Yolsuzluğun yolu ve Xaq Yolu!

Author cila

has written 40 post in this blog.

        Keklik soylular cirit atıyor… Nerede atıyor? Desimu’da! Peki neden burada, neden başka yerlerde değil? Neden bu bölgenin keklik soyluları pirim yapıyor, ahlaksızlık neden böylesine ödüllendiriliyor? Neden bu ödüller toplumsal değilde bireysel oluyor? 

 

Gayrıdır her milletten,
Bu bizim milletimiz.
Hiç dinde bulunmadı, 
Din ü diyanetimiz.
Hastalıklı ağacı ya keseceksin, ya da sağlam fidanları oradan uzaklaştıracaksın.

Hastalıklı ağacı ya keseceksin, ya da sağlam fidanları oradan uzaklaştıracaksın.

 

Bu din ü diyanette,

Yetmiş iki millette.

Bu dünya, ol ahrette,

Ayrıdır âyâtımız…

Yunus Emre’nin bu mısralarını okuyunca ne anlıyoruz? Desimu, kızılbaşlığın merkezi sayılır, bunun ilk sebebi Zone Xızıri dediğimiz dilin o bölgede değişime uğramadan yakın tarihe kadar yaşamasıdır. Yaşlılar “Zone ma; zone Xızıriyo, name ho kırmancikiyo.”  (Bizim dilimiz Xızır’ın dilidir, adı Kırmancikidir) derken dilini tanımlamıştır.

Bu tanımlama onların atalarından bu güne süzülen ışık gibidir. Xızır’ın dili dediğimiz bu dille oynarsanız, Xızırı ve de Rae Xaq (Haq yolu) denilen felsefeyi tarumar edersiniz ve ediliyor da! Amcam ile ormanda gezerken bana bir ağacın gövdesini gösterdi. Ağacın gövdesinde mantar kümesi vardı. Mantarlardaki doku ile ağacın dokusu hemen hemen aynıydı. Mantarı gösterirken şunu anlattı; “Bu ağacı kessek, göreceğiz ki bu ağacın bedeni ve hatta ruhu hasta. Hasta olan ruh, bedende ruha denk gelen organı harap eder.”

Amcama; ağaçların ruhu ve mantar arasındaki ilişkiyi sorduğumda; “Mantarın dışındaki şu kahverengi hat, ağacın kabuğunu anlatır. İçteki dalgalar ise yaşını ve ruhunu. Her bir dalga o ruhun ne zaman bozulduğunu anlatan zaman dilimidir. Ağaç tıpkı insan gibidir, kendine ait bir bilinci ve ruhu vardır.” demişti. “Diğer ağaçlar gibi bunu da tedavi edebilir misin?” Diye sorduğumda, verdiği yanıt beni ürkütmüştü. “Ruh kendisiyle yüzleşmediği sürece, onu bedeni tedavi ile iyileştiremezsin.

Yapılacak en doğru şey hastalıklı olan bu ağacı ormandan sürmek, diğerlerini kurtarmaktır!” demişti. Bazen Desimu ile ilgili söylemlerle karşılaşıyorum. Hem de bu söylemlerin çıktığı ağızlar kendini bilmem ne olarak tanımlayan cinsten. Söyledikleri şey karşısında irkilmemek mümkün değil. Yanlışlıkla desem, değil. Şaşkınlık desem, değil. Cahillik desem, mangalda kül bırakmıyor. Yalakalık desem, anlamsız geliyor! adlandırmak zor, gerçekten zor.

Bir abimiz vardı. Bundan yıllar önce bedeni ölü, ruhu diri iken ayaklarından rahatsızlanmıştı. Bir Bawa kendisine (“Babalara gelmekten” türeyen “Baba” değil, doğrusu Bawa’dır ve farklı bir anlamdadır!) Gole Buyere’ye yayan gidip gelmesini ve ayaklarının iyileşeceğini söylemişti. Hasta olan abimiz, yalın ayak o yolu gitti, geldi ve her ne kadar mantığımıza ters gelse bile iyileşti. O abimiz şu anda bedenen diri ve ruhen ölü bir halde yaşadığına inanarak, ziyaretlere yolyapılacağını hayal ediyor, belki de seviniyor.

Rae Xaq dediğimiz o muhteşem felsefenin yoluna asfalt dökülecek, her metresinde zift gibi pis bir kokuyla karşılaşacağız. Gerçi “keklik soylu insandan” daha berbat bir koku tanımıyorum ben, lakin mis gibi kokan bu yolu bu hale getirmeyede gönlüm razı değil.

Hey gidi Koca Pir Sultan, hey! Ne derdin sen; “dönen dönsün ben dönmezem yolumdan!” ve ardından şöyle derdin eminim; “Bizim köpeklerimiz bile haram sofraya oturmaz!” Gün öyle bir devrana dönüşmüştür ki; yolunu mezatlarda beş paraya satanlar adam yerine koyulur olmuştur, toplum ve cemaat adamı olmuştur. Bir cümlede üç yere göz kırpacak kıvraklıkla sözcük dermek, edebiyat ve sanat olmuştur. Köçekliğin günümüzdeki adı, semah dönmek olmuştur.

Hey gidi hey… Biz dağların anahtarını bu köçeklerin beline asarken, hayasızlık meydanlarında kaybettik.

Derleyen: Remzi Aydın

 

The following two tabs change content below.

Latest posts by cila (see all)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

1.842 kere okundu

Gülengül Üsdtündağ; “Yetiş Pirim”