile ırkçı-gerici-saldırgan-totaliter tek adam yönetimin mi yoksa zaaflarına rağmen sosyal demokrasinin, parlamenter demokrasi ve laiklik yanlısı seküler CHP hükümetinin mi demokrasi açısından daha kazançlı olabileceğini kendimize sormalıyız. Sağduyulu düşünerek; tüm kuşatma ve önyargılardan kendimizi arındırarak bu soruyu hakikaten kendimize sormalı ve bunu kişi olarak cevaplamak durumundayız. Ama ve fakatların bir yararı yok.

 

Sekiz: Solun önemli bir bölümü önüne geleni faşist ilan etti. Yetmedi “sosyal-faşist”ler yarattı. Sahi ne oldu o “sosyal faşist”lere? Bir şey olduğu yok. Onlar hala aramızda. Sol, sessiz-sedasız onları bu kategoriden (nasıl olduysa iyi bir şey yaptı) çıkarıverdi. Bugün aynı solcularımız bir dönem “sosyal faşist” parti olarak karşılarına aldıkları parti veya partilerden aday çıkarmaktan kaçınamıyorlar. Her önüne geleni faşist ilan etmek aslında demek ki, gerçeklerden uzak, boş bir lafazanlık imiş!.

 

Dokuz: Yerel seçimler, CHP’nin “faşistliği” üzerinden teori bina edenlerin daha sorumlu davranmaları gerektiğini gösterdi. Bu kesimlerin faşizm teorileri ile yüzleşmeleri son derece gerekli ve zorunlu hale gelmiştir.

 

Aynı şey TKP’nin tarihsel yanılgı ve hatalarına binaen Dersim belediye başkan adayı Maçoğlu üzerinden de dile getirildi. Maçoğlu TKP’nin 1937’deki o talihsiz Dersim raporu üzerinden eleştirildi ve vurulmaya çalışıldı.

 

Dokuz: Dersim özelinde sürdürülen “Komünizm, sosyalizm” yaratma söylemleri sadece ajitativ söylemlerdir. Gerçek duruma cevap veremeyen nutuk ve söylevlerden öte kıymet-i harbiyesi yok. Bunlar Dersim’e yabancılaşmanın ifadeleridir. Üstelik “Faşist devlet” söylemlerinin hararetli savunucuları tarafından sarf edilen bu söylemlerin kendi içinde bir çelişki barındırdığını da görmek gerekir. Hem sonra “faşist devlet” için komünizm nosyonu ile ilişkilendirilen Dersim bir başka ifade ile Dersimin komünistliği, komünist algısı sorun olabilir. İleride başına bela da açabilir.

 

Dersim, kendi inanç ve kültürel kimliği; hoşgörülü, içselleştirilmiş demokratik duruş tarzı ve yaşam felsefesi ile anlatılmalıydı oysa. Bunu öne çıkarmadan yapılan propagandanın temel zemini yoktur. Yapaydır. İktidarın komünizm propagandasına karşı tepkisiz olması sanırım bundandır. Dersim’in bu özgünlüğünün daha doğrusu farklılığının öne çıkarılmaması iktidarı alttan alta sevindirmiştir diye düşünmeden ve sormadan da edemiyorum. Dersim’de yerel yöneticilerin bu yönde bir farkındalık içinde olmaları, yerelin özgün durumunu ve sorunlarını (asimilasyon, inançsal dejenerasyon, doğal tahribat, güvenlik, huzur vb.) açıklıkla dile getirmeleri daha bir önemsenmeli ve kamuoyuna duyurmaları aksatılmadan yapılmalıdır.

 

On; Yerel yönetim, yerelin sorunlarına müdahale etmekle kendini sorumlu hissetmeli. Bağlı olduğu örgütünden çok, kendisinin seçildiği bölge halkına karşı sorumluluk bilinci ile hareket etmeli. Kutuplaştırıcı, ötekileştirici ve dışlayıcı siyasi söylemlerden uzak kalmalıdır. Yerelin dili, inanç ve kültüründen, can ve mal güvenliğinden sorumlu olduğunu bilerek görev ve yetkilerini kullanmalıdır.

 

On bir: Türkiye’de demokrasinin savunulması ve tek adam yönetimini engellemenin doğru ve geniş ittifaklarla olabileceğini seçimler bize bir kez daha gösterdi. Özellikle Alevi, Kürt ve diğer ezilen aidiyetlerden muhaliflerin temsilcilerinin yok sayılmasının yanlış olduğu; onlarla yakınlaşma ve ittifak olanaklarını yaratmanın totaliter rejime karşı mücadelenin vazgeçilmez ihtiyacı olduğu bir kez daha açığa çıktı. Özellikle batıdaki şehirlerde HDP’nin aday göstermeyerek millet ittifakına kerhen de olsa sağladıkları destek ve imkanlar CHP’li adaylarının buralarda kazanmalarını sağladı. O nedenle CHP yönetiminin veya millet ittifakının bu durumu değerlendirmeleri ve bundan tecrübe ve sonuçlar çıkarmaları son derece gerekli ve zorunludur.

 

On iki: Seçimler sürecinde yaşanan kutuplaştırma, dışlama, ötekileştirme gibi nutuk ve söylemler, toplumu toptan zehirleyen, içten içe bölen; parçalayan bir çürümeye kapı araladı. İçinde bulunduğumuz dönemin şiddet ve dışlayıcı ikliminden acilen ve hemen kurtulmamız gerekiyor. Toplumun, bireyin sevgiyi kapı dışarı eden aşırı politik nosyonlar ile yüzleşmesi; barış, uzlaşma ve sevginin sıcaklığına sığınmasının zamanıdır. “Ben bu dünyaya kin değil, sevgi paylaşmaya geldim” diyen milat öncesinde yaşamış ünlü Yunan düşünürün; “sevginin bulunmadığı yerde, aklı da arama” diyen Dostoyevski’nin işaret ettiği sevgi kültürünü büyütelim, var edelim. Uzun bir zamandır adeta unutulmaya terk edilmiş hoşgörüyü hatırlayıp, onu hayatın her alanına yayalım.

 

Kuşkusuz bu seçim sonuçlarından çıkarılacak daha bir çok tecrübe ve ders vardır. Burada önemli olabilecek en azından bunlar üzerinden bir tartışma zemini sağlayabilecek bir sonuçların bir bölümünü anlatmaya çalıştım.

 

“Yalnızca yapmış olduklarımızdan değil. Kaçındığımız işlerden de sorumluyuz.” Jean B. Moliere

 

Bu farkındalıkla “öküz altında buzağı” aramadan biribirimizi anlamayı becerebilirsek ne mutlu. Öğrenilmiş ezberlerimizlen korkusuzca yüzleşmek, özgürleşmenin ve geleceğimizi kurtarmanın en etkili ve neredeyse tek yoludur. Bunu bir deneyelim. Kazançlı çıkacak olan mutlaka biz olacağız.

 

Ünlü Katalan-İspanyol orkestra şefi Pablo Casals’ın şu belirlemeleri son derece yol gösterici olmalı:

 

“Kişilerin sılf yanılgılarına göre değer biçenler, cahillerle budalalardır. Olgun ve bilgili kişiler ise her zaman her yerde ve herkeste doğru ve iyi yanlar arayıp bulabilirler.”

 

10.04.2019

Hüseyin Sevinç

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

232 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”